Mesaj Önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Yavuz'un tutsağı
04-16-2010, 03:24 PM (En son düzenleme: 04-16-2010 03:33 PM erkut.)
Mesaj: #1
Yavuz'un tutsağı
Prof.Dr.Ziya Umur'un "Turk Hukuk Tarihi Dersleri"nden (s.218) aktariyorum;

Alıntı:Abbasilerin Misirda yasayan son Halifesi Elmutevekkil III al Allah, diger 3 Kadi ul Kudat ile birlikte Merc Dabik meydan muharebesinde esir dusmustu, Sultan Selim kendisine itibar gostermis, Misir'a dogru yururken beraberinde alikoymustur. (...) 1517'de Halife'yi, deniz yolu ile istanbul'a gondermisti. Bir muddet sonra Padisah onu, Yedikule'de hapsettirmis, kendi olumune kadar orada yasayan El Mutevekkil, Kanuni Sultan Suleyman'in izni ile Misir'a donmus idi. Hakkinda cok az sey bilinen bu zat, Halife unvanini muhafaza ederek 1538 (H.945)senesinde vefat etmisti.


"Hakkinda cok az sey bilinen bu zat" hakkinda bilgisi olan var mi?

Düşünüyorum o halde vurun...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
04-16-2010, 11:43 PM
Mesaj: #2
RE: Yavuz'un tutsağı
Mustafa Armağan'ın bu konuda şöyle bir yazısı vardı:

Alıntı:Yavuz Halifeliği Aldı mı?

82 yıl önce 101. İslam Halifesi Abdülmecid Efendi, ailesi ve diğer Osmanlı hanedanı üye ve mensuplarıyla (ikisi arasındaki farkı ıskalamayalım lütfen) birlikte yurtdışına çıkarıldığında Batı dünyasına ‘Biz artık bu işlerde yokuz!’ mesajını gönderiyor, İslam alemine de ‘Kendi başınızın çaresine bakın’ diyorduk.

Halifeliğin Yavuz Sultan Selim devrinde ‘resmen’ Osmanoğullarına geçtiği meselesi tarihen tartışmalı bir konudur. Çünkü bizim anladığımız manada resmî bir halifelik devir-teslimi yapılıp yapılmadığı dahi tam olarak belli değildir. Mesela İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın son halifeyle ilgili olarak “İbn İyâs Tarihi”nden aktardığı bilgiler son derece ilginçtir.
Osmanlı ordusunun Memlûklara karşı kazandığı Mercidabık Savaşı’ndan sonra son Abbasi Halifesi Mütevekkil Alallah, Yavuz’a sığınmış ve bağlılığını bildirmiştir. Ancak henüz Kahire’nin teslim alınmadığı bu ara dönemde Memluklar ‘hain Halife’nin yerine onun babası olan 80 yaşındaki Müstemsik Billah Yakub’u oğluna vekaleten halife ilan etmişlerdi. Ne var ki, Yavuz’un zülfikârı Kahire’nin surlarını delince Hilafet meselesi yeniden gündeme gelmiş, baba ile oğuldan hangisinin halife olacağına karar verilmesi gerekmiştir.
Buraya dikkat: Yavuz Halifeliğin üzerine balıklama atlamıyor, Mütevekkil’i Kahire’de yeniden Halife ilan ettiriyor. Hatta Mütevekkil, Yavuz gibi bir Sultan eliyle halife olduğu için Kahire’de daha önce görmediği bir saygı ve itibara muhatap oluyor. Zira Memluklar döneminde Halifeliğin adı var, kendi yoktur neredeyse. Halbuki bize ne anlatılır: Yavuz Halifeliği almak için Mısır’a yürüdü. Öyle değil mi? Buyurun size zücaciye dükkânına giren bir “küçük fil” daha!
Ancak Halifelerin nasıl bir ahlakî yozlaşma içerisine sürüklendiğini görmek için bu son Abbasî Halifesinin İstanbul’daki maceralarına dikkat kesilmemiz gerekecek. Yavuz, Kahire’den İstanbul’a dönmeden önce halife ve akrabalarını deniz yoluyla İstanbul’a göndertmişti. Gelenler içinde son Halife de vardı. Mütevekkil’e İstanbul’da çok itibar edildiğini ve saygı gösterildiğini biliyoruz. Ama bir süre. Ya sonra? Sonrasını İbn İyas’ın tarihinden takip edelim:
“Halife Mütevekkil, İstanbul’a nakledildikten sonra kendisine emanet edilen malları gasp ederek, bundan başka, kadınlarla da sefihane hayata dalmasından dolayı amca-zâdelerinin şikayeti üzerine gözden düşerek 925 hicri (1520 miladi) tarihinde Yedikule’ye hapsedilmişti. Yavuz’un vefatını müteakip, Kanuni zamanında Kahire’ye dönmesine müsaade olunarak orada ölmüştür.” (Aktaran: Uzunçarşılı, “Osmanlı Tarihi”, c. II, s. 293-4.) İşte eğer Hilafetin devri söz konusu ise bu, Halife’nin İstanbul’daki bu ‘faal’ yıllarında olmuştur.
Ben kendi payıma şöyle bir senaryo çıkartıyorum bu sözlerden:
Aslında Yavuz’un niyeti, Mekke Şerifi’nin kendisine emanet ettiği ‘Mekke ve Medine’nin Hâkimi’ unvanını, ‘Hâkimi değil, Hâdimi’ şeklinde düzeltmekle yetinmekti. Çünkü eğer Hilafeti üzerine almak isteseydi bunu Kahire’de de pekala yapabilirdi. Böyle bir niyeti olmadığını Mütevekkil’i yeniden Halife ilan ettirmesinden anlayabiliyoruz. Ardından da Halife ile akraba ve taallukatını gemiyle İstanbul’a göndertiyor, onun yanında, gözü önünde bulunmasını arzu ediyor. Ona iltifatlarda bulunuyor, saygı gösteriyor ve Mütevekkil, anlaşılan, Kahire’dekinden daha nüfuzlu ve saygın bir konuma yükseliyor. Ancak halife ailesinde gözlemlediği yozlaşma ve üst üste kulağına gelen rezalet haberleri, Yavuz’u çileden çıkartıyor. Hele Halife’nin amcaoğulları Mütevekkil’i padişaha şikayet edince dayanamayıp Hilafet’i kendi üzerine alıyor. Ancak bu, besbelli bir törenle filan olmuyor. İbn İyas, Mütevekkil’in Hilafeti “terk ettiği”ni söylüyor. Yani Halife’nin kutsal makamına yakışmayan davranışları, İstanbul’daki kısa Hilafeti sırasında göze batıyor ve belki Kahire’de kendisine gösterilen “müsamaha”yı Dersaadet’te bulamayınca baskılar sonucunda görevi bırakıyor.
Yani Mütevekkil ile Yavuz arasında bir devir-teslim olmuşsa bile bu, daha ziyade sembolik bir mahiyetteydi ve Yavuz’un muhtemelen Hilafetin şerefini kurtarma kaygısının bir sonucuydu. Tören, şu bu.. yapılmış olsaydı bu kadar hayatî bir hadiseyi tarihçilerin atlaması mümkün olabilir miydi sanıyorsunuz? Çeşme yapımına dahi tarihler düşüren şairlerin kasidelerinin kalemlerinden fışkırmasına kim engel olabilirdi?
Oysa Halifelik meselesinde Yavuz’un Mısır seferinden daha önemli bir dönüm noktası dikkatlerimizden kaçar nedense: 1774’te Ruslarla imzaladığımız Küçük Kaynarca Antlaşması.
Antlaşmanın 3. maddesi Osmanlı padişah-halifesine, kaybedilen ilk İslam egemenliğindeki toprak olan Kırım’daki Müslümanlar üzerinde dinî himaye hakkını tanıyordu. Elbette daha önce de mevcuttu halifelik; gelin görün ki, Osmanlı padişah-halifesi ilk defa bu antlaşmayla fiilen veya hukuken egemenliği haricindeki Müslümanların da koruyucusu şeklinde resmî bir kimlik kazanmıştı. Bu maddeyle halifelik, Osmanlılar tarafından kendi toprakları haricindeki Müslümanlar üzerinde yetki ve nüfuz sahibi olmak şeklinde anlaşılıyor ve bu aktif dış politika enstrümanı, uluslararası bir antlaşmayla Avrupa’ya da kabul ettirilmiş oluyordu.
Ruslar antlaşmanın Rusça ve Fransızca metinleri üzerinde istedikleri kadar oynasınlar, Sultan I. Abdülhamid, artık Açe’den Fas’a kadar Müslümanların hâmisi sıfatıyla uluslararası girişimlerde bulunuyor, Hilafeti yeni bir konsept etrafında örmeye soyunuyordu. Bu konseptin zirvesine çıktığı ve en etkin kullanıldığı dönem, adaşı II. Abdülhamid’in iktidar yılları, hatta Mümtaz’er Türköne’nin tespitiyle 1870 yılı olacaktır. Daha önce bir tohum halinde bulunan Halifelik, imparatorluğun son yüzyılında görkemli bir finale taşınacaktır II. Abdülhamid’in ellerinde.
Alan Palmer, “Bir Çöküşün Yeni Tarihi”nde meseleyi gayet ustaca özetliyor aslında. En iyisi, bu sağduyunun sesine kulak kesilmek: “Uzun süre 7. ve 14. maddelerin sultanın haklarını kısıtladığına, bu nedenle de Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü hızlandırdığına inanılmıştır. Oysa tersine, bu maddeler sultana daha önceki hiçbir antlaşmada görülmediği kadar geniş kişisel yetkiler vermektedir. Osmanlıların tüm dünya Müslümanlarının lideri olma iddiası ilk kez uluslararası bir ortamda onaylanmaktadır… Bunu izleyen 150 yıl boyunca Osmanlı toprakları gitgide küçülürken, Osmanlı Halifeliğine yönelik dinî saygı sürekli olarak artmıştır.”
Velhasıl, bugün kullandığımız anlamda siyasî Hilafetin Osmanlı’ya geçiş tarihini 1517’den 1774’e getirmemizde fayda var. Yavuz zamanında Hilafetin sembolik ve dinî bir anlamı varken, dede-torun Abdülhamid’lerin iktidarları arasında onu artık siyasî bir mahiyet kazanmış olarak görürüz. 1924’te Hilafetin kaldırılması ise mesela Mısır’da Hasan el-Benna elinde kıvam kazanan ‘modern’ Hilafet kavramına giden uzun yolu döşeyecek, İslamcılara da tartışacakları zengin bir malzeme yığını sunacaktı.



MUSTAFA ARMAĞAN

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib!
Kılma derman kim, helakim zehri dermanındadır.
Fuzûli
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
04-17-2010, 12:59 PM
Mesaj: #3
RE: Yavuz'un tutsağı
(04-16-2010 11:43 PM)Baybars demiş ki  İbn İyas’ın tarihinden takip edelim:
“Halife Mütevekkil, İstanbul’a nakledildikten sonra kendisine emanet edilen malları gasp ederek, bundan başka, kadınlarla da sefihane hayata dalmasından dolayı amca-zâdelerinin şikayeti üzerine gözden düşerek 925 hicri (1520 miladi) tarihinde Yedikule’ye hapsedilmişti. Yavuz’un vefatını müteakip, Kanuni zamanında Kahire’ye dönmesine müsaade olunarak orada ölmüştür.” (Aktaran: Uzunçarşılı, “Osmanlı Tarihi”, c. II, s. 293-4.)

Hmm teşekkürler Smile

Düşünüyorum o halde vurun...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
11-13-2010, 01:36 AM
Mesaj: #4
RE: Yavuz'un tutsağı
çok önemli bir konuda aydınlattığın için teşekkürler
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
11-13-2010, 03:31 AM (En son düzenleme: 11-13-2010 03:31 PM Dengizik.)
Mesaj: #5
RE: Yavuz'un tutsağı
Alıntı:Yavuz Halifeliği Aldı mı?



Ruslar antlaşmanın Rusça ve Fransızca metinleri üzerinde istedikleri kadar oynasınlar, Sultan I. Abdülhamid, artık Açe’den Fas’a kadar Müslümanların hâmisi sıfatıyla uluslararası girişimlerde bulunuyor, Hilafeti yeni bir konsept etrafında örmeye soyunuyordu. Bu konseptin zirvesine çıktığı ve en etkin kullanıldığı dönem, adaşı II. Abdülhamid’in iktidar yılları, hatta Mümtaz’er Türköne’nin tespitiyle 1870 yılı olacaktır. Daha önce bir tohum halinde bulunan Halifelik, imparatorluğun son yüzyılında görkemli bir finale taşınacaktır II. Abdülhamid’in ellerinde.

Mustafa Armağan yine lafı döndürüp dolaştırıp II.Abdülhamid'e getirmiş Big Grin

Alıntı:Bunu izleyen 150 yıl boyunca Osmanlı toprakları gitgide küçülürken, Osmanlı Halifeliğine yönelik dinî saygı sürekli olarak artmıştır.”


Osmanlıların hilafeti ciddi anlamda üstlenmesinden ziyade, bu 150 yıllık zaman zarfında, birçok İslam toprağının işgâl edilmesinin, bunun en büyük sebebi olsa gerek!


Alıntı:Velhasıl, bugün kullandığımız anlamda siyasî Hilafetin Osmanlı’ya geçiş tarihini 1517’den 1774’e getirmemizde fayda var. Yavuz zamanında Hilafetin sembolik ve dinî bir anlamı varken, dede-torun Abdülhamid’lerin iktidarları arasında onu artık siyasî bir mahiyet kazanmış olarak görürüz. 1924’te Hilafetin kaldırılması ise mesela Mısır’da Hasan el-Benna elinde kıvam kazanan ‘modern’ Hilafet kavramına giden uzun yolu döşeyecek, İslamcılara da tartışacakları zengin bir malzeme yığını sunacaktı.


Mevzu ciddi anlamda hilafet ya da sembolik hilafet olacaksa kimse itiraz etmesin ama Alimlerin ittifakı ile ilk 4 halife ve Ömer bin Abdülaziz haricinde kimse meşru halife değildir. Hz Hasan'ın kısa süreli halife olduğunu iddia edenler de vardır. Velhasıl-ı kelâm, İslamda monarşi yoktur! Halife atama ya da şura kararı ile seçilir.

TF'den Akıncı
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
10-29-2011, 12:58 AM
Mesaj: #6
RE: Yavuz'un tutsağı
Konuya başka bir perspektiften yaklaşalım. Hz. Peygamberin '' Halife Kureyş'ten olur.'' manasına gelen bir hadisi vardır bildiğiniz gibi. Yanlış hatırlamıyorsam Buhari hadisi olacak. Bu durumda Yavuz'un hilafeti ''her ne sebeble olursa olsun'' kendi üstüne alması, hadise muhalefetdir. Ayrıca İslam dünyasında bu yaşanan durumun benzeri hatta çok daha vahim olanları yaşanmıştır (Melikşah'ın ölümünün hemen ardından vuku bulan Selçuklu-Abbasi sürtüşmesi ve üst üste 3 Abbasi halifesinin öldürülmesi, Irak Selçukluları ile Abbasi halifelerinin savaşları, nihayetinde Moğol istilası ve sonrasında hiçbir güç ve mülke sahib olmaksızın ortada kalan halifeye ''Gel Kahire'de halifelik et.'' diyen Memluklar. Nitekim bunların içinde ve dışında olan tüm olaylara bakınız, hiçkimse tutup da ' Ben Abbasi sülalesini tanımıyor ve hilafet makamını Abbasi soyundan alıyorum. ' diyememiştir. Neden ? Çok açık bir hadis-i şerif vardır da o yüzden.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme 


Foruma Git: