|
Pantürkist ithamıyla öldürülenler ve cefa çekenler
|
|
01-25-2010, 10:24 PM
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
Pantürkist ithamıyla öldürülenler ve cefa çekenler
Sovyetler Birliği içerisinde değişik dilden, dinden, ırktan çok sayıda insan yaşıyordu. Rus kökenli insanlardan sonra en büyük gurubu Türkler oluşturuyordu. Ruslardan sonra en kalabalık Türklerdi yani. Sovyetler Birliği’nde bütün dünyanın değişik ülkelerinde olduğu gibi Türkoloji diye bir bilim de gelişmişti. Bu dar anlamda Türk dili ve lehçelerini inceler ama geniş anlamda Türkleri ve Türklükle ilgili her konuyu inceleyen bilim dalı olarak da tarif edilebilir. Dolayısıyla Türklükle, Türklerle ilgilenen herkes bir anlamda ‘pantürkist’ diye bir suçlama alanı söz konusu olduğu için Sovyetler birliğinde haklı olarak, doğal olarak hep şüpheli, suçlu görünmüş, takibe alınmıştı. Konuşmamın girişinde Rusların, Türk dünyası coğrafyasına ne zaman ve ne biçimde geldiklerini kısaca özetledim. Bu süreci, iki dönem olarak değerlendirmek mümkün.
Birinci bölümü Çarlık Rusya’sı dönemi işgal ve sindirme dönemidir. 1917’den sonra da değiştirme, başkalaştırma, ötekileştirme ve yok etme politikalarının yürütüldüğü dönemdir. Sovyetler Birliği özellikle 1917’den sonra ortak bir Sovyet vatandaşı tipi yaratmaya çalıştı. Bu Sovyet vatandaşının ortak dili Rusçaydı. Marksizm dine karşı olsa da ortak dini Hıristiyanlıktı. Mesela Müslüman ailelerin çocukları İslam dininden koparılsın diye doğrudan ateist yetiştirilmiyor, mümkün olursa onlar önce Hıristiyan yapılmaya çalışıyordu. Çünkü bir dini, var olan bir şeyi başka bir şeyler değiştirebilirsiniz ama bir yoklukla değiştirmek mümkün olmuyor. Ortak Sovyet vatandaşı yaratabilmek için de farklı dilleri konuşan, farklı inançlara sahip, farklı kültürleri olan insanların bu farklılıklarını ortadan kaldırmanız lazım. İki temel değer var. Bunlardan biri dil diğeri dindir. Bu iki değer toplumların arasında yaşadığı, canlı kaldığı sürece insanları istediğiniz kimliğe büründüremezsiniz. Farklılık bilinci hep canlı kalır. Yani bir insanın dini farklıysa onunla aynı kimlikte olmanıza imkân yoktur. O din farklılığı sürekli bir farklılık olarak kendini ortaya koyacaktır. Bir de dil farklılığı bununla birlikte söz konusuysa, ikisini bir araya getirdiğimizde din ve dil farklıysa kimlik tamamen farklı olacaktır. İşte farklı dil ve dinde olanları bir dil ve bir din, bir yerde buluşturmak üzere bir politika gerçekleştiriyordu Sovyetler Birliği. Türklerin bir tarihi vardı, kültürü vardı, destanları vardı, yazılı edebiyatı vardı yani bir dilleri vardı. İslam’dan önce inandıkları inanç sistemi, İslam’dan sonra genellikle bütün Türklerin benimsediği ortak dinleri; İslam dini vardı ve dolayısıyla Türkler biz farklıyız, biz sizden başkayız diye bağırarak ortada duran çok önemli belirtilere sahiptiler. Onun için özellikle hedef alınıyordu. Sosyal bilimler ve sosyal bilimciler bu anlamda ulusal kimliği koruyan, geliştiren, araştıran ve onun varlığını sürekli gündeme getiren çalışmalar ve düşünceler ortaya koydukları için de sosyal bilimciler özellikle hedef haline gelmişti. Türkoloji’yle uğraşanlar da dolayısıyla bu sosyal bilimcilerdendi ve Türkologla,r Sovyetler Birliği, özellikle Stalin dönemi içerisinde, özel bir hedef haline gelmişlerdi. Öyle ki 1926 yılında Bakü’de toplanan 1. Türkoloji kongresini yapan Türkologların neredeyse tamamına yakının daha sonra öldürüldüğünü, yok edildiğini görüyoruz. Ama Sovyetler Birliği döneminde bu cezalandırılma işi yapılırken; “Siz Türkoloji ile ilgilendiniz, siz Türksünüz…” diye bir suçlama getirilmiyor. Pantürkizm, Panislamizm, Türk ajanlığı, Japon ajanlığı sistem karşıtı, halk düşmanı gibi suçlamalar getiriliyordu. Mesela Türk destanlarından herhangi birini yayınlamak, Manas’ı, Dede Korkut’u, Köroğlu’nu yayınlamak isteyen, onlarla ilgilenen bir kişiyi halk düşmanı ilan ederek öldürebiliyorlardı. Destanlar halkın anlatımıdır, halkın ürünleridir, halkın malıdır. Ama siz halkın malı olan bir şeyle ilgilendiğiniz için halk düşmanı ilan ediliyorsunuz ve öldürülebiliyorsunuz! Böyle bir anlayış söz konusu. Şimdi bu anlayış ve yapı içerisinde hedef alınan insanlar sadece Türk soylu kişiler değil. Yani Türkologlar arasında öldürülenler sadece Türk soylu olanlar değil. Türkoloji ile ilgilenenler; pantürkist, pantüranist, panislamist gibi suçlarla suçlanmışlar ve öldürülmüşler. Mesela onlardan biri; ‘Aleksandr Nikolayeviç Samoyloviç’. Samoyloviç bizim bildiğimiz ünlü Türkologlardan biridir. Prof. Dr. Hasan Eren’in ‘Türklük Bilimi Sözlüğü’ adlı kitabında onun hayatı, eserleri ve yaptıkları genişçe anlatılır. Ben oradan okuduğum zaman gördüm ki Samoyloviç’in ölüm tarihi 1938 yazıyor. Ancak nasıl öldüğünü yazmıyor. Nasıl öldü diye baktığınızda Samoyloviç’in kurşuna dizilerek öldürüldüğünü görüyorsunuz. Kendisi Ukraynalı. Türk asıllı biri değil ancak Türkolog. Aynı zamanda Japonca biliyor, Japonca okumuş. Japonca okuduğu için, Japoncayı bildiği için Samoyloviç pantürkist ve Japon ajanı olarak suçlanmış ve öldürülmüş. Samoyloviç ile ilgili mahkeme kararının Türkçeye çevrilmiş şeklini buraya aldım. Bakınız; “Karar: Samoyloviç Aleksandr Nikolayeviç’in ağır cezaya çarptırılarak ağır cezaya çarptırılarak, şahsi mal ve mülklerine el konulmasına ve kurşuna dizilmesine. Karar kesindir ve SSCB TsİK 1/XII/1934 tarihli karar doğrultusunda kararın derhal yerine getirilmesine.” Bu mahkemenin aldığı karar. Samoyloviç ile ilgili. Başkan: Nikitçenko. Üyeler: Kandıbin, Klimin. Onların imzaları var altlarında bu kararın. Sovyetler Birliği’nde ceza organları vardı bu dönemde, ceza kurulları vardı. Bu ceza kurullarından birinin adı: Troyka. Üç kişiden oluşuyordu. Bu üç kişi, kimin hakkında ne karar verirse o uygulanıyordu. Samoyloviç’in kararının uygulanması ile ilgili yine bir mahkeme belgesi; Samoyloviç Aleksandr Nikolayeviç’in kurşunlanması hakkındaki karar 13 Şubat 1938 tarihinde gerçekleştirildi. Kararın yerine getirilmesi hakkında tutanak NKVD I. Hususi Bölümü’nün Hususi Arşivi’nde cilt nu: 3’te, varak nu: 72’de korunmaktadır. Kurşuna dizilip öldürüldüğü ve hangi suçlardan doları suçlandığı da kitapta yer alıyor. Görebilirsiniz. Diğer bir Türkolog Rus Yevgeniy Dmitriyeviç Polivanov. Bu da Türk kökenli değil. Diğeri Ukraynalıydı bu da Rus ama Türkolog. Türkolog oldukları için cezalandırılıyorlar. Bakın Polivanov Japon ajanlığı, Sovyet karşıtı casusluk yapmak ve terörist olmakla suçlanarak 1 Ağustos 1937’de tutuklanmıştır. Şahsi mülküne el konulmasına ve kurşuna dizilerek öldürülmesine karar verilen Polivanov, 26 Ocak 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. 1937–38–39 bu tarihlerde Sovyetler Birliği’nde eceliyle ölen adam neredeyse yok gibidir. Bütün Sovyetler Birliği’nde Stalin dönemi içerisinde öldürülen, idam edilen, çeşitli şekillerde kurşunlanan insan sayısı 30 ile 40 milyon arasındadır. Sovyet resmi rakamlarında bu 10 milyon olarak geçmektedir. Günümüzde Sovyet resmi rakamlarında geçen sayı 10 milyondur. Ama gerçekte bu 30 ile 40 milyon arasındadır. Çünkü birçoğu belgelere geçmemiştir, kayıptır. Dün akşamki konuşmamda söyledim 137 Kırgız aydını topluca öldürülmüş, gömülmüştü ve onların öldürüldüğünden hiç kimsenin haberi yoktu. Onlar belgelerde falan yer almadılar, ölen diğer insanlar arasında. 53 yıl sonra Bübüyra Kıdıraliyeva adlı kadının yer gösterilmesiyle ancak öğrenildi onların öldürüldüğü. Aynı şekilde sürgün edilen insanların önemli bir kısmı yollarda öldü, onlar kendi eceliyle öldü gibi göründü. Ya da Sibirya’ya sürülen milyonlarca insan vardı, oradaki kamplarda çalışmaya gönderilen insanlar çalışma kamplarının olumsuz şartlarına dayanamayıp bu kamplarda öldüler, kendi halinde öldü gibi göründü. Sırf kurşuna dizilen, mahkemeye alınan insanların sayısı Rusların yayınladığı resmi rakamlara göre 10 milyon. Ama gerçekte bu 30 ile 40 milyon arasındadır. Ben öldürülen bütün Türkologlarda, şair, yazarlardan tabi ki burada bahsedemeyeceğim. Sadece belli Türk topluluklarına ait belli sayıda örnek olması bakımından kişiler seçtim. Onlar hakkında bilgi vereceğim. Özbek edebiyatı, Türkiye edebiyatından sonra en zengin en geniş Türk edebiyatıdır. Özbek Türkçesi de aynı şekilde Türkiye Türkçesinden sonra en fazla yazılı metne sahip (Çağataycanın devamı olarak Özbekçeyi görmek şartıyla söylüyorum) en eski ve en fazla yazılı metne sahip olan doğu Türklerinin aynı zamanda uzun süre ortak yazı dili olan bir lehçe koludur. Özbek Türklerinin en önemli şairleri burada gördüğünüz beş resim ve isim; Süleyman Çolpan, Abdurrauf Fıtrat, Abdullah Kadiri, Osman Nasır, Batu. Bu şairler aynı zamanda fikir adamlarıydı. Ve bunlar sistem karşıtı, pantürkist vs. suçlamalarla kurşuna dizilerek öldürüldüler. 1931 yılında Münevver Kari ve Muhammed Sait Ahrari öldürüldükten sonra Sovyetlerde edebiyat ve sanatın Sovyet ideolojisine hizmet etmek sorunda olduğuna dair bir karar alınıyor. Her türlü edebiyat ve sanat; şiir, roman, hikâye, müzik, heykel… Ne varsa her türlü sanatın Sovyet ideolojisine hizmet etme mecburiyeti vardır. İdeolojiye hizmet etmeyen hiçbir şey sanat sayılmayacaktır ve bunda ısrar edenler cezalandırılacaktır şeklinde merkez komünist partisinin aldığı bir karar var. Bu kararla birlikte sistem karşıtı ya da sisteme karşı görülen her türlü eser yasaklanmış, sahipleri cezalandırılmış, öldürülmüştür. Bunların okunması, bulundurulması yasaklandırılmıştır. Bu gördüğünüz isimlerden başka öldürülen daha birçok isim var; Mömin Osmanov, Rahmet Mecidi, Kurban Beregin, Atacan Haşimov, Ziya Saidov, Umurcan İsmailov, Azam Eyüpov, Maşrık Yunusov, Uygun, Hamit Alimcan, Aydın Sabirova, Sencer Sıddıkov, Hüseyn Şems, Osman Nasır, Aydın, Ankabay Hüdayvahidov, Gazi Âlim gibi birçok şair halk düşmanı ilan edilerek öldürülüyorlar. Halid Said Hocayev bir Özbek asıllı türkologdur. Hocayev bir Türkolog olduğu için aynı şekilde cezalandırılıyor, öldürülüyor. Tabi bu Sovyet coğrafyası içerisinde bir yerde sakıncalı görünen insanlar diğer bir tarafa sürülüyor. Azerbaycan’dakiler Türkmenistan’a gönderiliyor, Özbekistan’dakiler Azerbaycan’a geliyor, Kırım’daki başka bir yere gönderiliyor. Bu sürekli böyle. Halid Said Hocayev pantürkist olmakla suçlanıyor ve Azerbaycan’a gönderiliyor. 4 Haziran 1937 tarihinde tutuklanıyor. 12 Ekim 1937’de öldürülüyor. Halid Said Hocayev’in davası 1957 yılında tekrar açılır, suçsuz olduğuna karar verilir ve itibarı iade edilir. Stalin öldükten sonra, özellikle 1956 yılından sonra Kruşçev döneminde, Stalin döneminde yanlış uygulamaların, yanlış yargılamaların ve haksız cezaların yapıldığını ifade ediliyor. Komünist partisinin 20. kongresinde Kruşçev bir konuşma yapıyor ve diyor ki suçsuz yere cezalandırılan insanların davaları yeniden görülmeli, müracaat ettikleri halde davaları yeniden görülecek ve suçsuz olanların itibarları iade edilecektir. “İtibarlarının iade edilmesi! Adam ölmüş gitmiş ne anlam taşır” demeyin, çok önemli. Çünkü cezalandırılan kişinin bütün ailesi suçlu sayılıyor. Cezanın şahsiliği prensibi yok. Bir kişi suçlu göründüyse onun eşi, kardeşi, çocuğu, akrabası herkes suçlu görülüyor ve her türlü haktan ve hukuktan mahrum bırakılıyor. Halk düşmanı yaftası yapıştırılıyor ve her yerden kovuluyor. Onun için öldürülen kişinin itibarının iade edilmesi geride kalan çoluk-çocuğuna, eşine, yoldaşına hiç değilse belirli haklar, korunmalar getiriyor. O bakımdan çok önemlidir. Ve, 1956’dan sonra Sovyetler Birliği’nde cezalandırılan birçok insan için bu tür müracaatlar var ve kurşunlanarak öldürülen, cezalandırılarak idam edilen birçok insanın suçsuz olduğu anlaşılmış ve itibarları iade edilmiştir. Evet, Azerbaycan da aynı akıbeti yaşadı. Biliyorsunuz 1918’de bağımsız bir devlet oldu. Ama 1920’de tekrar Rus orduları Azerbaycan’ı işgal ettiler. Ve Azerbaycan’ın işgalinden sonra özellikle milli konuların yerini yapılan baskı ve yönlendirmeler neticesinde Sovyet ideolojisi (diğer yerlerde olduğu gibi) almaya başladı. Eski edebiyat, geleneksel kültür, folklor yasaklandı, kötülendi. Mesela Dede Korkut Azerbaycan’ın milli bir destanı değil Oğuzların Destanıdır dendi. Tabi burada da ‘Azeriler Oğuz değil’ diye ifade edildi. “Bu feodal yapıyı ifade eden bir destandır, yasaklanmalıdır.” dendi. Hatta Rusça ve Azerbaycan Türkçesiyle yayınlanmış olan Dede Korkut nüshaları toplatıldı, Dede Korkut yok edilmeye çalışıldı. Bu süreçte özellikle Sovyet sistemini övmeyen ve o sistemde yer almayan Hüseyin Cavid, Ahmed Cevad, Mikail Müşfik gibi birçok Azerbaycanlı şair, yazar, Türkolog aynı şekilde cezalandırıldılar, öldürüldüler. Bir başka cephesi olduğu için Ahmet Caferoğlu’nu da örnek olması açısından buraya aldım. Ahmet Caferoğlu; Türkiye’de yaşayan bir Türkolog ama Azerbaycan kök enli. 1918 yılında Azerbaycan Rus destekli Ermeni orduları Azeri Türklerini katletmeye başlayınca (ki bir günde tam 40 bin kişi katletmişlerdi) eğer Nuri Paşa ordusu 1918’de Azerbaycan’ın Kafkas ordusunun başında Azerbaycan’a girmeseydi, Bakü’ye girmeseydi belki Allah bilir ya bugün Azerbaycan Türkleri hiç olmayacaktı. Bir günde 40 bin kişi öldürmüşlerdi, acaba bir yılda daha kaç kişiyi öldüreceklerdi!? Ahmet Caferoğlu 1918’de Rus destekli bu Ermeni birliklerine karşı Osmanlı ordusunda çavuş olarak görev aldı ve Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Daha sonra Bakü’de Türkoloji bölümüne kaydoldu Türkoloji bölümünde öğrenci olarak okurken Ruslar tekrar Azerbaycan’ı işgal ettiler. Ahmet Caferoğlu orada yaşayamayacağını, cezalandırılacağını görünce kaçarak Türkiye’ye geldi ve Türkiye’de yine Türkoloji eğitimine devam etti. Türkiye Türkolojisi’nin öncülerinden biri oldu. Bu şekilde Türk dünyası coğrafyasından ve Sovyet zulmünden kaçarak Türkiye’ye gelen daha birçok bilim adamı var. Abdulkadir İnan, Saadet Çağatay, Ahmet Temir… Daha birçok isim, bunlar Türk dünyasının çeşitli bölgelerinde hayat hakkı bulamadıkları için. Ahmet Temir, aynı şekilde Türkiye Türkolojisi’nin önemli isimlerindendir. O da Tataristan’dan kaçıp Türkiye’ye gelmek zorunda kaldı. Azerbaycan’da öldürülen çok kişi var ama örnek olması bakımından ben birkaç kişiyi sadece aldım. Kazakistan’da da çok sayıda Türkolog –sadece Türkologların canı can değil, elbette öldürülen bütün insanlar aynı değerde ama bir meslek mensuplarının o mesleğe mensup olmaktan dolayı suçlanmaları özel bir önem arz etmektedir. O bakımdan ben biraz da meslektaşlarıma karşı vicdani borcumu yerine getirmiş olmak bakımından daha çok onlar üzerinde duruyorum. Ahmet Baytursunov, Mircakıp Duvlat ve Anadolu Türklerinin kurtuluş savaşı’nı yaptığı yıllarda Anadolu Türklerine; “Alısta avır azap şekken bavrım Kuvargan beyşeşektey kepken bavırım Kamağan kalın cavdın ortasında Köl kılıp közdün casın tökken bavrım” diye seslenen Mağjan Cumabayev de dâhil olmak üzere çok sayıda Kazak şairi de kurşuna dizilerek öldürülmüşlerdi. Bu kurşuna dizilme ve öldürülme süreci sadece iki kelimeyle ifade edilebilecek bir şey değil. Yani; –Kurşuna Dizilmişlerdi-. Bu süreç çok önemli sosyolojik, psikolojik, kültürel arka planı barındırıyor. Yani bu insanlar yaşadıkları hayattan koparılıyorlar, yaşadıkları bir çevreden alınıyorlar, bir kültürden koparılmaya çalışıyorlar ve çeşitli yargılama süreçlerinden geçiriliyorlar. Baskı ve işkence görüyorlar. Çok uzun aşağılanmalara, baskı ve işkenceye maruz kalıyorlar. Mesela Ahmet Baytursunov çok önemli bir dil bilimcidir, önemli bir aydındır, önemli bir Türkolog’dur. Ama Ahmet Baytursunov ile ilgili Rus mahkeme belgelerinde yer alan bilgilerde Ahmet Baytursunov aşağılanır. Okuma yazma bilmeyen, cahil, sıradan bir adam olarak zikredilir. Onun bilim adamlığı, dil bilimciliği, kültür adamlığı, şairliği ve yazarlığı bir tarafa bırakılır. Hakkında çok aşağılayıcı ifadeler yer alır. Yani sadece birileri silahını çekip bunları öldürmüş, kurşuna dizilmişler. Bu, bu kadar kısa bir şey değil. Birilerinin silahını çekip insan öldürmesi ölen insan işin çok zor değildir. Kurşunu yediği andan itibaren biter, acı bile duymaz, her şey bitmiştir artık. Ama kurşundan daha ağır önceki süreç vardır. Bence asıl ağır olan, zor olan da odur. Çünkü aileleri ile ilgili, çoluk-çocuklarıyla ilgili; işsiz bırakılıyorlar, aç bırakılıyorlar, işkenceye tabi tutuluyorlar, baskı altında kalıyorlar. Her türlü eziyete maruz bırakılıyorlar. Kazakistan’da 1930–33 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin uyguladığı bir kolhozlaştırma-yerleştirme politikası dolayısıyla bir açlık felaketi yaşanıyor. Bu Stalin rejiminin uyguladığı; insanları yaşadıkları geleneksel hayattan kurtarıp yerleşik hayata geçirme ve böylece onları kontrol altına alma politikası. 1930–1933 yılları arasında yaşanan açlıkta verilen bilgilere göre Kazak nüfusunun % 49’u ve Kazakistan’daki hayvan varlığının % 90’ı yok olmaktadır. Aynı yıllarda Ukrayna’da da 10 milyon insan açlıktan ölüyor ve Ukrayna parlamentosu bunu tarihini tam hatırlamıyorum 2005 veya 2006 yılında bir soykırım olarak parlamentosuna geçirdi. 1933 yıllarındaki açlık kasıtlı olarak yaratılmış bir açlıktır ve soykırımdır diye geçirdiler parlamentolarından. İşte bu dönemde Kazak nüfusunun % 49’u yok olmaktadır. Kazakistan’a gittiğimizde görüyoruz. Uçsuz bucaksız araziler, bozkırlar var ama bu kocaman coğrafyada çok az bir nüfus… İnsan yok. Eğer bu ölümler olmasaydı, Stalin kıyımı, Sovyetler Birliği dönemindeki öldürmeler, yok etmeler bu açlık felaketi vs. olmasaydı belki bugün Kazak nüfusu 40 milyon olacaktı. Ama bugün Kazakistan nüfusu sadece Kazak olarak 9–10 milyon civarındadır. Evet, işte bahsettiğim Ahmet Baytursunov, altı yıl hapiste kalmış ve sürgünden sonra 1935 yılında Almatı’ya dönmüş, 11 Ağustos 1937 tarihinde tekrar tutuklanmış ve 8 Aralık 1937’de idam edilmiştir. Bütün detayları uzun olur diye anlatmadan geçiyorum. Teljan Şonanov; dil bilimci, Türkolog, akademisyen olan Şonanov Sovyet karşıtı milliyetçi faaliyetlere katılmak, terörist isyancı suçlamaları, Alaş-Orda partisine üye olmak ve Japonlar lehine casusluk yapmak iddiasıyla üç kez tutuklanmıştır. 27 Şubat 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Ölümünden 55 yıl sonra davası yeniden gündeme gelir. Suçsuz olduğu anlaşılır ve beraat karar verilir! Az önce söylediğim hususu burada da görüyoruz. Mağcan Cumabayev aynı şekilde Sovyet karşıtı propaganda yapmak, Kazak gençliğini silahlı saldırı yapmaya yönlendiren şiirler ve yazılar yazmak ve onları beyaz muhafızlar birliğine toplamak, gizli örgütlere katılmak ve Japon casusu olmak. İspat edilemeyecek ne tür suçlama varsa hepsi yapılmış. Delili yok, ortada belgesi yok ama bu tür suçlamaları herkese yapabilirsiniz. Hepinize ben de Japon ajanısınız diye bir suçlama getirebilirim. Ve sizi kurşuna dizme yetkim varsa ben de hepinizi kurşuna dizebilirim. Çünkü bunun hiçbir belgesi yok… 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Burada çok ilginç bir ayrıntıya dikkatinizi çekmek istiyorum. İddianame 21 Şubat 1938 tarihlidir. Yani kurşuna dizildikten 10 gün sora düzenlenmiştir. Önce kurşuna dizilmiş sonra iddianamesi yazılmış. Yani peşinen suçlu görünmüş, peşinen kurşuna dizilmiş, yok edilmiş sonra da eyleme uygun bir iddianame hazırlanmış ve konmuş. Kırgızlardan özellikle Manas Destanı’nı yayınlamaya çalışanlar ile Sosyal Turan Partisi diye bir parti o yıllarda. Buna üye olanlar genellikle cezalandırılmış. Binlerce insan var bu şekilde cezalandırılan. İşenalı Arabayev; Arabayev devrim karşıtı Sosyalist Turan Partisine üye olmakla suçlanıyor. 7 Haziran 1933’te tutuklanıyor ve hapishanede ölü bulunuyor. Resmi belgelere göre intihar etti deniyor. Ama bu şartlarda o Sovyet sisteminin şartlarında intihar etmekle etmemek arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla intihar etti sözünün çok fazla bir anlamı yok. Osmonkul Aliyev aynı şekilde öldürülen ama öldürüldüğü bildirilmeyen ve bilinmeyen aydınlardan, Türkologlardan, dilcilerden biri. Yıllar sonra onun da Kasım Tınıstanov, Törekul Aytmatov gibi Çon-Taş’a gömülen insanlardan biri olduğu 53 yıl sonra 1991 yılında anlaşılıyor. Kasım Tınıstanov; Kırgız Türklerinin önemli isimlerinden, dilcilerinden, öncülerinden birisi. Kırgız dilinin ilk alfabesini yapan, Kırgız diline büyük hizmetleri geçen bir kişi. Kasım Tınıstanov, aynı şekilde Manas Destanı’nı yayımlamak üzere başvuruyor ve Manas destanını yayımlamaya çalışıyor. Manas Destanı’nı sen misin yayınlamaya kalkan diye öldürülüyor. Burjuva milliyetçiliği yapmak; burjuva milliyetçiliği nasıl bir şey? Öldürülen kişiler okur-yazar kişiler ama bunların yanında köylüler var, işçiler var, çobanlar var her kesimden insanlar var. Burjuva kim? Nasıl bir burjuva milliyetçiliği. Yani kendi halkını sevmek ve kendi halkına hizmet etmek burjuva milliyetçiliği tabi oluyor. Kırgızistan’da şairlerden biri yazdığı şiirde “vay milletim” dediği için sistem karşıtı burjuva milliyetçisi olarak görülüyor ve kurşuna diziliyor. “Vah milletim” demek bile suç bu sistemde. Törekul Aytmatov; Cengiz Aytmatov’un babası. Bu da aynı şekilde Manas Destanı’nı yayınlayacak olan komisyonun başına önce getiriliyor. Müracaat kabul ediliyor. Evet yayınlayabilirsiniz. Törekul Aytmatov da bu komisyonun başıdır deniyor. Bu tutuklanma belgesiyle birlikte resmi gösteriliyor. Ama daha sonra halk düşmanı ilan edilerek kurşuna diziliyor ve öldürülüyor. Aytmatov’un ve Aytmatov’un annesinin o günün yöneticilerine yazdığı Törekul Atymatov ile ilgili bilgi isteyen dilekçeler bunlar. Cengiz Aytmatov 15 Temmuz 1956 tarihinde babasının akıbetini soruyor. Hâlbuki babası 1937’de tutuklanmış, 1938’de öldürülmüş. Ama öldürüldüğü bildirilmiyor. Daha önce 1939’da annesinin verdiği bir dilekçeye karşılık olarak Sibirya’ya sürüldüğü söyleniyor ama aslında öldürülmüş… 137 Kırgız aydınının öldürüldüğü Çon Taş adlı yerde bugün bir müze düzenlemiş durumda. Ve Kırgızistan, orada çıkan eşyayı, cesetleri, kemiklerin bir bölümünü ve o cesetlerle birlikte bulunan bir kısım özel eşyayı sergiliyor. Bazı bilgilerle birlikte. Bu resim o müzede sergilenen, öldürülen o insanların kemiklerinin bir görüntüsü. 137 aydından 3’ünün kafatasları gördüğünüz gibi. Ve birinin kafasındaki kurşun deliklerini görebiliyoruz. Diğerinin kafatasında çöküntü var ve belli ki onun kafasına sert bir cisimle vurulmuş ve kafatası içeriye çökmüş. Kimileri bu işkencelerle bu şekilde öldürülmüş, kimileri işkencelerin sonrasında sıkılan kurşunlarla. Türklerin Sovyet coğrafyası içerisindeki en önemli guruplarından birisi de Tatarlar. Çünkü Rusların merkez bölgelerine en yakın olanlar ve o en yakın bölgedeki en kalabalık olan Türk topluluğudur Tatarlar. Tarihsel ve kültürel güçleri de var. Ruslar çok da çekinmişlerdir Tatarlardan. Onun için Tatarların üzerine de özel politikalarla gitmişler, baskılar da kurmuşlar, Tatarlar arasından da çok sayıda insanı katletmişlerdir. Özellikle Tatar aydınlarının çok önemli bir kısmı orada yaşama imkânı bulamadığı için Türkiye’ye kaçıyor. Az önce de bunların adları geçti; Sadri Maksudi Arsal, Abdullah Battal Taymas, Ahmet Temir, Saadet Çağatay gibi aydınlar Tataristan ve Başkurdistan yani İdil-Ural Bölgesi Türklerinden Sovyet baskısına dayanamayarak Türkiye’ye gelmişlerdir. Bu gelenler Türkoloji’de, Türkiye’deki Sosyal bilimlerde isim yapan çok önemli isimler olarak zikrediliyor. Ruslar, Tatar aydınlarını ortadan kaldırmaya başlıyor ama başlangıçta belli sayıda, az sayıda insan tutuklanıyor ve onlar cezalandırılıyor. Daha sonra bu gittikçe arttırılıyor. Sayılar 1937–1939 yılları arasında milyonlara varacak kadar çoğalıyor. Çok sayıda insan cezalandırılıyor. Konuşmamın başında bahsettiğim ‘Faciga’ adlı kitapta da söz konusu edilen Şeref ailesinin hikâyesi çok acı bir hikâye. Beş kardeş yayıncılıkla uğraşıyorlar, matbaa kuruyorlar. Ruslar bunları özel hedef alıyor. Ve Şeref ailesini adeta tarumar ediyorlar. Bu kardeşlerin her biri bir cezaya çarptırılıyor. Her biri bir tarafa gitmek zorunda kalıyor, çocukları da dâhil paramparça oluyorlar. Çok perişan bir vaziyette aşağı yukarı hepsi ya çekilen ağır işkenceden ya da verilen cezadan, hapisten, sürgünden ölüyor. Galimcan İbrahimov; 1937 yılında tutuklanıyor. Mahkemesi yapılmadan yattığı ‘Kazan hapishanesinde 21 Ocak 1938 tarihinde ölmüş. O da mahkemesi henüz yapılamadan işkenceye dayanamayarak ölmüştür. Sultan Galiyev; Sultan Galiyev’in hikâyesi çok ilginç. Turancı bir komünist. Sovyet ihtilalinin en önde gelen dördüncü veya beşinci kişisi. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ndeki Müslüman milletlerin merkez komitedeki temsilcisi. Lenin’in, Stalin’in yoldaşı. Beraber devrimi yürütmeye çalışan insanlardan biri. Ama bir Turancı. Önce idil-Ural bölgesinde bir Türk Devletinin sonra Türkistan bölgesinde bir Türk devleti’nin kurulmasını ve daha sonraki aşamada bu iki devletin birleşmesini diğer Türklerin de zaman içinde onlara katılmasını ve böylece bir Turan Devleti’nin kurulmasını savunuyor. Böyle bir Turancı. Ama yoldaşlarıyla belli bir yerden sonra yolu ayrılıyor. Çünkü bakıyor ki sosyalist sistem Sovyetler Birliği’nde gerçekten fertlerin ve büyün toplumların menfaatlerini eşit şekilde koruyan, savunan ve yaşatmaya çalışan bir sistem değil ve Rus milliyetçiliğine hizmet eden bir sistem haline dönüşmüştür. Bir arkadaşına mektup yazıyor, yazdığı mektupta arkadaşına rejim yolundan saptı ve artık Sovyet-Rus milliyetçiliğine hizmet eden bir hale geldi. Biz bu yoldaşlarımızla anlaşamıyoruz. İdeolojik anlamda da bazı farklılıklar ortaya çıkıyor. Yazdığı bu mektup bir şekilde Stalin’in eline geçiyor. Stalin bir tutuklama emri veriyor ve Sultan Galiyev’i tutuklatıyor. Moskova’da hapishaneye attırıyor. Ancak Moskova’da da kalması sakıncalı diyor. Kuzey Buz Denizi kıyısında bir kampa sürüyor. Ve burada 8 yıl kaldıktan sonra inandığı komünizm yolunda yoldaşlık ettiği arkadaşlarının emriyle 7 yıllık hücre hapsinden sonra işkence edilmiş ve Stalin’in emriyle KGB tarafından 28 Ocak 1940 tarihinde öldürülmüştür. Rejimin kurucularından, savunucularından, öncülerinden birisi bu şekilde öldürülüyor. Aslında Sultan Galiyev tutuklandıktan sonra eşi de tutuklanıyor. Eşi evinden alınıyor ve bir daha eşinden haber alınamıyor. Bugüne kadar kimse eşinin nereye gittiğini bilmiyor. Büyük kızı alınıyor ve Sibirya’daki kamplara gönderiliyor. Sibirya’daki kamplarda sistematik tecavüze tabi tutuluyor ve ilk fırsatta intihar ediyor. Küçük kızı aynı şekilde tutuklanıyor bir kampa gönderiliyor ve orada öldürülüyor. Oğlu akıl hastahanesine kapatılıyor ve orda kısa bir süre sonra öldürülüyor. Yani mesele sadece Sultan Galiyev’in öldürülmesiyle bitmiyor. Ailesinin de tamamı bu şekilde yok ediliyor. Kırım da Türk bölgesi ve Kırım’da da önemli olaylar yaşanıyor. Ömer İpçi, Cafer Gaffar, Abdullah Latifzade, Hamdi Giraybay, İlyas Tarhan, Ömer Aci Asan gibi kırımlı şairler aynı şekilde öldürülüyorlar. Ben her bir bölgeden sembolik olarak birkaç isim seçtim onlardan bahsediyorum. Öldürülenler bunlardan ibaret değil. Bekir Sıdkı Çobanzade; I. Bakü Türkoloji Kongresi’nin düzenlenmesinde önemli işlevi olan isimlerden biri. Önce Kırım’dan Azerbaycan’a sürülüyor. Azerbaycan’a gidiyor ve daha sonra orada tutuklanıyor. Pantürkist, milli fırka taraftarı ve Sultan Galiyev taraftarlarıyla ilişkisi olmakla suçlanıyor. 13 Ekim 1937’de veya bazı kaynaklara göre de 18 Temmuz 1939’da kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Çobanzade’ nin öldürülmesiyle ilgili farklı bilgiler var. Ama sonuç itibariyle cezalandırılıyor ve öldürülüyor. Onun da tutuklandıktan sonra eşi sanatçı Rugiya Gireyevna Abdulina da 14 Ekim 1937 tarihinde tutuklanmış ve 8 yıl boyunca hapishanede kalmış ve 8 yıl boyunca eşiyle ilgili konuşturulmaya çalışılmış. Bu sanatçı kadın “ben bir şey bilmiyorum zaten bir şey yok ki” ne söyleyeyim dese de o kadar zaman hapishanede kalıyor sonra serbest bırakılıyor ve Azerbaycan’da kalıyor, yaşamaya devam ediyor, öğretmenlik yapıyor… Peki, bütün Sovyetler Birliği’nde bunlar oluyor, Türkiye’de ne oluyor? 1940–1944 arası II. Dünya Savaşı yılları ve bu yıllarda Alman orduları Sovyet coğrafyasında ilerlerken Türkiye’deki İnönü yönetimi Almanlar yönünde bir tavır belirliyor ve Türkiye’deki bazı sol görüşlü insanları tutuklamaya başlıyor. Çünkü Almanlar ilerliyor. Bir süre sonra Sovyetler, Almanları yenmeye ve ilerlemeye başlıyor. Türkiye’de eğilim değişiyor ve İnönü yönetimi bu defa Türkiye’de sağcıları, Türkçü, Turancı, milliyetçi diye bilinen bir kısım isimleri tutuklamaya onların üstüne gitmeye başlıyor. Sovyetler Birliği’nde Türkçü, Turancı, pantürkist diye az önce anlattığım insanlar tutuklanırken tam eş zamanlı olarak Türkiye’de de Türkçü, Turancı, pantürkist gibi Sovyetler birliğindeki suçlamalara paralel bir suçlamayla Türkiye’de de insanlar tutuklanıyor. Özellikle bunlar arasından; Hüseyin Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Hüseyin Namık Orkun, Osman Turan, Reha Oğuz Türkan, Necdet Sancar, Hikmet Tanyu ve Zeki Velidi Togan gibi isimler Türkoloji’ye, sosyal bilimlere yaptıkları katkılar, bu alanlardaki çalışmaları dolayısıyla önemli isimlerdir. Bunlar arasında da yine onların öncüsü gibi görünen Hüseyin Nihal Atsız’ın bir suç kronolojisine bir bakalım; 13 Mart 1933’te hiçbir sebep yokken üniversitedeki asistanlık görevinden atılır. 28 Aralık 1933’te liselerde okutulan tarih kitaplarındaki yanlışlıkları eleştirdiği için Edirne Lisesi’ndeki görevinden alınır. 16 Temmuz 1934’te devlet içindeki komünist kadrolamayı açıklar ve bu açıklamanın ardından Orhun Dergisi Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılır. 1 Temmuz 1938’de haksız bir şekilde Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’ndan alınır. 7 Eylül 1944’te Irkçılık-Turancılık davasından 33 arkadaşıyla birlikte yargılanmaya başlar. 29 Mart 1945’te Irkçılık-Turancılık davası sonuçlanır. Atsız 6,5 yıla mahkûm edilir. Ancak Askeri Yargıtay kararı bozar ve 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir. 5 Ağustos 1946’da arkadaşları ile birlikte Prof. Kenan Öner – Hasan Ali Yücel davasında tutuksuz olarak yargılanır. 31 Mart 1947’de Prof. Kenan Öner – Hasan Ali davası sona erer ve mahkeme bütün sanıkların beraatına karar verir. 4 Mayıs 1952’de Ankara Atatürk Lisesi’nde ‘Türkiye’nin Kurtuluşu’ konulu bir konferans verir ve bu konferans yüzünden hakkında soruşturma açılır. 13 Mayıs 1952’de yapılan inceleme sonucunda konuşmasının bilimsel olduğu tespit edilir. Ancak ‘muvakkat’ kaydı ile Haydarpaşa Lisesi’ndeki görevinden alınır. 14 Kasım 1973’te Ötüken Dergisi’nde yayınlanan ve komünist Kürtlerin Türkiye’yi yıkmaya yönelik faaliyetlerini anlatan makalelerinden dolayı hasta olduğu halde 1,5 yıl hapis yatmak üzere hapishaneye gönderilir. 22 Ocak 1974’te Türkçü ilim adamlarının ve gençlerin girişimleri sonucunda Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından affedilir ve dışarı çıkarılır. 11 Aralık 1975’te ani bir kalp krizi sonrasında vefat eder. Evet şimdi anlattığım Sovyetler Birliği dönemi ve Türkçülük – Turancılık suçlamalarının yapıldığı döneme paralel Türkiye’deki bir Türkçü – Turancı suçlamasını da yanına koymuş oldum. Acaba Sovyetler birliğinde yapılanlar mı daha kötü, acı, Türkiye’de yapılanlar mı? Dostun attığı gül asıl insanı yaralarmış. Bu anlamda Türkiye’de bu yapılanların da dostun attığı gül gibi hem Atsız’ı hem büyün Türk milletini yaraladığını sanıyorum. Evet, son sözlerimi söyleyeceğim; 20. yüzyıl insanlık tarihi için önemli bir yüzyıldır. 20. yüzyılda önemli buluşlar gerçekleştirildi, insanlık önemli düzenlemeler yaptı, uluslararası hukukun belirlediği kurallar çerçevesinde insan hakları ve demokrasi gelişti ve insanlar tarih içerisinde kaybettikleri birçok hakka, hukuka kavuştular. Ancak 19. yüzyılın sonunda başlayarak 20. yüzyılın ortalarına kadar, Türkler bu yüzyılın kaybeden, en çok kaybeden ulusu, milleti oldular. 20. yüzyıl dolayısıyla bana göre Türkler için kara bir yüzyıl olmuştur. Onun için kurşunlanarak öldürülen Özbek şairi Çolpan 20. yüzyıl için şöyle diyordu; “Bu imiş; bilgi-fen, hüner asrı Bu imiş; yükselen beşer asrı Hadisat öyle gösterdi ki; bu asır Yalnız; şer ve şer ve şer asrı”. Mehmet Akif Ersoy da 20. yüzyıl için şöyle diyordu; Tükürün milleti alçakça vuran darbelere, Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere... Tükürün Ehl-i Salib'in hayâsız yüzüne! Tükürün onların asla güvenilmez sözüne! Medeniyet denilen maskara mahlûku görün: Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün! Bütün bu zulüm ve kan gölünü yaratanların yüzüne tükürmekten başka yapacak hiçbir şey yoktur, sabırla dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Prof. Dr. Ahmet Buran 26 Ekim 2007 Elazığ Devlet Korosu Konser Salonunda yaptığı konuşmadan http://www.manasyayincilik.com/e2.html |
|||
|
01-27-2010, 07:42 PM
Mesaj: #2
|
|||
|
|||
|
RE: Pantürkist ithamıyla öldürülenler ve cefa çekenler
Öncelikle kendimizi (Türk Milletini) bazı milletler gibi mağdur ve masum göstermeyelim. Neyin ne olduğunu tarih ile meşgale eden herkes biliyor. O kendini masum ve mazlum gösteren malum milletlerin birilerine ne ölçüde zulum yaptığı da malumdur. Ben kendi milletime mazlum edebiyatını yakıştıramıyorum. Ağlayacağımıza birbirimizi sevelim, saygı gösterelim önce, sonrası Allah kerim. İkinci olarak Stalin sırf Türklere değil hemen hemen tüm Sovyet halklarına zulum uygulamıştır. (Ruslar ve Gürcüler biraz kayırılmıştır) Yukarıda yazdıklarınız devenin yanında östaki borusu kalır. Birilerinin halen yere göğe sığdıramadıkları Nazım abileri de ne hikmetse bu Rusya'yı öve öve bitirememiştir. Bu da birilerinin özgürlük anlayışıdır.
rasti rusti |
|||
|
01-28-2010, 06:35 PM
Mesaj: #3
|
|||
|
|||
RE: Pantürkist ithamıyla öldürülenler ve cefa çekenler
(01-27-2010 07:42 PM)bayundur demiş ki Öncelikle kendimizi (Türk Milletini) bazı milletler gibi mağdur ve masum göstermeyelim. Neyin ne olduğunu tarih ile meşgale eden herkes biliyor. O kendini masum ve mazlum gösteren malum milletlerin birilerine ne ölçüde zulum yaptığı da malumdur. Ben kendi milletime mazlum edebiyatını yakıştıramıyorum. Ağlayacağımıza birbirimizi sevelim, saygı gösterelim önce, sonrası Allah kerim. İkinci olarak Stalin sırf Türklere değil hemen hemen tüm Sovyet halklarına zulum uygulamıştır. (Ruslar ve Gürcüler biraz kayırılmıştır) Yukarıda yazdıklarınız devenin yanında östaki borusu kalır. Birilerinin halen yere göğe sığdıramadıkları Nazım abileri de ne hikmetse bu Rusya'yı öve öve bitirememiştir. Bu da birilerinin özgürlük anlayışıdır. Nazım'ın içine düştüğü çelişkileri anlatmakla bitmez ancak şu çok dikkat çekici Nazım Hikmet Staline olan sevgisini "Beni Stalin yarattı" diyerek göstermiştir.Stalin öldüğünde ise Sovyet Rusya radyolarında "Hepimiz yastayız yoldaşlarım" şeklinde yine staline ithafen bir şiir okumuştur ne garip ki Rusyadaki yeni yönetim Stalin'i diktatör ilan edince Nazım'ın da Stalin hakkında fikirleri değişmiştir. Cadddelerde sokaklarda meydanlarda her yerde Bıyıkları çorbamızın içinde şeklinde mısralar düzmüştür.(Şiirler tam aklımda değil ancak bu şekilde)Böyleri bir adamı halk kahramanı ilan edenlerin bölücü terör örgütlerine selam çakmasıda ayrı bir ironidir.Ali Kırca gibiler yaptıkları programda nazımdan başka şair yokmuş gibi tek onunn ölüm yıldönümünü hatırlar.Ahmet Kayadan başka şarkıcı yokmuş gibi onun ölüm yıl dönümünü hatırlar.Ben bunu maksatlı buluyorum.Bir siyasetçimiz Atsızda bu ülkenin mozağidir dediği vakit bu cemaat "Bu faşist nasıl kültürümüzün bir parçası olur"diyerek demokrasi anlayışlarını göstermişlerdir. Mehmet Akif Asım'ın nesli cepheden dönmediği için Türkiye'den gitti! Galip Erdem |
|||
|
« Önceki Konu | Sonraki Konu »
|

Arama
Üye Listesi
Takvim
Yardım


