Mesaj Önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
380 yıl sonra kaldırdıkları kazanın altında kaldılar
12-12-2009, 05:28 PM (En son düzenleme: 12-12-2009 05:31 PM enver paşa.)
Mesaj: #1
380 yıl sonra kaldırdıkları kazanın altında kaldılar
380 yıl sonra kaldırdıkları kazanın altında kaldılar Yeniçeriler 1446'dan itibaren siyaset sahnesinin ana aktörleri oldular. Ancak ilk isyanlarından 380 yıl sonraki son isyanlarında İkinci Mahmud tarafından tarih sahnesinden silindiler
İkinci Mahmud, yeniçeri isyanları sonucu önce amcasının oğlu Üçüncü Selim'in tahttan indirilmesine, sonra da Sadrazamı Alemdar Mustafa Paşa'nın öldürülmesine şahit oldu. Bu yüzden yeniçerilere karşı ihtiyatlı ve sabırlı hareket etti. Eşkinci adıyla talimli asker yetiştirmek için harekete geçtiği zaman, yine engel olmaya çalışacaklarını bildiği yeniçerileri iknaya çalıştı. Ocağın sözü geçen şahsiyetlerine para ve rütbeler vadetti. Başlangıçta yeniçeriler bu defa da modern tarzda asker yetiştirilmesine ses çıkartmadılar. Ancak kısa süre sonra yine homurdanmaya başladılar. İkinci Mahmud, ya kendisini ya da artık bir güruhtan başka bir şey olmayan yeniçerileri tarih sahnesinden ebediyen silecek nihaî karşılaşma için bir süredir gizliden gizliye hazırlandı. Boğaz'daki askerlerin anında İstanbul'a nakli için tedbir alındı, medrese öğrencileri ile halk yeniçerilere karşı kazanıldı topçu, humbaracı ve tersane ocaklarının padişahın yanında yer alması sağlandı.
İstediklerini yaptırmaya alışık olan yeniçeriler 15 Haziran 1826 Perşembe gecesi isyan ettiler. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Etmeydanı'nda toplandılar ve burada meşhur kazanları kaldırdılar. İkinci Mahmud gelişmelerden haberdar olunca Topkapı Sarayı'nda devlet adamları ile bir toplantı yaptı. Toplantıda yeniçerilere taviz verilmemesi gerektiği yönünde karar verildi.
Bu karardan sonra Sancağ-ı Şerif, Sultanahmet Camii'ne getirilip minbere yerleştirildi ve İstanbul'un dört bir tarafına gönderilen tellallar, padişahı seven herkesin Sultanahmet meydanında, Sancağ-ı Şerif'in altında toplanmasını duyurdular. Saray cephaneliğinden çıkartılan silahlar, padişahın yardımına koşan halka dağıtıldı. Bütün hazırlıklar bittikten sonra askerler ile ahali, gülbanklar ve tekbirlerle, yeniçeri kışlalarına doğru harekete geçti. Etrafları kuşatılan yeniçeriler son kez yapılan teslim ol çağrısını kabul etmeyince, yeniçeri kışlası topa tutuldu. Kışlanın kapıları kırıldı ve beş saat süren şiddetli bir mücadelenin sonunda 10.000'e yakın yeniçeri öldürüldü. Sağ olarak ele geçirilenler, kısa bir sorgunun ardından idam edildiler.
Etmeydanı'ndaki bütün yeniçeriler öldürüldükten sonra İstanbul içinde sürek avı başlatıldı. Şehrin kapıları kapatılarak, her tarafta yeniçeriler takip edildi ve bu yakalanan binlerce yeniçeri sürgüne gönderildi. Yalnızca yeniçerilerin cismani olarak ortadan kaldırılmasıyla yetinilmeyip, bunlarla ilgi ve doğrudan bu teşkilatın ürünü her türlü maddî-manevî hatıranın hafızalardan silinmesi için hummalı bir faaliyete girişildi. Yeniçerilerin kışlaları yıkıldı, toplanma mekânları olan kahvehaneler yerle bir edildi. Yeniçerilere ait evrak ve defterler yakıldı.
Devrin yazarları ve daha sonraki tarihçilerin birçoğu, yeniçeriliğin kaldırılmasını devletin başına bela olan ve yenilikleri engelleyen bir zümrenin tasfiyesi olarak sevinçle karşıladılar ve bu hadiseyi "Vak'a-i Hayriye" olarak adlandırdılar.
BEKTAŞİ TEKKELERİ KAPATILDI
Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldıktan sonra yeniçerilerin en büyük destekçisi olan ırgat, hamal ve kayıkçıların çoğu takibata uğrayıp, sürgüne gönderildi. Türk hamalların yerini Ermeniler aldı. Yeniçerilerden oluşan tulumbacı ocağı kaldırıldı. Benzer bir teşkilat birkaç ay boyunca kurulamadığı için, bu süre zarfında çıkan yangınlara müdahale edilemedi. Yeniçerilerle bağlantılı diğer askerî teşkilatlar da kaldırıldı. Bunların yerlerine kurulan kurumlarda yeniçerileri hatırlatacak askerî tabirlerin kullanılmasından kaçınıldı.
Yeniçeri ocağıyla sıkı münasebetleri olan Bektaşîler de bu topyekûn öfkeden nasiplerini aldılar. Bazı Bektaşi babaları idam edildi. Hacı Bektaş şeyhi Amasya'ya sürüldü, birçok Bektaşi de yerlerinden alınıp ülkenin diğer bölgelerine gönderildi. Hemen hemen bütün Bektaşî tekkeleri kapatılıp, eski olanları hariç kalanların ya türbeleri dışındaki bölümleri yıktırıldı ya da başka tarikatlara verildi.
ÜÇÜNCÜ SELİM'İN HAZİN SONU
Üçüncü Selim, 1789'da tahta çıkınca devlet Rusya ve Avusturya ila savaşıyordu. Bu savaşın kaybedilmesi üzerine Üçüncü Selim, devleti kurtaracak bir çare olarak Nizam-ı Cedit reformlarını uygulamaya koydu. Ancak fazla başarılı olamadı. Üçüncü Selim'in son yıllarında Vehhabiler'in Mekke'yi işgal ederek hac yaptırmamaları ve Nizam-ı Cedit'in Edirne'deki başarısızlığı padişahın karizmasına büyük zarar verdi. Muhalifler meydanda cirit atmaya başladılar. Üçüncü Selim'in, muhaliflerin kıpırdanmalarını daha ilk anda ezmeye teşebbüs etmeyerek kendi eserinden tavizler vermesi, nihayetinde hayatına mal oldu.
Boğaz'ı korumakla görevli yamaklardan Kabakçı Mustafa'nın Nizâm-ı Cedid üniformalarını giymemek için başlattığı isyan, kısa sürede binlerce kişinin katılımıyla bir çığ halinde saraya yöneldi. Üçüncü Selim, bu çığın önünde direnmek yerine, bütün Nizam-ı Cedit uygulamalarını iptal edip, 29 Mayıs 1807'de sessizce tahttan çekildi.
Üçüncü Selim'in tahttan indirilmesi ile yerine IV. Mustafa geçirilmiş, devrik padişah da hapsedilmişti. İsyancılar Üçüncü Selim taraftarlarını her yerde takip ederek öldürdüler. O sırada cephede Ruslar'la savaşan orduya bu haberler ulaşınca, yeniçeriler burada bulunan Nizam-ı Cedit taraftarlarını katletmeye kalktılar. Ancak Rusçuk Ayanı Mustafa Paşa'nın tedbirleriyle ayaklanma etkisiz hale getirildi. Nizâm-ı Cedid taraftarları, Alemdâr Mustafa Paşa'nın yanına sığındılar.
Alemdar Mustafa Paşa, bir süre sonra orduyla İstanbul'a gelip Üçüncü Selim'i tekrar tahta çıkarmaya teşebbüs etti. Dördüncü Mustafa, bunun üzerine hanedanın yaşayan tek erkek ferdi kalmak ve böylece kendisinin tahttan indirilmesini engellemek için Üçüncü Selim ile Şehzade Mahmud'un katlini emretti.
Katl emrini alan bir grup evvelâ Üçüncü Selim'in odasına girip, müthiş bir boğuşmadan sonra emri infaz etti. Şehzade Mahmud canını zor kurtardı. Üçüncü Selim'in öldürülmesi üzerine yerine İkinci Mahmud çıkarıldı.
KENDİSİYLE BİRLİKTE CELLATLARINI DA YOK ETTİ
28 Temmuz 1808 itibarıyla tahtta İkinci Mahmud oturmakla birlikte, iktidarın kaynağı ve sahibi Alemdar Mustafa Paşa idi. Alemdar Mustafa Paşa, durumunu sağlamlaştırdıktan sonra Üçüncü Selim'in reformlarına devam etti. Yeni teşkil ettirdiği askeri birliklere Sekbân-ı Cedit adı verildi.
Yeniçerilerin askerlik dışında bir işle uğraşmaları yasaklandı, bütün yeniçerilere talim zorunluluğu getirildi. Ayrıcalıklı konumlarının yavaş yavaş elerinden alındığını sezen yeniçeriler, bütün bunların sorumlusu olarak gördükleri Alemdar'a diş bilemeye başladılar. Kaynaklarda belirtildiği üzere, sert mizacına rağmen çok kısa sürede kendisini İstanbul'un havasına fazlaca kaptırması, Alemdar Mustafa Paşa'nın sonunu hazırladı.
Alemdar'a suikast düzenlemek isteyen ancak her defasında bir aksilikle karşılaşan yeniçeriler 15-16 Kasım 1808 akşamı kışlalarından hareketle Bâbıâli'ye yöneldiler. Birbirlerini tanımak için "sabahtır" sözcüğünü parola olarak kullanıyorlardı. Önce isyana liderlik etmeyi reddeden Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa'yı parçaladılar. Ardından Bâbıâli'yi basıp, ateşe verdiler. Bir kısım ayak takımı da asilere katıldı.
Alemdar Paşa, Harem dairesinde uyuduğundan baskını çok geç haber almıştı. Alelacele toplamayı başardığı askerleriyle birlikte müdafaaya koyulup, uzun süre kendisine yardıma gelecek birilerini bekledi. Kendisine yardım gelmeyeceğinden emin olunca ailesi, cariyeleri ve köleleriyle birlikte Harem mahzenine indi ve mücadeleyi buradan sürdürdü. Yeniçerilerin içeriye girecekleri sırada bir barut fıçısının kazaen veya bizzat Alemdar tarafından ateşlenmesiyle meydana gelen korkunç patlama hem Alemdar Mustafa Paşa'nın hem de onu ele geçirmeye çalışan yüzlerce yeniçerinin sonu oldu.
İkinci Mahmud isyanın saray ile diğer devlet adamlarına yönelmesi ve etrafta Dördüncü Mustafa'nın tekrar tahta çıkartılacağı söylentilerinin dolaşmaya başlaması üzerine, kardeşini öldürtüp, hayattaki tek Osmanoğlu olarak tahtını sağlamlaştırdı. Ancak isyan bastırılamadı. Eski Nizâm-ı Cedid kışlaları yakıldı, Üsküdar Matbaası tahrip edildi. Bunun üzerine şehirde daha fazla tahribat yapılmasını istemeyen İkinci Mahmud, Sekban-ı Cedit'i dağıtmayı kabul etti. İstediklerini elde eden asiler dağıldılar. Böylece Avrupa tarzında asker yetiştirme teşebbüsü ikinci defa başarısızlığa uğramıştı



http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/8637...alesi.aspx
Yeni ordu, ilk darbesini 50. yılında yaptıYeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasıyla isyan ve darbe çağı bitmiş gibi gözüküyordu.
Ancak yeni kurulan ordu, kuruluşunun 50. yılında ilk darbesini yaptı. Sultan Abdülaziz 1861'de, 31 yaşında Osmanlı tahtına geçti. Osmanlı Devleti, bir süredir yeni hamleler yaparak yeniden güçlenmeye çalışıyordu. Abdülaziz'in ağabeyi Sultan Abdülmecid, 1839'da Tanzimat Fermanı'nı ilân ederek Osmanlı Devleti için modernleşme ve güçlenme yolunu açmıştı. Tanzimat döneminde devlet birçok yeni reform yapmıştı. Ama diğer yandan, 1854'te başlayan dış borçlanma, devlet için büyük bir tehlike hâline gelmişti.
İLK DARBE
1871'den sonra Sultan Abdülaziz için işler kötüye gitmeye başladı. Yeni Osmanlılar muhalefetlerini şiddetlendirerek, meşrutiyet taleplerini giderek daha fazla duyurmaya başladılar. Devlet adamları arasında Abdülaziz aleyhtarları çoğalmıştı. Hüseyin Avni Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Midhat Paşa, Hayrullah Efendi, Kayserili Ahmed Paşa ve Süleyman Paşa, Abdülaziz aleyhtarlığında ön plana çıkarak, aralarında bir cunta oluşturdular.
İstanbul medreselerindeki talebeler el altından kışkırtıldı. 10 Mayıs 1876'da talebeler dersleri boy­kot ederek gösterilere başladılar. Nümayişçiler Yıldız Sarayı'nın önüne kadar gelerek şeyhülislam ile sadrazamın azledilmesini istediler. Sultan Ab­dülaziz, bu gelişmeler üzerine sadrazam­lığa Mütercim Rüşdü Paşa'yı, şeyhülis­lamlığa Hayrullah Efendi'yi, Seraskerliğe de Hüseyin Avni Paşa'yı tayin ettiğini, Midhat Paşa'nın da Meclis-i Vü­kelâ üyeliğine memur edildiğini ilân etti. Böylece talebenin gösterisi son buldu.
Cunta üyeleri iş başına geldikten sonra planları­nın ikinci safhasını, yani Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesini ele aldılar. Hüseyin Avni Paşa'nın Paşalimanı'ndaki yalısın­da 26 Mayıs 1876 günü yapılan toplantıda durum tekrar gözden geçiril­di. Tarih olarak 31 Mayıs kararlaştırıldı fakat beklenmedik bazı olaylar yüzün­den 30 Mayıs'a alındı. Sultan Abdülaziz, 30 Mayıs 1876'da darbeyle tahttan indirildi. Yerine Beşinci Murad padişah oldu.
Sultan Abdülaziz, önce ailesi ile birlikte Topkapı Sarayı'na gönderilip orada yaşamaya zorlandı. Topkapı Sarayı eski sultana Osmanlı padişahlarından bazılarının maruz kaldıkları kanlı akıbetleri hatırlattı. Beşinci Murad'a bir mektup yazarak Topkapı Sarayı'ndan başka bir saraya naklini istedi. Sultan Abdülaziz, Beşinci Murad'ın emriyle 2 Haziran'da Ortaköy'deki Feriye Sarayı'na nakledildi.
SULTANI ÖLDÜRDÜLER
4 Haziran Pazar sabahı, Sultan Abdülaziz'in odasına gelenler eski padişahı bilekleri kesilmiş olduğu hâlde kanlar içinde yerde buldular. Bir anda çığlıklar yükseldi. Saray halkı bağırıp çağırarak ağlamaya başladı. Saray halkı dışında, olay yerine ilk gelen kişilerden biri de ilginç bir şekilde Hüseyin Avni Paşa idi.
Doktorların raporuna göre, Sultan Abdülaziz bilek damarlarını kesmek suretiyle intihar etmişti. Doktorlar muayeneye başlamadan önce kendilerine olayın intihar olduğu ve ne şekilde cereyan ettiği hakkından bilgi verilmişti.
Olay gerçekten intihar mıydı? Her ne kadar resmi makamlar ve doktorlar Sultan Abdülaziz'in intihar ettiğini açıklamışlarsa da, açıklama kimse tarafından inandırıcı bulunmamıştı. Herkes olayın bir cinayet olduğu kanaatinde idi. Daha birkaç gün önce bir darbe yapılmıştı. Darbeciler bir anda ülkenin kaderine hakim oldukları gibi, istedikleri kararı alacak ve istedikleri icraatı yapacak konumda idiler. Dolayısıyla, ihtilalin klasik mantığı işlemiş, darbeyi yapanlar, tahttan indirdikleri padişahı, ileriki günlerde kendileri için tehlike arz etmemesi bakımından ortadan kaldırmayı tercih etmişlerdi.
Hüseyin Avni Paşa, herkes tarafından Sultan Abdülaziz'in ölümünden başlıca sorumlu kabul ediliyordu. Paşa, aynı zamanda tek adam gibi hareket ediyor, diğer devlet adamlarını parmağında oynatıyordu. Meşrutiyet'in ilânı konusunda da hiç acele etmiyordu. Bu ortamda Çerkes Hasan olayı meydana geldi. Çerkes Hasan, Sultan Abdülaziz'in eşlerinden birisinin akrabası bir subaydı. Abdülaziz'in başına gelenleri kesinlikle hazmedememiş ve intikam almayı kafasına koymuştu. Bu yüzden Sultan Abdülaziz'in ölümünden 12 gün sonra Bakanlar Kurulu toplantısını basarak, Hüseyin Avni Paşa'yı öldürdü.
DİN YOLUYLA MEŞRUİYET
Kılıcını kuşanıp, halkın ve ulemanın desteğini alan İkinci Mahmud, 1826'da yeniçeri ocağını ortadan kaldırdı. Yeniçeri Ocağı'nın yerine halkın ve ulemanın sempatisini ve desteğini kazanmak amacıyla, Hz. Muhammed'in ismine izafeten Asâkir-i Mansure-i Muhammediye" yani Hazreti Muhammed'in Muzaffer Askerleri adıyla yeni bir ordu kuruldu.
Yeni ordu için bir aydan daha kısa bir sürede 7 Temmuz 1826 tarihli yeni bir kanunname hazırlandı. Kanunname hükümlerine göre başlangıçta 12 bin kişiden oluşacak Asâkir-i Mansûre ordusunda askerlik süresi 12 yıl olacak ve askere alma işi gönüllülük esasına göre yapılacaktı. Asker kaydına önce İstanbul'dan başlanmış, gerek başkent halkı gerekse taşradan gelenler sayesinde kısa sürede önemli sayıda asker kaydedilmişti. Yeni kurulan ordunun başarılı olması için birçok Avrupalı uzman getirtildi. Özellikle Prusya, yani Almanya'dan gelen Moltke ile Mülbach gibi uzmanlar sayesinde, yeni ordu modern standartlara kavuşturuldu.
Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonraki yeniden yapılanma ve askeri reform süreci, yazılan kitaplar ve taşradaki valilere gönderilen fermanlarla idareciler ve muhafazakâr halk nazarında meşrulaştırılmaya çalışıldı. Yazılan fermanlarda yeniçerilerin, talime başlayacaklarına dair söz verdikleri, ancak sözlerinde durmayıp, "sultana isyan"a kalkıştıkları ve "Kur'an-ı Kerim'i bıçakla parçaladıkları" şeklindeki ifadeler, bu meşruiyet çabasında öne çıkarılan dini argümanlardı.
Kadılara ve valilere gönderilen fermanlarda, mahalle imamlarının cami kürsülerinden "devleti yeniden ayağa kaldırmak için kitâb ve şeri'at hükmünce yeniçeriliğin kaldırıldığı" yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye adıyla yeni bir ordunun kurulduğunu ilân ve bu konuda halkı ikna etmeleri emredildi.
Yeni kurulan ordunun halk ve ulema gözünde meşruiyetini sağlamak için ordunun teşkilatında imamlara da yer verilmiş, her kışlada birer mektep yapılarak, mutlaka günde bir kez Kur'an-ı Kerim okunması ile ilmihal bilgilerinin öğretilmesi ve beş vakit namazın cemaatle kılınması da kanunname hükümlerine ilave edilmişti.
OSMANLI GENELKURMAYI YÜKSELİYOR
Yeniçeri Ocağı'nın ortadan kaldırılmasıyla Yeniçeri Ağalığı tarihe karıştığından yerine 1826'da "Seraskerlik Kurumu" kurulmuştu. Başlangıçta seraskerlik makamı Mansure Ordusu'nun komutanı olarak teşkil edilmekle birlikte, kısa sürede bütün kara ordularının komutanı hâline geldi.
Askeri sistemdeki değişim ve dönüşüm süreci seraskerliğin statüsünü ve önemini artırdı. 1836'daki teşrifat, yani protokol düzenlemesiyle serasker, protokol bakımından şeyhülislam ve sadrazamla denk hale geldi. Bu durum askeri sınıfı, idari ve siyasi yapının temel dayanakları birisi yaptığı gibi ordunun iktidar üzerindeki etkinliğini de artırdı.
İHBARLA ÖNLENEN DARBE
1839'da başlayan Tanzimat dönemi uygulamalarının bazı kesimlerde ortaya çıkardığı hoşnutsuzluk, 1853'te başlayan Kırım Savaşı'ndan sonra devletin malî du­rumunun sarsılması, buna karşılık toplumun yüksek tabakasında görülen alafran­ga âdetlerin doğurduğu lüks yaşama özentisine duyulan tepkiler ve 1856'da ilân edilen Islahat Fermanı'nda gayrimüslimlere tanınan haklara karşı tepkiler Sultan Abdülmecid'e karşı bir darbe teşebbüsüne yol açtı. Ulema, bürokrasi ve asker el ele vererek, 1859 yılı başlarında gizli bir örgüt kurdular.
Topluluğun planı, kendilerine katılmaya davet ettikleri Mirliva, yani General Hasan Paşa'nın durumu üstlerine ihbarıyla suya düştü. Hasan Paşa, gizli topluluğu serasker, yani dönemin Genelkurmay Başkanı Rıza Paşa'ya bildirdi ve örgütü tuzağa düşürmek için toplantıya davet etti. Hükümet, 14 Eylül 1859'da gizli topluluğu Kılıç Ali Paşa Camii'nde yaptıkları toplantı sırasında basarak, orada bulunanları tutuklattı. Cemiyet mensuplarından birkaç kişi kaçmış, 41'i ise tutuklanmıştı.
Örgüt üyelerinin yargılanma­sı için Sadrazam Ali Paşa ve üst düzey devlet adamlarının oluşturduğu özel bir mahkeme kuruldu. Örgüt üyeleri Kuleli Kışlası'nda hapsedildi ve yargılanmaları da bu kışlada yapıldı. Bu yüzden hadiseye Kuleli Vak'ası adı verildi. Örgütün üst düzey yöneticileri idama, diğer üyeler de kalebend ve sürgün cezalarına çarptırıldılar



http://www.bugun.com.tr/kose-yazisi/8648...alesi.aspx

Mehmet Akif Asım'ın nesli cepheden dönmediği için Türkiye'den gitti!

Galip Erdem
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
12-12-2009, 10:33 PM
Mesaj: #2
RE: 380 yıl sonra kaldırdıkları kazanın altında kaldılar
Asakir-i Mansure-i Muhammediyye ordusunun kurulumu aşamasında II. Mahmud ordunun hazırlık aşamalarını çok yakından takip etmiş ve ömrünün iki kışını Rami kışşasında derme çatma bir yapıda geçirmiş, askerlerin katlandıkları zorlu koşulları bizzat kendisi de yaşamıştır.
Bilgi için: Sultan II. Mahmut Han (Yılmaz Öztuna, BKY kitapevi)

rasti rusti
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
12-25-2009, 07:20 PM
Mesaj: #3
RE: 380 yıl sonra kaldırdıkları kazanın altında kaldılar
Yeniçeri Ocağının kapatılması devlet için hayırlı ancak geç kalmış bir icraattı kanısındayım. Daha evvel kapatılabilseydi devlet ve millet için belki daha da hayırlı olabilirdi.

İttihatçılar vardı, hilâl bıyıklıydılar..
Sustasına basılmış birer çakıydılar...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme 


Foruma Git: