|
Lozan Hadisesi
|
|
02-13-2010, 11:36 PM
Mesaj: #11
|
|||
|
|||
|
RE: Lozan Hadisesi
Lozan'da karşımıza 8 Devlet çıktı: İNGİLTERE, FRANSA, AMERİKA, İTALYA, JAPONYA, ROMANYA, SIRBİSTAN ve YUNANİSTAN!...
Fransızca, İngilizce ve İtalyanca resmi dil kabul edildi. Başka dil yasaktı!... Halbuki masaya galip bir devlet sıfatı ile oturan taraf olarak TÜRKÇE'nin de olması gerekirdi. Böylece Anlaşma'nın TÜRKÇE aslı elimizde olurdu... Halbuki, şimdi tercümesi var. Süreç boyunca toplantının başkanlığını hiç bize vermediler!.. İngiltere, Fransa, İtalya aralarında döndürüyorlardı. Masigli adında bir Fransız genel sekreter tayin edildi. Çok becerikli idi. Müzakereler bittiği anda, bu adam tebliği hazırlamış olurdu. Sevr ile Lozan'ı mükayese edenler bu benzerlikler karşısında hayretlerini gizleyemezler. Ve Atatürk 1933’te Ankara’ya gelen Amerikalı General Mc. Arthur’a hitaben; “…Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Ege Adalarını geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakya’yı Türkiye Hudutları içine geri katacağım.” cevabını vermiştir.Yani Atatürk bunu diyorsa sonuçta Atatürk'ün zaviyesinden Lozan zafer olarak görülemez gibime geliyor. |
|||
|
02-20-2010, 05:54 PM
Mesaj: #12
|
|||
|
|||
|
RE: Lozan Hadisesi
Kemal Tahir “Yol Ayrımı” adlı eserinde diyormuş ki.
“Düşündün mü hiçbir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir? Bir dünya imparatorluğu yüzyıllar boyu yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle kanları canları malları pahasına doğmuş kökleşmiş gelişmiş yaşatılmıştır. Tarihin bir döneminde herhangi bir nesil tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? `Veririm` derse bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? 1908`in padişahçı ittihatçıları imparatorluğu yıktılar; 1923`ün Kuvay-ı Milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. Peki neydi tasfiye edilecek miras? 700 yıllık bir imparatorluk... 1908`de ittihatçıların ele geçirip on yılda yıktığı imparatorluk tam dört milyon üçyüz seksen üç bin kilometre kare toprağa sahipti. Nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. Bu toprak üzerinde malımız olan yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. Buna dört yüz yıllık hilafetin bütün dünya İslamları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. Tasfiye edilen miras Osmanlı`nın sırf kılıç gücüyle aldığı tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. Evet oturuldu masaya... Karşımızda yirmi iki devlet... Tasfiye beş buçuk ayda tamamlandı. Mahzenler dolusu arşivleri düşün... Delegelerimiz incelediler mi bunları? Kılı kırk yardılar mı? Hayır! Çünkü İstanbul hükümeti delegeleri yani asıl uzmanlar bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara... Bu iyiliğimize karşı İngiliz generali Harrington`un teşekkürünü hatırlarım. Demek dört milyon küsur kilometre karelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde. Buna tasfiye denmez mirası reddettik. Kurtuluş iki türlü olur: Ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun ki gerçek kurtuluş budur; Ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun! Bu da kurtuluştur ama öyle pek öğünülecekkasınılacak çeşitten sayılmaz. Hele rejim değişmelerinin tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz. Sözgelimi Bolşevikler Çarlık İmparatorluğu`na pekala sahip çıktılar. Nitekim Fransa cumhuriyetçileri de kendilerinden önce çeşitli krallarının kurmuş oldukları imparatorluğu rejim değiştirdik bahanesiyle hiç kimseye bağışlamadılar. Dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi... Eğer her millet ilk zorlukta yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa dünyada tarih diye bir şey kalmaz. Neden sana yenik düşmüş gibi geldi bir tek adam karşısında koca bir iktidar?... Hem de askeri bir zafer kazanarak gelmiş bir iktidar? Çünkü Anadolu-Yunan savaşı belletilmek istendiği gibi bin yıllık tarihimizden ayrı bir Milli Kurtuluş Savaşı değildir. Bin yıldır süren Doğu-Batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri hem de küçüklerinden biridir. Böyle bir savaşı kazanmak bin yıllık tarihin biriktirdiği hesabı kapatmaya yetmez ki iktidarı gerçek iktidar olsun. Bu savaşa İstiklal savaşı da haşa denemez! Çünkü biz hiçbir zaman milli devletimizi yitirmedik. Siz Cumhuriyet çocukları `gözümüzü zaferde açtık` avuntusundasınız. Şimdi umulmaz yerlerde, beklenmez yenilgilerle karşılaşınca apışmayın!.. Biz er geç Batıyla ister istemez hesaplaşmak zorundayız. Bunu gerçekten yapmadıkça batıya hizmet teklif etmekle belayı başımızdan defleyemeyiz...” |
|||
|
02-21-2010, 09:34 PM
Mesaj: #13
|
|||
|
|||
|
RE: Lozan Hadisesi
Kurtuluş Savaşı'nda tek atımlık barutumuz vardı ve o da çok şükür hedefi tutturdu. Savaşı daha fazla uzatamayacağımızı hem biz çok iyi biliyorduk hem de düşmanlarımız. Bu şartlar altında Lausanné olması gereken antlaşmadır. Eksik kısımlarının güçlenince kapatılabileceği düşünüldü ve kısmen de başarıldı bu. Hatay'ın ilhâkı, Montreaux, Zürich ve Londra Antlaşmaları bu kapsamda değelendirilebilir.
Savaşı sürdürmek iki taraf için de imkânsızdı. Avrupalı emperyalist devletlerin tetkçisi Yunanistân tükenmişti, kendileri savaşa katılmak için gereken kamuoyu desteğinden yoksundular ve açıkçası bizim de savaşı daha fazla sürdürme gücümüz yoktu. "Silahların yetersizliği, mağlubiyet için bahane değildir." Korgeneral Mataguchi |
|||
|
02-22-2010, 12:39 AM
(En son düzenleme: 02-22-2010 12:58 AM Esege.)
Mesaj: #14
|
|||
|
|||
|
RE: Lozan Hadisesi
Musul defterini sadece 143 milletvekilinin oyuyla kapatmıştık
Yani eğer bugünkü gibi salt çoğunluk, nitelikli çoğunluk ve üçte iki gibi şartlar aransaydı TBMM’de, 6 Haziran 1926 günü Musul’un defterini kapadığımız Ankara Antlaşması’nın kabulü hiçbir zaman mümkün olamayacaktı. Çünkü bir gün önce yapılan müzakerelerde İsmet İnönü’ye karşı ciddi bir muhalefet hareketi baş göstermişti. Musul’un ucuza kapatıldığına inanan, üstelik daha 2 yıl önce Atatürk’ün ince eleyip sık dokuyarak seçtiği (gerçekteyse atadığı) TBMM’nin toplam 286 milletvekilinden yarısı o gün oylamaya katılmayı reddetmişti. Evet, o 140 kişi Atatürk’e ve İnönü’ye rağmen katılmayı reddetme cesaretini göstermişlerdi. 2 çekimser, 1 ret oyu vardı. Gerçekten de çok ilginç bir başkaldırıydı bu. Buraya nereden ve nasıl gelinmişti? Şimdi kısaca buna bakalım. Biz Mondros, Sevr, Lozan’a sınırlar meselesi açısından baktık hep. İşte Sevr’de sınırlarımız şu kadardı, Lozan’da bu kadar oldu, vs. Oysa bu sınırlar meselesi yalnız başına ele alınamaz ki. Bir de Misak-ı Millî takıntımız var. ‘Nedir Misak-ı Milli?’ diye sorduğumuzda dilimize ilk yapışan cevap, ‘millî sınırlar’ oluyor. Oysa Misak-ı Millî’nin bir sınır meselesi olmadığını, tabir caizse bir ‘konsept’, yani tasavvur olduğunu, bunu belirleyecek yegâne kriterin de milletin çıkarı olarak konulduğunu bizzat Gazi Mustafa Kemal, TBMM kürsüsünden açıkça ilan etmişti. Buna rağmen hâlâ Misak-ı Milli sınırlarımızdan söz edenler oluyor. Bunlar ya Atatürk’ü anlamıyor yahut anlamak istemiyorlar. Kestirmeden söylersek, Sevr de, Lozan da Mezopotamya petrolleri ve İngiltere’nin güvenlik algılamalarını tatmin etmek içindi; daha da ötesi, kendisi sayesinde yenilgiye uğrayan Almanya’dan boşalan alana İngiltere’nin bütün pençelerini geçirmesinden rahatsızlık duyan ABD’nin karşı atağı da petrol içindi. İngiltere, Amerika’yı petrol bölüşüm işinin içine karıştırmamak için uğraş veriyor, Amerika ise dışında kalmayı çıkarlarına aykırı görüyordu. Bunu en iyi, Sevr’de sınırlarımız dışında kalan Çölemerik’in (Hakkari merkez) Lozan’da sınırlarımız içine alınmasından, buna karşılık sınırlarımız içinde kalan Musul’un kuzeyinden bir parçanın, Süleymaniye ve civarının Musul’da dolayısıyla sınırlarımızın dışında kalmasından anlayabiliriz. Öyleyse esas mesele bizim için bağımsızlık, petrol şirketleri için ucuz enerji, emperyalizm için ise stratejik güvenlikti. Bunun garantilenmesi Lozan’daki ana davaydı. İşte Musul konusunda 1926 yılına kadar süren yalpalamalarımızın kökeninde, emperyalizmin gerçekte bu bölgede ne yapmak istediğiyle ilgili gerçeklerin zamanla anlaşılması yatmaktaydı. Gerek Lozan’da Lord Curzon’un itiraf mahiyetindeki konuşması, gerekse Turkish Petroleum Company’nin (TCP) Lozan’dan sonra ABD’yi de ortakları arasına alması, aslında emperyalizmin derdinin kuru kuruya toprak olmayıp verimli, ama yeraltı serveti bakımından verimli toprak olduğunu gösteriyordu. 1923 Şubat’ında TBMM tartışıyordu Lozan’da verilen sözleri. Tartışmak ne kelime, dalgalar gibi köpürüyordu vekillerimiz. Hele Erzurum mebusu Hüseyin Avni [Ulaş] Bey ile Mustafa Durak Bey’in konuşmaları… Sınırları zorluyordu. Şöyle demişti Hüseyin Avni Bey: “Hey’et-i Vekile [Bakanlar Kurulu] ve BMM, Misak-ı Millî’den zerre kadar fedakârlık ederse icab-ı namus-u millî için [millî namusumuz için] çekilip gitmelidir.” Yani hükümetin istifasını istiyordu. Ali Şükrü Bey ise Lord Curzon’un bir ara gündeme getirdiği Musul topraklarının bir kısmının (Sevr’de bizde gözüken toprağın) Türkiye’ye devredilmesi teklifinin geri çevrilmiş olmasını büyük bir fırsatın kaçırılması olarak görüyordu. Operatör Emin Bey ise daha korkutucu bir ihtimalden bahsediyordu: “Musul’u verdiğimiz gün, hudut Erzurum’dur.” 1926’ya geldiğimizde konuyu havale ettiğimiz Milletler Cemiyeti’nin, Musul’un Irak’ın bir parçası olduğu yönündeki kararının İngiltere’nin elindeki kozları artırdığını ve Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras’ın karşısındaki kurt diplomatlarla başa çıkmakta zorlandığını görüyoruz. Önce Türk Petrol Şirketi’nden hisse alınması gündemdeydi. Musul’u bıraktık, bari petrol kuyularından hisse alalım anlayışı Lozan’da İngilizlerin oyunuyla gündemimize girmiş, bu zaafımızı gören İngilizler, ekonomik durumumuzun nasıl bir bunalım içinde bulunduğunu gördükçe baskılarını artırmışlardı. Sonunda İngilizler petrolden hisse vermek istemediklerini, sadece gelirinden pay (royalty) verebileceklerini belirttiler. 30 Mayıs 1926’da Dışişleri Bakanı Aras, İngiltere murahhası Lindsay’e % 10 gelir payına razı olduklarını bildirdiğinde İngilizler derin bir nefes aldılar. Çünkü Londra’dan kendilerine hem daha uzun vadeli, hem de daha yüksek (% 25 gibi) bir pay ödemeye hazır olmaları söylenmişti. 5 Haziran günü İngiltere ile Türkiye arasında Ankara Antlaşması imzalandığında o güne kadar İngiliz aleyhtarı söylemi dillendiren Türk basını birdenbire sesini kesmişti. Artık İngiltere’den olumsuz bir dille söz etmek neredeyse yasaktı. Yine de Musul’un ucuza gittiğini düşünenler, 10 gün sonra hiç seslerini çıkartamaz olacaklardı. ‘Neden?’ dediğinizi işitir gibi oldum sanki. Hatırlatayım: İzmir Suikastı girişimi ortaya çıkartılmış ve hâlâ mırın kırın eden basın ve büyük paşalar, mahkemelere ve hapishanelere doldurularak sesleri kesilmişti. Musul konusunda en iyi kitaplardan birisi olduğuna inandığım “Musul Sorunu” adlı çalışmasında İhsan Şerif Kaymaz’ın da isabetle belirttiği gibi, Musul konusunda her şeyi kazanmamıza elbette imkân yoktu; ama her şeyi de kaybetmemiz gerekmiyordu. Musul’un yitirilmesi, 1926’da Meclis tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Bugün artık bu yara, unutulup gitti. Ama kanamaya devam ediyor. İçin için… En azından Lozan’ın bir zafer olmadığını hatırlatıyorsa o da bir teselli kaynağıdır. Mustafa Armağan Lozan, Sevr’in hafifletilmişi miydi? Kafalarımız Sevr’i bir utanç belgesi, Lozan’ı ise zafer anıtı olarak gören bir değirmende öğütüldüğü için yıllar yılı korku duvarının ardında yaşamaya mahkûm edildik. “Sevr sendromu”nun 87 yıl sonra dahi işe yaraması, onun etrafında örülen mitolojinin çarpıcı bir göstergesi değil mi? Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imzalanmıştır imzalanmasına ya, biz dahil hiçbir taraf ülkenin parlamentosunda onaylanıp yürürlüğe girmemiştir. Ve aslında daha ilk günden uygulanamaz olduğu anlaşılmıştır. Sevr’in hedeflerinin asıl onayı Lozan’da gelecektir. Gerçi Churchill Lozan için “Sevr’in sürpriz bir tezadı” demiştir. Lakin Avusturya Deakin Üniversitesi tarih bölümünden Marian Kent’in tespitiyle söylersek, Lozan’ın İngiliz politikaları bakımından fazla sürprizli bir tarafı yoktur. Kurt İngiliz diplomatları bazı ufak tefek tavizler dışında Lozan’da temel hedeflerine ulaşmış, daha 1919 başlarında İngiliz Genelkurmayı’nın Osmanlı topraklarında hedefledikleri şartları Lozan’da bize kabul ettirmeyi başarmışlardı. Bunları niye yazıyorum? Küresel tarih açısından Lozan “zafer” mi yoksa “hezimet” mi tartışmasının anlamlı olmadığını belirtmek için. Her iki halde de Lozan, dünya sisteminin Birinci Dünya Savaşı sonrasında aldığı yeni şekli, Yeni Dünya Düzeni’ni aksatmayan, aksatmak ne kelime tahkim eden, güçlendiren bir antlaşmaydı. Zaten böyle gerçekçi bir temele dayandığı içindir ki, ömrü Sevr gibi kısa olmadı ve ABD hariç taraf ülkelerce onaylanabildi. Neydi o Yeni Dünya Düzeni’nin şartları? İngiltere’nin kaygıları, 1) Petrol alanlarını denetimine almak, 2) Hindistan yolunu garantilemek, 3) Akdeniz ve Karadeniz’deki ticaretini köstekleyebilecek rejimleri ortadan kaldırabilmekti. Bir de milyonlarca Müslüman nüfusu yönettiği için kendisine potansiyel bir tehlike arz eden Hilafeti kontrol etmek istiyordu. Türkiye Hilafet kozunu ancak 1924 Mart’ına kadar elinde tutabildi. Lozan’da İsmet Paşa’nın Hilafeti İngiltere’ye karşı ciddi bir kart olarak nasıl kullandığını “Muslim Standard” dergisine verdiği o coşkulu ‘İslamcı’ demeçten anlayabiliyoruz. Burada “Hilafetin hakları güvencemizdedir ve onu savunmak için bütün Türk milleti kanını dökmeye hazırdır” diyen İsmet Paşa’nın, aslında Lord Curzon’a aba altından sopa gösterdiğini görmemek için kör olmak lazımdır. Şu pazar günü vertigomuz tavan yaptı, yeter gayrı, bunaldık, demeyecekseniz bir iki kelam da Misak-ı Milli üzerine edeceğim. Misak-ı Milli ABD Başkanı Wilson’un ilkelerine dayanarak Arapların kendi kaderlerini belirlemeleri tezini savunuyordu. Fakat sonradan bir el Misak-ı Milli metninde ufak bir ‘rötuş’ yapmıştır. 1. maddenin Mebusan Meclisi’nde kabul edilen asıl şeklinde Mondros Mütarekesi hattının “içi ve dışında” aralarında din ve amaç birliği bulunan ve birbirlerine saygılı ve özverili Osmanlı-İslam çoğunluğun yaşadığı toprakların bölünmesi kabul edilemez, denilmekteydi. Sonradan Yeni Dünya Düzeni’ni tehdit eder gözüken, belki de Osmanlı yayılmacılığını hatırlatan “dışında” (haricinde) kelimesi metinden jiletle temizlendi (inanmazsanız inkılap tarihi kitaplarınıza bakın). Sonuçta Misak-ı Milli hedeflerine tam olarak varılamadan Lozan’da masaya oturuldu. Ancak biz Lozan’ın hemen yalnız Türkiye sınırları içindeki kısmıyla ilgilendiğimiz içindir ki, yüzyıllar boyu yönettiğimiz toprakları nasıl bir çırpıda bıraktığımızın hesaplaşmasını henüz yapmış değilizdir. Mesela Filistin toprakları için Lozan’da ne yapılmıştır? Hiç… Hatta görüşmeler sırasında Filistinli kardeşlerimiz TBMM kapısında günlerce, ‘Bizi İngiliz kurtlarına teslim etmeyin’ diye yalvar yakar dolaşmışlardı. Aldıkları cevap, önce oyalama, sonra da kendi başınızın çaresine bakın, olmuştu. TBMM her ne kadar Misak-ı Millî’ye Arap halklarının kendi kaderlerini tayin hakkını ilke olarak koymuşsa da, bu yönde bir yapılanmaya gitmeden sorunu, Hilafet meselesinde olduğu gibi, rakiplerin manevra alanlarını daraltmaya ve işbirliklerini baltalamaya dönük bir strateji olarak ele almıştı. Lozan’ın asıl tartışmamız gereken boyutu, Ortadoğu’nun paylaşılması ve sınırların yeniden çizilmesi karşısında aldığı uysal tavırdır. Ancak can yakıcı gerçek feryatta: Lozan zaferiyle diğer Arap topraklarında olduğu gibi Filistin’de de Sevr’in bütün istekleri olduğu gibi kabul edilmiştir. Üstelik Sultan Vahdettin Sevr’i imzalamadığı için o zamana kadar onaylanmamış olan Filistin’deki İngiliz manda rejimi İsmet Paşa’nın Lozan’daki imzasıyla resmiyet kazanmış, böylece İsrail’in kuruluşuna giden yolda en büyük engellerden biri daha bertaraf edilmişti. Bir de Lozan’da Sevr’i paramparça ettik demiyorlar mı, neden bahsettiklerini anlamakta güçlük çekiyorum. Kabul edelim ki, Misak-ı Milli’yi tam olarak gerçekleştiremeyen Lozan, artık yabancısı olduğumuz Osmanlı toprakları konusunda Sevr’in hafifletilmiş bir versiyonudur. Zaten ilk ciddi muhalefet partisi Terakkiperver Fırka’nın bir hedefi de, Lozan’daki başarısızlıkların hesabını sormak değil miydi? Rauf Orbay’ın deyişiyle “Misak-ı Millimizin tamamen tahakkuk edemediğini millete açıkça söylemek civanmertlik ve hakikatçiliğine sahip olacaktık… Bir tahammülsüzlük ve sebepsiz endişe, halledilmemiş milli meselelerimizin üzerine nisyan örtüsünü çekti ve bu meselelerimiz geçen zamanla halledileceği yerde gözlerden ve dikkatlerden uzak olarak kangrenleşti.” (Bu konuşmanın tamamı “Yakın Tarihin Kara Delikleri” (Timaş) adlı kitabımda mevcut.) Terakkiperver Fırka, topluma Lozan’ın bir Pirus zaferi olduğunu anlatacak, kazandırdıkları kadar kaybettirdiklerinin muhasebesini yapacak ve telafi yollarını arayacaktı. Kapatıldı. İyi mi oldu? Kangren artık beynimize ulaşmak üzere. Misak-ı Milli diye diye Türkiye sınırlarını kendimize bir arslan kafesi haline getirdik. Düşünün ki, bu ülke tam 4 yıl Dışişleri Bakanlığı yapıp da sadece 3 kez yurtdışına çıkan siyasetçiler görmüştür. Hesaplaşma kaçınılmaz görünüyor. Er veya geç… Mustafa Armağan Lozan'da Çanakkale şehitlerini İngiliz'e teslim etmiştik İsviçre, Lozan masasını verecek kimse bulamayınca bize hediye etti. Eh artık anlı şanlı bir müzede sergileriz nasıl olsa. Üzerindeki mürekkep lekelerini -tabii hâlâ duruyorsa- çocuklarımıza mikroskopla gösterip bu masada nasıl bir zafer destanı yazıldığını filan anlatırız gururla. (Kimse sormaz ama bana kalırsa masanın konulacağı en uygun yer, İsmet İnönü'nün mezarı veya Pembe Köşk'ün bir salonudur.) Şimdi lütfen yandaki fotoğrafa dikkatle ve ibretle bakın. Ne görüyorsunuz? Birkaç genç kız, askerlerimizin önüne atılıyor ve çiçek veriyor, değil mi? Güzel. Peki nerede çekilmiş bu fotoğraf? Bir şehrin kurtuluşu olduğu belli de nerenin kurtuluşu olabilir sizce? Ne İstanbul'un kurtuluşudur, ne de hatta Hatay'ın kurtuluşu. Fotoğraf, Çanakkale'ye Türk askerinin giriş anını gösteriyor. Çanakkale'yi, 1915'te geçirmediğimiz İtilaf kuvvetlerine Mondros'la açmıştık. Ancak 1918'de başlayan 'hukukî işgal'in Lozan'la bittiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü Lozan'ın 129. maddesinde Boğazlar'ın British Empire'a, yani İngiliz İmparatorluğu'na terk edileceği belirtiliyordu. Bununla da yetinilmiyor, aynı maddenin 2. fıkrasında bir lütuf olarak bizim bölgeye müfettiş göndertebileceğimiz belirtiliyordu. Bir de eğer Çanakkale Boğazı'nı ziyaret edecekler 150 kişiyi aşarsa Türk hükümetine önceden haber verilecekti. Sizin anlayacağınız, Çanakkale Boğazı'ndaki 8 kilometre eninde bir şerit 1936 Temmuz'una kadar Lozan gereği İngiliz işgali altındaydı. Fakat bunu ders kitaplarımız nedense es geçer ve Montrö birden bir Anka kuşu gibi gelip kuruluverir inkılap tarihi kitaplarımıza. Sevgili tarihçiler! Montrö ile elde ettiklerimizi anlatıyorsunuz. İyi güzel de, demek ki, Lozan'da bazı eksik ve gedikler vardı, bunları neden gözlerden gizliyorsunuz? İşte fotoğrafta gördüğünüz, askerlerimizin önüne atılıp çiçek veren genç kızlar, Lozan'ın ardından tam 18 yıl süren uzun bir esaretten kurtuluşun sevincini yaşıyorlardı. Bazıları yazıp çiziyor. Özellikle genç okurlarım da bunların etkisinde kalıp soruyorlar: Efendim, Lozan'da gizli maddeler varmış, bazı sözler verilmiş. Bunları açıklar mısınız? Bu sevgili kardeşlerime soruyorum: Lozan Antlaşması'nı kaç kere okudunuz? Bugüne kadar baştan sona okuyanına rastlamadım desem yalan olmaz. Okusalar zaten pek çok gizli sanılan 'söz'ü metinde çatır çatır yazılı görürlerdi. Okumadığımız bir metinde yazılmayan bilgileri merak eden tuhaf bir toplumuz vesselam. İşte Çanakkale şehitliğini gezerken gördüğünüz İngiliz, Anzak vs. mezarlıkları ile devasa anıtları bu işgal döneminde yaptırılmıştır ve Montrö'de bize devredilirken de mezarlıkların o ülkelerin kendi toprakları olduğu açıkça belirtilmiş, buralara dokunamayacağımız vurgulanmıştı. Şimdi o anıtlara dokunmamız yasak. Değerli dostum Fethi Murat Doğan'ı da yıllardır uğraştıran, "Türk anıtları neden diğerlerine oranla küçük yapılmış?" sorusunun cevabı da burada gizli. Daha da iç yakıcı olan gerçek şu ki, Çanakkale'deki bütün o savaş alanı, tabii ki Türk şehitlikleri de, 1918-1936 yıllarında İngiliz askerlerinin insafına terk edilmiş, atalarımızın kemikleri İngiliz çizmeleri altında ezilmiştir. Öte yandan İngilizler kendi mezarlıklarını pırıl pırıl döşerken ve Gelibolu'yu bizim Hayber'deki "Türk mezarı"mız gibi vatanlarının bir parçası haline getirirlerken, Lozan'da zafer yazan delegelerimiz Türk şehitliklerinin korunması veya en azından bizim toprağımız olarak tanınması için bir madde koymayı dahi akıllarına getirmemişlerdir. Gelin görün ki, İngilizler, Montrö'de Çanakkale'yi boşaltmayı kabul ederken, 1915'te bu topraklara gömdükleri gençleri bahane ederek kendilerinden izin almadan müfettiş göndermemizi bile istememişler, bunu dahi şarta bağlamışlardı. Böylece son yıllardaki şahlanış olmadan önce Çanakkale'deki Türk şehitliğinin (daha doğrusu "Osmanlı şehitliği"nin) arz ettiği perişanlığın gerçek sebebini anlamaya başlıyoruz. Bence İsviçre Lozan'daki masayı vermekle iyi etmedi. Çünkü böylece Lozan'ın hesaplaşması yeniden başlayacak. Hazır masa da gelmişken, oturup konuşalım şu yarım kalmış hesapları diyecek birileri. İşte 21 Ağustos 1923 günü TBMM kürsüsünde var gücüyle haykıran Tekirdağ milletvekili Faik Öztrak'ın sesi kulaklarımıza İsrafil'in surunu üflüyor sanki. Tutanaklardan aktarıyorum: "Fakat efendiler, İngilizlere bırakılan bu topraklardaki muazzez şehitlerimizin hatıralarına ne dersiniz? Onların ölülerinin mevcut olduğu bu yerlerde bizim de yüz binlerce şehidimizin kanları ve kefenleri mevcuttur. Vatanımızı istilaya gelmiş olanlara karşı bu imtiyazları vererek bu şehitlerimizin aziz hatırasını nasıl rencide edebiliriz?" Tutanaklar, Faik Bey'in sözlerinin Meclis'te "çok doğru" sesleriyle onaylandığını ve Niğde milletvekili Hazım Bey'in oturduğu yerden şöyle laf attığını kaydediyor: "Evet... Maksatları başkadır. Bir gün bu memleketi ölülerle bile istilayı düşüneceklerdir." "Cumhuriyet'in ilk yıllarında Çanakkale şehitleri için herhangi bir anma töreni düzenlenmeyişinin asıl sebebi nedir?" diye soranlara gülümseyerek cevap veriyorum. Bu, o topraklarda gözümüzün olduğu anlamına gelirdi de ondan. Şimdi Çanakkale zaferini kutlamayı İngilizlerden ve Anzaklardan öğrendik desem, çoğunuzdan tepki alacağımı biliyorum. Ama tarihin aynası böylesine acımasızdır. En iyisi şu Lozan masasını birkaç günlüğüne bana verin de, başında şehitlerimiz adına doya doya ağlayayım. Mustafa Armağan Lozan'ın değiştirilemez maddeleri var mıydı? Tarih, şaşırmaktır. Şaşırmaya niyeti olmayanlar, tarihin tozlu kepenklerini kaldırmasalar da olur bence. Her şey önceden belli ve değişme ihtimali olmayan bir katılıkta ise o zaman tarihçi olmaya da gerek yoktur. Çünkü bir bilim, çözülmesi gereken problemler varsa yaşar. Bütün problemlerini tepeden tırnağa çözmüş bizimki gibi burnundan kıl aldırmayan bir inkılap tarihinin neden bir 'bilim' olamayacağı buradan da belli değil midir? Bakın o çok örnek verilen Batı'ya, adamlar tarihlerini nasıl bir cesaretle hallaç pamuğu gibi atmaktalar. "Truva diye bir savaş oldu mu?"dan başlayıp "Newton'un büyücülükle nasıl kafayı bozduğu?"na varıncaya kadar yığınla konuyu havalandırıyorlar. İyi de ediyorlar. Şundan: Bir kültür sürekli soru soran ve insanları bakılmamış pencerelere doğru süren adamlar yetiştiriyorsa hayatta demektir. Doğruların daha okulun kapısında nöronlarımıza monte edildiği bir sürece günümüzde eğitim denilmiyor ne yazık ki. Hadi bir örnek ver de ne demek istediğini anlayalım diyenleri sabırsızlandırmamak için masamdaki kitabı açıyor ve başlıyorum okumaya: Birinci Dünya Savaşı'nı herkes İngiltere kazandı diye bilir. Lakin kayıplara bakılınca durum hiç de öyle görünmüyor. Alman ve İngiliz hükümetlerinin resmi rakamlarına bakılırsa çetin ceviz bir manzara çıkıyor karşımıza. 1915 yılında İngilizlere karşı savaşan 20 bin Alman askeri ölürken, Almanlara karşı savaşırken ölen İngiliz askerinin sayısı 43 bini bulmuş. Ertesi yıl 109 bin İngiliz askeri ölürken sadece 49 bin Alman askeri hayatını kaybetmiştir. 1917'de savaşın seyri Almanların aleyhine dönerken rakamlar biraz şişmiştir, o kadar: 136 bin İngiliz'e karşılık, 72 bin Alman ölmüştür. Nihayet savaşın son yılında durum eşitlenebilmiştir: 108.539 İngiliz'e karşılık 108.508 Alman. Şimdi tarihçi John Mosier soruyor haklı olarak: Bu durumda toplam 249 bin kayıp veren Almanlar, 406 bin kayıp veren İngilizlere yenilmiş oluyorlar, öyle mi? Bu nasıl bir mantıktır böyle? Mosier'in iddiası şu ki, Alman Genelkurmay Başkanı Von Schleiffen'ın planları her bakımdan üstündü ve ABD müdahale etmemiş olsa Almanlar İtilaf devletleri'ni darmadağın ederlerdi. Buyurun zamklı bir tartışmaya. İspatlanamasa bile bu iddiayı tartışmanın faydası, daha önce bakılmamış açılar bulup yeni gerçeklere kapı açmaktır ki, bu da sizin tarihe, dolayısıyla kendinize bakışınızı, en azından zenginleştirir. Öyleyse tarihi tartışmak, zenginleşmektir. Geçen haftaki yazıma teşekkür edeceklerine kızanlar olmuş. Bence yanlış yapıyorlar. En azından birkaç kişi o yazıyla birlikte Lozan'a yeniden bakmış oldu. Şaşırdı, düşündü. Hiç böyle bakmamıştım, bilmiyordum dedi. En azından bakış olarak zenginleşti, ufku genişledi. Bunu neresi kötü? Bir de Lozan'da Çanakkale şehitlerini İngilizlere bıraktığımız yalan, diyenler çıktı. Halbuki sadece 'Mezarlıklar' bahsine baksalar neler yazılı olduğunu görürlerdi. İşte madde 128. "Türk hükümeti" diyor, "Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya hükümetlerine(...) abideleri muhtevi olan arsaları ayrı ayrı ebediyyen terk etmeyi taahhüt eder." Ne demek bu toprakları ebediyyen, yani sonsuza kadar, İngilizcesiyle söyleyelim "in perpertuity" İngiliz'e, şuna buna vermek? Çanakkale'deki araziyi kıyamete kadar verdik demedikleri kalmış. Soruyorum: Bizim şehitlerimizin de kanlarıyla sulanmış bir toprak parçasını emperyalistlere sonsuza kadar bırakmayı taahhüt etmek de dahil midir Lozan zaferine? Ya 37. maddeye ne diyeceğiz? Bu mudur zafer? Hadi beraberce okuyalım, o zaman: "Turkey undertakes that the stipulations contained in Articles 38 to 44 shall be recognised as FUNDAMENTAL LAWS, and that no law, no regulation, nor official action shall conflict or interfere with these stipulations, nor shall any law, regulation, nor official action prevail over them." Türkçesi şu: "Türkiye 38'den 44'e kadar olan maddelerde musarrâh ahkâmın KAVÂNİN-İ ASLİYYE şeklinde tanınmasını ve hiçbir kânun, hiçbir nizâm ve hiçbir mu'âmele-yi resmiyenin bu ahkâma münâfi' veya mu'ârız olmamasını ve hiçbir kânun, hiçbir nizâm ve hiçbir mu'âmele-yi resmiyenin ahkâm-ı mezkûreye ihrâz-ı tefevvuk etmemesini ta'ahhüd eder." "Fundamental laws" veya "kavânin-i asliyye" kelimelerini özellikle büyük harfle yazdım. "TEMEL KANUNLAR" demektir. Yani İsmet Paşa Lozan'da bundan sonra gelecek 7 maddeyi, kendi anayasasından, yasalarından, tüzük ve işlemlerinin hepsinden üstün kabul etmiş ve gelecekte yapacağımız hiçbir düzenlemenin bu maddelere aykırı olamayacağına dair kapı gibi taahhütte bulunmuştur. Lozan'ın değiştirilemez maddeleridir bunlar. Neredeyse baştan sona bizim taahhütlerimizi içeren Lozan Antlaşması'nı zafer olarak görmek, bizi gerçeklere karşı körleştirmekten başka bir işe yaramaz. Sonra bir şeyin zafer olup olmadığı neyle kıyaslandığına bağlıdır. Evet, Lozan, Sevr'le kıyaslarsak bir başarıydı. Öte yandan TBMM'nin İsmet Paşa'nın eline tutuşturduğu talimatnameyle kıyaslarsak başarısızlıktı. Ama insaf edelim, ölü doğmuş olan ve Nutuk'ta haklı olarak antlaşma değil de 'proje' olduğu ısrarla belirtilen Sevr, Yunanistan'dan başka hiçbir devlet tarafından onaylanmamıştı. Üstelik İngiliz parlamenterler onunla paçavra diye dalga geçmemişler miydi? Neden bunları anlatmıyoruz bu ülkenin evlatlarına? Üstelik Sevr'in Irak sınırını Lozan'da aynen kabul ettiğimizi de unutmayalım. Bu arada araştırmanız için bir köşeye not edin isterseniz: İmadiye ilçesi, Sevr'de bizde görünür ama Lozan'da Irak'a bırakılmıştır. Haim Naum ismini duymuş muydunuz? Lozan'da ismi resmi listelerde görünmeyen, Osmanlı Yahudilerin Başhahamı olan bu zatı İsmet Paşa gayri resmi danışman olarak yanına almıştı. Peki nereden tanıyordu onu? Merak bu ya, araştırdım ve Esther Benbassa'nın hazırladığı ve Alabama Üniversitesi'nin bastığı "A Sephardic Chief Rabbi in Politics, 1892-1923" adlı kitapta şu ilginç bilgiye ulaştım: Meğer İsmet Paşa Harbiye'nin Topçu sınıfında okurken Haim Nahum onun Fransızca öğretmeniymiş. Böylece Lozan'ın ikinci devresinde hoca ile talebenin el ele çözdüklerini görüyoruz en sıkıntılı meseleleri. Ne demiştik? Tarih, şaşırmaktır, değil mi? Lozan bizi daha çok şaşırtacak, çok. Mustafa Armağan Lozan’ın kitabını yazdı, telifini kumarda yedi Lozan’ın hesabı henüz kapanmış değildir. Batı Trakya ve Musul dosyaları bir kenarda kalsın, sadece Yunanistan’dan, Yunan askerlerinin yurdumuzda yaptıkları zulüm ve tahribata karşılık almamız gereken tamirat tazminatını, İngilizler'e ise 58. maddeyle, 1914’de el koydukları özbeöz paramızla yaptırdığımız Sultan Osman ve Reşadiye gemilerimizin bedelini bağışlamış olmamız bile başlı başına bir dava konusudur. Ancak Rauf Orbay’ın, hatıralarında dile getirdiği üzere Lozan’ın tartışılmaması ve tartışılmasının vatana ihanet sayılması, daha da büyük bir facia olmuştur. Bırakın tartışmayı, 85 yılda Lozan Antlaşması üzerine onlarca inceleme ve analiz yapılmalı, cilt cilt doktora tezleri hazırlanmalıydı. Ancak Cemil Bilsel’in savunma amaçlı yazılmış incelemesi dışında kayda değer bir müstakil çalışma göremiyoruz. Resmi tutanaklar yayınlandı; hiç yoktan iyidir ama, bu da yetmez. Zira neyin ne olduğunu birisinin aydınlatması gerek. Kadir Mısıroğlu’nun yakınlarda 3. cildi çıkan eleştirel etüdü Lozan: Zafer mi Hezimet mi?, suskunluğu bozmayı hedefleyen önemli bir adımdır ama bir yanıyla Cemil Bilsel’in 2 ciltlik çalışmasının karşı kutbunda durmaktadır. Yani birisi Lozan’ı savunurken, öbürü eleştirir. Halbuki vaktiyle Cemal Kutay’ın da haklı olarak belirttiği gibi, savunma veya eleştiriye girişmeden önce bir defa meselenin kendisinin vuzuha kavuşturulması gerekmez miydi? Böylece Lozan’ın efsanesinden önce kendisinin teşrifine izin verilmeyince ortalığı mitolojik eserler doldurmaya başladı. Tarih yazılmadan romanı yazıldı. Nitekim İsmet İnönü, 1964 yılında, son Başbakanlığı sırasında, karşılaştığı olayların sıkıştırmasıyla “Lozan’ın tadili”nden söz etmişti. Bu mümkün müdür, değil midir, ayrı mesele. Ancak 1923’de savunanların 1964’te şikayet etmesinden de bellidir ki, Lozan, Türkiye kamuoyunun vicdanını rahatlatmaya yetmemiştir. Ortada kanayan bir yara vardır. Sonuç olarak diyebiliriz ki, 85 yıl sonra Lozan’a, kangrenleşmemesi için bir kere daha bakmamız gerekiyor. İşe size ‘Lozan efsanesi’ni zihinlerimize kazıyan mitoloji kitaplarından birisinin yazılış hikayesi. Laubaliliğin bu derecesini okuyunca ister istemez şöyle düşüneceksiniz: Tarihini ancak bu kadar ciddiye alan bir neslin, geriye laf salatasından oluşan bir enkaz bırakmasından daha tabii ne olabilirdi? İşte Lozan hakkında yazılan ilk kitaplardan Milliyet’in eski sahibi Ali Naci Karacan’ın Lozan Konferansı ve İsmet Paşa’nın yazılış hikayesi. Bu hikayeyi, dostum Mahmut Çetin’in X İlişkiler: Fuhuş-İletişim-İktidar adlı kitabından ufak tefek rötuşlarla aktarıyorum (İstanbul 2000, Edille Yayınları, s. 161-163). İbretle okuyalım. Lozan Konferansı ve İsmet Paşa kitabı Ali Naci Karacan’ın aklına Lozan’ı yazmak fikri, 1943 ilkbaharında gelir. Hükümetin başında Şükrü Saraçoğlu vardır. Hasan Ali Yücel, Maarif Vekilidir. Her ikisini de yakından tanır. Lozan Konferansı’nın geniş kitlelerce bir roman gibi okunacak tarihini yazma düşüncesini Hasan Ali Yücel’e açar. Bu düşünce ona çok cazip gelir ve Ali Naci Karacan’ı teşvik eder: ‘Sen kitabı bir an evvel yazmana bak’ der. Öyle anlaşılıyordu ki, iyice bunalmış olan iktidar, devletin siyasi temelini oluşturan Lozan Anlaşmasının hatıralarının tazelenmesinde yarar görmektedir. Bu havayı hissedince, yirmi yıl önce Lozan’da meslek heyecanıyla yaptığı işi, bu sefer paraya dönüştürme azmiyle çalışmaya başlar Ali Naci Karacan. Karacan Lozan kitabını yazmak için Boğaz’da bir yalı kiralamak ister ve eşi Hidayet Hanım’a “Boğaz’da uygun bir yer bulalım, daha iyi çalışırım, siz de beni rahat bırakırsınız” der. “Kitabı ne kadar çabuk bitirirsem, telif ücretini de o kadar çabuk alırım.” Eline geçecek paranın hayli yüklü olacağını tahmin etmektedir. Kitabı; Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün basacağını Hasan Ali Yücel’den öğrenmiştir. Ne vereceklerini soramasa bile, Ankara’daki dostlarının emeğini iyi değerlendireceklerinden emindir. Ali Naci Karacan büyük yemek masasının üzerine yayılır. Kendisine iyi de bir yardımcı bulmuştur: ortanca baldız Mir’at Hanım’ın kızı Peride Celal. Peride, başarısız bir evlilik yapıp genç yaşta dul kalmış olup annesiyle dede evinde yaşamaktadır. Eniştesi Ali Naci Karacan’ı kısa zamanda bir baba gibi sever, büyüdükçe ona hayranlığı artmaktadır. O tarihte 26-27 yaşlarında bir genç kız olan Peride Celal, Babıali’de kendine bir yer bulmaya çalışmaktadır. Ali Naci Karacan Lozan kitabını hazırlarken en büyük yardımı ondan görmektedir. Belgeleri düzenlemek, bazı notları hazırlamak, yazılan kısımları daktilo etmek ve düzeltmek gibi yığınla iş yapmaktadır. Tek Parti’nin uzun ve eziyetli yıllarında, hoşnutsuzluğu büyümüş bir toplumun gençlerine İsmet Paşa’yı yeniden tanıtmak projesinin bir parçası olan Lozan kitabının yazılması, iktidarın hoşuna gider. Ali Naci Karacan’ın iki buçuk ay içinde derleyip toparladığı kitap, Ankara’da büyük bir ilgiyle karşılanır. Hasan Ali Yücel’in başkanlık ettiği kurul, kitabın hemen basılmasına karar verir. Başvekil Şükrü Saracoğlu ve Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, kitaba birer önsöz yazarlar. Saracoğlu, “Lozan Konferansı’nı yazmakla, siz, hadiseler içinde yaşayan neslin borçlu olduğu vazifeyi yapmış oluyorsunuz. Eseriniz, Türk İnkılabı edebiyatına esaslı bir hizmettir” diye Ali Naci Karacan’ı över. Ali Naci’ye telif ücreti olarak 5.000 lira verirler. O tarihte dolar 110 kuruştur ve ayda 400 lirayla krallar gibi yaşanabilmektedir. Karacan, Ankara’dan büyük bir neşeyle İstanbul’a döner. Parayı çarçur etmekten korktuğu için de, saklasın diye eşi Hidayet Hanım’a teslim eder. Kumar masası Ali Naci Karacan Ankara’dan yanında beş bin liralık bir servetle döndüğü günün ertesi gecesi bütün aileyi kulübe davet eder. Herkes şen şakrak evden çıkarken Hidayet Hanım, “Oyun oynamak yok ama” der. Ali Naci Karacan da cüzdanını çıkarıp kendisine gösterir; içinde sadece bir yüzlük vardır. Oyun oynayacak adam hiç böyle hareket eder mi? Hem paralar muhafaza edilsin diye Hidayet Hanım’a teslim edilmemiş miydi? Hayır, bu gece oyun filan yoktur. Yenilip içilecek, dans edilecek, felekten bir gün çalınacaktır. Kulübün kapısından ailecek girilir. Oyun salonunun önünden geçilirken, Ali Naci Karacan bakara oynayanlara şöyle bir bakmayı teklif eder. Bu teklif kimseyi şüphelendirmez. “Şeytanınız bol olun çocuklar” Oyun salonuna girince Hidayet Hanım ve çocuklar salon kapısının önünde kalırlar. Ali Naci Karacan masadakilere doğru ilerler, “Şeytanınız bol olsun çocuklar” diye oynayanlarla şakalaşır. Biraz sonra Ali Naci Karacan yarım dönüp eliyle kayınbiraderi Celal’i yanına çağırır ve kulağına, “Hidayet’e söyle de evden bana iki yüz lira getir lütfen” der. Deyiş o deyiş. Ali Naci Karacan bakara masasına çakılıp kalır. Çoluk çocuk salon kapısında olacakları ürkeklikle seyretmektedir. Celal de sabaha kadar kulüple ev arasında gidip gelir. Son gidişinde, Celal ablasına “Evde ne kalmışsa hepsini istiyor” der. Ertesi sabah evde kimsenin sesi soluğu çıkmaz. Hidayet Hanım’ın, Peride’in annesi Mir’at Hanım’ın ve Ercüment’in zaten gözlerine uyku girmemiştir. Herkes gecenin şoku ile sessiz, öbür odada uyuyan Ali Naci Karacan’ı uyandırmamak için dikkatlidir. Oysa Ali Naci Karacan uyanmış, evin sessizliğini dinlemektedir. Suçlu mu hissediyordu kendini? Hayır, tam öyle denemezdi, ama yine de bir eziklik duyduğu kesin. Dayanamaz, dışarı seslenir: “Çocuklar! Hidayet! Ercüment…” Herkes yatak odasının kapısını hızla açıp içeri dolar. Ali Naci Karacan pikeyi başına çekmiş muzip muzip bakmaktadır. Karısına, oğluna ve diğer ev halkına moral vermelidir. Örtüyü üzerinden atarak neşeyle doğrulur. Karısını kucaklar: "Olur böyle şeyler, hayat tecrübesidir, aldırma!” der. Sonra hepsini kışkışlar: “Haydi bakalım dışarıya! Giyineceğim! Kahvaltı hazır olsun!” Mustafa Armağan |
|||
|
« Önceki Konu | Sonraki Konu »
|
| Benzer Konular... | |||||
| Konu: | Yazar | Cevaplar: | Gösterim: | Son Mesaj | |
| 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması | saltanat | 7 | 4,629 |
04-10-2010 02:48 PM Son Mesaj: 61şura61 |
|
| Menemen Hadisesi | Esege | 7 | 1,868 |
02-22-2010 12:57 AM Son Mesaj: Esege |
|

Arama
Üye Listesi
Takvim
Yardım

