Şeyh Sait İsyanı
"İngilizlerin desteklediği Kürtçü bir isyandır."
İslamcılar ise bu iddianın aksini savunuyor.Kadir Mısıroğlu'nun bu iddiaların yalan olduğunu, Şeyh Sait ayaklanmasının şeriatçi bir ayaklanma olduğunu ve onu rahmetle andığını söyledi.Ben bu konuda iki tane farklı görüşten insanın makalesini koyacağım.
Alıntı:Mustafa Armağan
Şeyh Said, Kürt devletinin başına bir Türk'ü geçirecekti
Genelkurmay Başkanlığı'nın yayınladığı "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" adlı kitaba inanacak olursak, Şeyh Said isyanı tamamen İngiliz Gizli Haberalma Servisi'nin Musul'u elimizden koparmak üzere tezgâhladığı bir oyundur ve hainlerin bir karşı ihtilalidir.
Bu düz mantıkla bakarsak elbette bir şey görmemiz mümkün değildir. 'İç ve dış güçlerin el ele vererek oynadığı oyun' şeklinde bir basitleştirme, ancak propaganda ve beyin yıkama faaliyetlerinde işe yarayabilir. Tarihte geçer akçe değildir ne yazık ki. Gerçeğin üstünü bir süreliğine örtebilirsiniz belki ama ebediyen, asla!
Bakmayın Genelkurmay'ın isyanda İngiliz parmağı olduğu iddiasına; 1925 Mart'ında İngiliz Büyükelçisi Ronald Lindsay'in bizzat Başbakan İsmet İnönü'ye söylediği gibi İngiltere, Türkiye'nin "barış içinde yeniden yapılanması"nı beklemekteydi. İçerideki huzursuzlukların İngilizlerin de aleyhine olacağına kuşku yoktu. Musul'da pusuya yatmış olan İngiltere, o tarihte henüz Kürtlerin ayaklanmasını istemiyordu, zira bir ayaklanmayı bahane eden Türkiye'nin topuyla tüfeğiyle Musul'a sarkmasından çekiniyordu. Doğal olarak bu durum, Lozan'da girilen barış sürecine büyük zarar verecekti. Dolayısıyla İngiltere'nin bu isyanda bir çıkarı bulunmuyordu. Ancak isyanı bahane olarak kullandığı açıktır; nitekim sonradan Musul'un, kendi içindeki Kürtlere hakim olamayan Türklere teslim edilemeyeceği tezini ustalıkla kullanacaktı.
Önümüzdeki süreçte Türkiye'deki 'Kürt sorunu'nun dönüm noktalarından Şeyh Said İsyanı'nı da tartışacağız. Ancak ben bugün isyanın genelde bakılmayan birkaç yönü üzerinde durmak istiyorum.
İsyanın en ciddi gerekçelerinden birisini, 1924 Mart'ında mahkemelerde yalnızca Türkçenin kullanılması ve Kürtçenin okullarda yasaklanması oluşturmaktadır. Böylece zaten ancak 215 adet okulu ve 8.400 öğrencisi bulunan Kürtlerin yaşadığı bölge (o sırada Türkiye'deki toplam okul sayısı 4.875, öğrenci sayısı ise 382 bindi), eğitim sisteminden tamamen dışlandı, üstüne üstlük okullar kapatılırken bir de "eğitim vergisi" çıkarıldı.
Durum gerçekten tuhaftı. Eğitim hayatı bir kararla bitirilen bir bölgeden eğitim vergisi alınması tepkilere yol açmakta gecikmedi. Bir adım daha atılarak medreseler de kapatıldı ve nihayet Türk-Kürt birlikteliğinin son simgesi olan Halifelik de kaldırıldı.
İsyan başladı. Lice ve Hani bir hafta içinde düştü, Çapakçur da ertesi hafta düşecekti. İşte tam bu sırada Şeyh Said bir manifesto yayınladı. Bölgede bir Kürt yönetimi kurmaktan ve Hilafeti geri getireceğinden söz ediyordu.
Peki kurulacak Kürt yönetiminin başkanı kim olacaktı?
Said'in Halife olarak kendini ortaya sürdüğünü sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Onun kafasındaki Halife adayı, aynı zamanda "Kürdistan Hükümdarı" da olacak olan merhum Sultan Abdülhamid'in oğullarından biriydi.
Peki kimdi bu Kürtlerin padişahı olacak Türk şehzade?
Bildiğim kadarıyla Şeyh Said ve avanesi bu makama, Son Halife ve "Kürtlerin Babası" olarak gördükleri Abdülhamid'in en büyük oğlu, 1870 doğumlu Mehmed Selim Efendi'yi münasip görmüşlerdi. Şehzade o tarihte 55 yaşındaydı ve Beyrut'ta yaşıyordu. Üstelik Kadir Mısıroğlu'nun dediğine bakılırsa Araplar kendisine "Sultan Selim" diye hitap ediyorlar, Cünye'deki evi "Kasru'l-Melik", yani "Sultan'ın Sarayı" diye biliniyordu.
Hatta Yılmaz Öztuna'nın aktardığı bir bilgiye göre, Şeyh Said isyanında sadece bildiri yayınlamakla yetinilmemiş, Diyarbakır Ulucami'de Mehmed Selim Efendi'nin adına hutbe dahi okunmuştu. Tabii kendisinin bundan haberdar olup olmadığını bilmiyoruz.
Ancak burada asıl dikkat çekmek istediğimiz husus, kurulacak bir Kürt devletinin başına Türk/Osmanoğlu şehzadelerinden birinin getirilmesi, dahası, Şafii mezhebine bağlı Kürtlerin başına Hanefiliğin koruyucusu olan bir hanedan üyesinin seçilecek olmasıdır. Ve nihayet herhangi bir şehzadenin değil, bir zamanlar 'Kürtlerin Babası' (Bavê Kurdan) diye meşhur olan Sultan II. Abdülhamid'in en büyük oğlunun bu makam için tercih edilmiş olmasıdır.
Kürt tarihi uzmanı David McDowall'ın da dediği gibi, kurulması için bayrak açılan Kürdistan'ın başına Kürt olmayan bir liderin geçirilmek istenmesi, Şeyh Said isyanının hakikaten milliyetçi bir isyan olup olmadığı şüphesini uyandırıyor ("A Modern History of the Kurds", I.B.Tauris, 2004, s. 197-198).
Şeyh Said isyanı gerçekten milliyetçi bir isyan olsaydı, Kürtlerin başına bir 'Türk'ü getirmeyi düşünürler miydi? David McDowall, Şeyh Said'in halife olarak kendisi dahil hiçbir Kürt aday göstermemesini, isyanın milliyetçi olmaktan ziyade, "Kürt dinî partikülerizmi"ne ("Kurdish religious particularism") dayandırıyor. Bir başka deyişle Kürtlüğü savunuyor ama bunu dinî bağlılıkla ve dine bağlanmanın kurtuluşa erdireceği inancıyla yapıyorlardı.
Yani Türkler Hilafeti kaldırmakla dinî önderliklerini kaybettiler, şimdi sıra Kürtlerde. Ama Halife yine Osmanlılardan olacaktı, zira ümmeti bu aileden başkası toparlayamazdı.
İşe bakın ki, Mehmed Selim Efendi bu işlerin adamı değildi ama oğlu Abdülkerim Efendi, tam tersine atak bir yaratılışa sahipti. Maceracıydı. O kadar ki, Japonlar 1933'te kendisini davet edince kalkıp Tokyo'ya gitmiş, Japonların desteğiyle Uzakdoğu'da yaşayan Türk-Tatarları bir bayrak altında toplamak ve bu defa Türkistan Kralı olmak üzere Çin'e karşı harekete geçmişti. Ancak hayalleri kısa zamanda tuzla buz olan atak Şehzade, 1935 Ağustos'unda New York'ta bir otel odasında ölü bulunacaktı. İki yıl sonra da babası "Sultan Selim" ölecekti.
Kadere bakın ki, Mehmed Selim Efendi Kürtlerin, oğlu Abdülkerim Efendi ise Türkistan Türklerinin başına Halife yapılmak istenmişti. İkisi de olmadı. Baba Şam'da, oğul ise New York'ta son uykularını uyumaktalar.
zaman
m.armagan@zaman.com.tr
Alıntı:Hasan Demir
Şeyh Sait yani İngiliz Kürtleri ve bir de tabi Türk Kürtleri
1925 yılında, "Din elden gidiyor" deyip, "Bir Türk öldürmekle yetmiş gavur öldürmüş kadar sevaba gireceksiniz!" diye motive ettiği adamlarıyla genç Türkiye Cumhuriyeti''ne isyan eden Şeyh Sait, nice ocaklar söndürüp nice canlar yaktıktan sonra bastırılan isyanın ardından 46 adamı ile birlikte Diyarbakır''da idam edilmişti.
İşte o Şeyh Sait''in torunu Abdülmelik Fırat son dönemlerde sık sık televizyonlara çıkıp dedesinin başaramadığını başarmak için adım atmışlara kendince yol haritaları çiziyor, "Şeyh Sait ve arkadaşları Kürtlerin önderidir. Kürt davası için öldüler. Bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, bir gün mutlaka o şehitler için büyük bir âbide yapılacaktır" gibi sözlerle, devlet ve Cumhuriyete meydan okumayı sürdürüyor.
Peki, işin aslı ne?
Meselenin bugününü ve geleceğini tahmin edebilmek için tarihe kısa bir yolculuk yapmak gibi bir mecburiyetimiz var.
Çünkü…
İnsanoğlu geleceğini öğrenmek için falcıya gider. Oysa, herkesin geleceği kendi geçmişindedir. Çalıştıysan, dürüstsen tok ve dik; beslenmene dikkat ettin, spor yaptın ve zararlı yiyecek içeceklerden uzak durduysan sağlıklı ve dinç; tövbeye sarıldın, haram ve günahlarda ısrarı sürdürmedin, ibadetlerinde ihmalkâr olmadıysan, müminsindir.
Milletler de tıpkı insanlar gibidir.
Hangi millet geleceğini öğrenmek istiyorsa geçmişine bakmalıdır. Yani her milletin kâhini, kendi geçmişidir.
Bu düşünceyle 1925 yılında "Din elden gidiyor!" diyerek isyan eden Abdülmelik Fırat''ın dedesi Şeyh Sait''i tuttuk tarihe sorduk.
Kendisi Nakşibendi tarikatının büyüklerinden sayılıyor. Türkçe ve Arapçayı çok iyi bildiği, sır değil. Sayısını kendinin bile bilmediği koyun sürülerini otlatabilmek için Erzurum''un Hınıs kazasına taşınmış, Şavşar bölgesinin zengin mer''alarında beslediği koyun sürülerini satmak için sık sık gittiği Halep''te, Kürt Tealî Cemiyeti âzaları ve Bedirhan aşireti uzantıları ile dostluk kurmuş. Buradan aldığı telkinlerle oğlu Ali Rıza''yı birkaç defa İstanbul''a göndermiş, Osmanlı''da Ayan Reisliği ve Şûrayı Devlet Riyaseti makamlarını işgal etmiş Seyyid Abdülkadir''le görüşmesini istemiş…
Şeyh Sait''in koyunlarını satmak için gittiği Halep''te irtibat kurduğu Kürt Teali Cemiyeti''ni ve oradaki Bedirhanları artık herkes biliyor. O günün Kürt önderleri de bugünkü Kürt Der''ciler gibi İngilizlere dilekçeler vererek, biz bir Kürt devleti kurmak istiyoruz, yardımcı olun diyorlardı. Peki Şey Sait''in, oğlu Rıza''yı İstanbul''a defalarca gönderip fikirlerinden feyiz aldığı Seyyid Abdülkadir kimdi?
Onu da İstanbul''daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Caltrhorpe''anın 1919 yılı Nisan ayının 22''sinde Londra''ya, yani kendi Dışişleri Bakanlığı''na çektiği "gizli" tel yazısından öğreniyoruz. Bu "gizli" yazıyla ortaya çıktığı gibi, Seyit Abdülkadir efendi, Osmanlı''nın kendisine sunduğu nîmetlere nankörlük ediyor, 15 nisan 1919''da İngiliz Yüksek Komiserliği başçevirmeni Andrew Ryan''la görüşüp, ondan kendilerine İngiliz güdümü altında bir ''Özerk Kürdistan'' kurmaları için destek talebinde bulunuyor, İngiliz Yüksek Komiseri Caltrhop da bu isteği Londra''ya bildiriyordu…
Yani Şey Sait 1925 yılında "Din elden gidiyor" derken yalan söylüyordu. O, kökü asgariden 1919''larda İngilizler marifetiyle ''Özerk Kürdistan'' peşinde koşan Kürt Teali Cemiyeti ve Seyit Abdülkadir''lerin dâvasını güdüyor, İngilizler de 1925''lerde, Türkiye''nin Musul''daki haklarını gasp etmek için Şey Sait''in bu hırsını bir güzel kullanıyorlardı.
Tarihe bakmaya devam edelim…
1920''de, yani Türk milleti işgal altındaki İstanbul''dan umudunu kesmiş, bir, var yahut yok olma mücadelesini bin bir imkânsızlıkla sürdürmek için çırpınırken Damat Ferit''in, Şeyh Sait''in feyiz aldığı Seyid Abdülkadir''i, Atatürk''ü öldürtmek ve Kuvayaı Milliye''yi çökertmek için devreye sokmuş olduğunu da, yine o gün İstanbul''da İngiliz Yüksek Komiseri olarak görev yapan Amiral Robeck''in 19 Mayıs 1920 tarihli "İngiliz Gizli İstihbarat Raporu"nda görüyoruz.
Bitmedi…
Yine, Şeyh Sait''in ilham aldığı Seyid Abdülkadir hakkında İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horaci Rumbold 1920 yılının sonlarında, Aralık 29''da Dışişleri Bakanı Lord Gurzon''a gönderdiği yazıyla, siyasi memur Andrew Ryan''ın, "Mustafa Kemal''in eylemlerine karşı koymak amacıyla Kürt öğlerini kullanmak, Majeste Kıral Yönetiminin politikasının bir kısmını oluşturursa, bunda, İstanbul''daki Kürt ileri gelenleri bir rol oynayabilir; ama oldukça bölünmüş bir durumdadırlar. Seyid Abdülkadir ve belki de Bedirhan ailesinin kimi üyeleri dışında, buradaki Kürtler pek güvenilmeyecek kadar Türk geleneklerinden esinlenmektedirler" demiş olduğunu öğreniyor, irkiliyoruz..
Gördünüz mü?..
İşte Şeyh Sait''in koyunlarını satmak için uğradığı Kürt Teali Cemiyet''inin Halep''teki kolu bu Bedirhan ailesidir ve oğlunu göndererek feyz aldığı Seyid Abdulkadir de işte böyle İngiliz''in mutemet adamıdır…
Ya öteki Kürtler?
"Öteki Kürtler" İngiliz''in güvenmediği işte o "Türk geleneklerinden etkilenmiş Kürtler" yani dış güçlerin oyuncağı olmayı içine sindiremeyen Kürtler…
Şimdi, bu Şeyh Sait mi şehit!
Ve bugün ve yarın aynı izi takip edenler, yani İngiliz MI5 ajanlarını
Şemdinli''ye sokanlar mı şehit sayılacaklar yani!..
.......................................................................................
Şeyh Sait son nefesinde samimi duygularını dillendirdi:"Anlaşıldı ki Türkiye kıyamete kadar İslâm''ı koruyacak…"
"Din elden gidiyor!" diyerek, Sevr''i bin bir zorlukla yırtıp atmış, dünyada hür bir tek İslâm ülkesi kalmamışken İngiliz''inden Fransız''ına, İtalyan''ından Yunan ve Ermeni''sine kadar müstevli Haçlı ve maşalarına diz çöktürmüş genç Türkiye Cumhuriyeti''ne isyan eden Şeyh Sait pek çok can yakıp yüzlerce ocak söndürdükten sonra isyanı yargılanmış ve idam edilmiştir…
Dünkü yazımızda Şeyh Sait''in 5 oğlu olduğunu, bunlardan birini İstanbul''u işgal etmiş İngilizlerden, "Bizi Osmanlılardan kurtar!" ricalarında bulunan Seyit Abdülkadir''e gönderdiğini söylemiştik. Yine o dönemlerde Şeyh Sait beş oğlundan bir diğerini de Irak''ta bulunan ve Sevr''in hayata geçmesi için çırpınan Irak''taki Kürt liderlere göndermiştir. Ayrıca o Kürt liderlerden
Daha 1907''de Kürt aşiret liderleri, şeyh olarak bilinenler Şeyh Nur Muhammed Birkani''nin evinde toplandılar. Toplantıda Abdusselam Barzani de vardı. Toplantıda vardıkları kararı, "1- Kürt dilinin bütün Kürt bölgelerinde resmi dil olması; 2.Öğrenim dilinin Kürtçe olması; 3.Kürdistan''daki Yönetici ve memurların Kürt olması; 4.Devletin resmi dini İslam olduğundan İslam hukukunun uygulanması; 5.Vergi sisteminin olduğu gibi muhafazası, ancak toplanan paranın Kürdistan''da okul ve yol yapımı için kullanması" şeklinde, Bab-ı Âli''ye beş madde halinde bir telgrafla bildirdiler…
Yani Osmanlı yok olmamak için cihad fetvaları ile bütün Müslümanlardan medet umarken, Müslüman bildiğimiz kimi Şeyhler ve bâzı aşiretler post derdindeydiler.
Şeyh Sait''in bu unsurlar ve devamları ile irtibatı tâ o zamanlardandı.
Osmanlı''nın can çekiştiği bu dönemde Musul ve çevresinde isyanın liderliğine soyunan Ahmet Barzani, o meşhur Mustafa Barzani''yi Muş''a kadar gönderdi. Osmanlı Meclis-i Mebusan üyesi olmasına rağmen İngilizler''den "Bağımsız bir Kürdistan" talebinde bulunan Şeyh Abdülkadir de kalkıp Muşa''a geldi ve girişilecek bir isyanda nasıl birlikte hareket edilebiliriz diye uzun uzadıya konuştular.
Bu görüşmede bir kişi daha vardı, o kimdi peki?
Tabii ki Sevr''i yırtıp attıktan, müstevliyi denize döktükten sonra kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti''ne karşı 1925''te, "Din elden gidiyor!" diyerek isyan başlatan Şeyh Sait''ten başkası değildi bu… Zâten bugün bu konularda tarih ve biyografi yazan Kürtçü yazarların bir kısmı Birinci Cihan Harbi döneminde bazı Kürt lider ve grupların tıpkı Ermeniler gibi hareket ettikleri, mensubu bulundukları din kardeşleri Osmanlı''nın zaferini değil, bölünüp parçalanmasını ve bu parçalanmadan nîmetlenmeyi düşündüklerini itiraf etmektedirler. İşte bazen İngilizler, bazen Fransızlar ve Amerikalılar bu unsurlarla hareket etmişlerdir. İngiliz belgeleri, Haçlıların müstevli emellerine hizmet etmeyen Kürtleri ise, "Türkleşmişler" diye belgelerine not düşmüşlerdir.
Oysa asıl düşülmesi gereken not, Halife''nin ordusuna karşı İngiliz''in kurşunu haline gelmiş unsurlar için "Hıristiyanlaşmışlar" olmalı değil miydi? O gün olanlar bugün olanlara ne kadar da benziyor öyle değil mi?
Her neyse…
Osmanlı yedi düvelle cebelleşirken kimi yerde İngiliz''den, kimi yerde Fransız, kimi yerde ABD''den umutlanan Kürtlerin bölücü unsurları başarısızlıkla sonuçlanan birkaç isyan denemesinde bulundular.
Birinci Cihan Harbi sonu Osmanlı yıkıldı, Türkleri tarihten silmek isteyen Haçlılar ve onlara destek çıkan unsurlar Kuvayı Milliye ruhu ile denize dökülüp Sevr yırtıldı, Lozan gerçekleştirildi.
Şeyh Sait''in isyanı işte bütün bu hadiselerden sonra, son bir denemedir ve işin içinde asla "Dinin elden gitmesi" falan yoktu, yoktur.
Bunun böyle olduğunu bizzat Şeyh Sait, idam sehpasına giderken vicdanının sesine uyarak itiraf etmiştir.
Merkezi Diyarbakır''da olan Birinci Umumi Müfettişi Dr. İbrahim Tali''nin anlattıklarını şöyle özetleyebiliri: Şeyh Sait ve idam hükmü giymiş arkadaşları Diyarbakır Cezaevi''nin Siverek kapısından çıkarılırlar. Karşılarında az sonra sallanacakları idam sehpaları vardır. Bir insan yaptığı işten dolayı idam hükmü giymişse o insanın o anda söyledikleri yalan olabilir mi? O anda onu başka türlü konuşturacak hangi korku, hangi endişe olabilir? Şeyh Sait idam sehpasına giderken Kolordu Komutanı General Mürsel, sorar:
"- Din kalktı diyorsun, namazını kılmıyor muydun? Camilerde ezan okunmuyor muydu?"
Şeyh Sait ibadetine kimsenin karışmadığını, ezan okunduğunu itiraf ettikten sonra aynen şunları söyler:
"- Ahmet Zihni Bey''in Fütühat-ı İslâmiye''sinde yazılıdır. Mehdi''nin hurucunda Türkler üç yüz bin asker vereceklerdir. Anlaşıldı ki Türkiye, kıyamete kadar İslâm''ı koruyacak…"
Mehdi hadisesi tartışmalı, ayrı bir konudur. Amma Şeyh Sait''in idam sehpasına doğru yürürken söylediği bu sözlerde bir riyâ aramak vicdanla bağdaşır mı?
Nitekim Şeyh Sait bir müddet düşünür ve başını eğer, son sözlerini söyler:
"- Fena yaptık… Bundan sonra iyi olur inşallah…"
Keşke ibret alınsa, keşke fenalıklar tekrar ediliyor olmasa…
...................................................................................
Şeyh Sait''in altın hırsı Kürt kökenli Cemal Kutay''ın kitabında
Dünkü yazımızda Şeyh Sait''in :
"-Ahmet Zihni Bey''in ''Fütühat-ı İslâmiye''sinde yazılıdır. Mehdi''nin hurucunda Türkler üç yüz bin asker vereceklerdir. Anlaşılıyor ki Türkiye, kıyamete kadar İslâmiyet''i koruyacaktır …" dedikten sonra, idam sehpasına doğru yürürken, "-Fena yaptık… Bundan sonra iyi olur inşallah.." diyerek pişmanlığını dile getirdiğini sizlerle paylaşmıştık.
Bu satırların "idam gecesi" notlarını tutmuş Diyarbakır Birinci Umum Müfettişi Dr. İbrahim Tali''ye ait olduğunu da belirtmiştik. İbrahim Tali''nin notlarında Şeriat için ayaklandığını iddia eden Şeyh Sait için ilginç bir bölüm daha var, isterseniz o bölümü de birlikte okuyalım:
"Şeyh Sait hücresinde hapishane müdürü Osman''la görüşüyordu. Fakat ahret işleriyle değil, dünya işleriyle meşguldü. Arkasında bırakacağı altınların hırsı gözlerini bürümüş, kimseyi tanımıyordu. Vasiyetnamesini yazdı, paralarını teslim etti, hücredeki gazetecileri de şahit gösterdi: ''-Bu paraları evlatlarıma teslim ediniz''!"
Dr. İbrahim Tali''nin idam edilecek olanların koğuştaki durumunu resmeden satırları şöyle devam ediyor:
"- Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kırk altı mahkûm durmadan dolaşıyordu. Heriflerin müstekreh hırsı, alabildiğine boşanmıştı. Dini, Allah''ı, evlâtlarını, ailelerini unutmuşlar, paralarını, ağırlıklarını, tabakalarını gizlemeğe çalışıyorlardı. Yağma ettikleri paraları yiyemediklerinden dolayı birbirleriyle dertleşiyorlardı."
Tali, hadiseyi böyle anlatıyor.
Her bakımdan ibret verici, acı bir durum.
Şimdi diyebilirsiniz ki, Dr. İbrahim Tali bunları yazmış olabilir. Peki Tali nasıl bir insan? Yani sözüne güvenilir biri mi?
Bir kere Tali''nin notlarında, odada gazetecilerin olduğu da belirtiliyor. Sonra Tali''nin yazdıklarına ne o gece orada olan onlarca kişiden ve ne de gazetecilerden bugüne kadar bir itiraz gelmiş değil. Tali''nin nasıl bir insan olduğunu ise biz tarihçi Cemal Kutay''ın, "Rahmetli, samimî, kanatlarını sakınmadan söyleyebilen, bilhassa faziletli ve müşfik bir insandı. Kendisinden öncekilerin ve sonrakilerden bazılarının hiç de müsbet hatırlamamasından zevk duyulmayan hatıraları arasında, Merhum İbrahim Tali Bey''in önce Şark''da, sonra da Trakya''da bıraktığı müsbet izler, şahsiyeti için güzel bir vedîadır" satırlarından öğreniyoruz.
Yani Şeyh Sait''in son dakikalarına kalemi ile şahitlik eden Dr. İbrahim Tali''nin dürüst bir insan olduğuna itiraz düşen bir kayıt yok, doğruluğunu tasdik eden en büyük şahit ise Cemal Kutay. Zâten Şeyh Sait''in iki gündür yayınladığımız "hata yaptığını" itirafı ve "Türkleri İslâmiyet''i kıyamete kadar koruyacak kavim" olarak gösteren samimi duyguları da Cemal Kutay''ın, "Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi" isimli kitabının 19 cildinde, 11381-83-84 ve 85''inci sayfalarında yazılı.
O zaman da, şöyle bir şüphe uyanabilir:
"- Cemal Kutay bir Kürt düşmanı olamaz mı?"
İşte bu mümkün değil.
Hatırlarsanız konu ile ilgili ilk yazımızda Şeyh Sait''in bir koyun tüccarı olduğunu ve koyunlarını satmak için zaman zaman Şam''a gittiğini ve orada Osmanlı''ya isyan ettikleri için mecburi iskana tabi tutulmuş Bedirhan aşiretinin ileri gelenleri ile görüşerek, Osmanlı yedi düvele karşı var yahut yok olma mücadelesi verdiği o yıllarda isyan ve ayrı bir devlet peşinde koşmasına sebep olan düşüncelerin bir kısmını işte o Bedirhanlardan aldığını kısaca not düşmüştük. İşte Cemal Kutay bu Bedirhanlardan…
Gerçekten de öyle…
1925 yılında "Din elden gidiyor" çığlığı ile isyan başlatan Şeyh Sait''in idam olacağı gece söylediklerini kitabına, bu notları yazanın nâmusuna kefil olarak alan Cemal Kutay''ın isyancı Kürt aşireti Bedirhanlardan olduğunu da Musa Anter''in "Hatıralarım" isimli eserinin 1''inci cildinden öğreniyoruz. Anter, Bedirhan Paşa''nın 27 oğlundan hayatta kalmış tek oğlu Murat Bey''le 1942''de İstanbul''da görüşmüş.
Şeyh Sait''in de akıl hocalarından Bedirhan ailesinin torunu Murat, Musa Anter''e bakınız neler anlatmış:
"- Bedirhan ailesi maalesef üçe bölündü. Bir kısmımız memur olduk; anti-politik olduk. Birçok ağabeyim paşa, hakim, vali oldular ve zamanın hükümetlerine yamandılar. Bir kısmı da ananevi Kürtlük ve Kürtçülüklerini sürdürdüler. Kâmuran ve Celadet gibi. Bazı yeğenlerim de Atatürk''e yamandılar. Hatta biri çok yakını ve maarif bakanı oldu; Vasıf Çınar gibi. (..) Ancak Tahir ağabeyimin çocukları, her nasılsa, bu Çınar''ın dışında kaldılar. Onlar da Kutay soyadını aldılar. İşte bu Cemal ve Kenan Kutay oradan geliyor."
Şeyh Sait''in son dakikalarında, yani bir insanın en samîmi anlarında söylediklerini eserinde nakleden Cemal Kutay niye bir Kürt düşmanı olsun ki! O da Şey Sait''in akıl hocalarından isyancı Bedirhan aşiretine mensup. O bir tarihçi ve köklerini herhalde sizden bizden daha iyi bilen biri…
Torun Abdülmelik Fırat''ın "Şehit"lik iddiasında bulunduğu Şeyh Sait, bu Şeyh Sait… 1925''te Atatürk Cumhuriyeti''ne karşı "Din elden gidiyor" diye ayaklanan o ve Bedirhan Sülalesi''nin bir kısmı Halifelik döneminde de Osmanlı''ya kılıç çekmişler…
Hadi "Şehit" diye bir kısım insanları kandırdınız diyelim. Peki, Allah (c.c.)''a ne diyeceksiniz?
Barzani''nin adamları Haçlı askerleri ile Telafer''de Müslüman katlederken ölünce şehit mi oluyor yani?..
Buyrun hodri meydan...
|