|
Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
|
|
07-23-2009, 01:59 PM
(En son düzenleme: 07-23-2009 02:02 PM İttihatçı.)
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
İkinci Meşrutiyetin İlânı hadisesi geçtiğimiz yıl 100. yıldönümünde, istenen seviyede olmamakla birlikte çeşitli etkinliklerle anılmıştı.
Cumhuriyet devrinde özellikle 1930’lardan itibaren unutturulmaya çalışılan 1908 inkılâbı geçen yıl da diğer yıllarda olduğu üzere dar bir bilim çevresiyle özel tarih merakına sahip birkaç gazete yazarı arasında tartışıldı, konuşuldu. Bu defa 101. yıldönümü çerçevesinde anılacaktır. Cumhuriyet devriminin öncellerini inkâr etmesi belki anılan dönemde meşru sebeplere dayandırılabilirdi. Ancak bizler bugün 1908’in mana ve ehemmiyetini daha iyi idrâkla, hakkını teslim etmek konusunda gayret sarf edebiliyoruz. İkinci meşrutiyet olarak adlandırılan 1908 inkılâbı pek çok yönlerden Türk tarihinde bir ilk sayılmalıdır ve öyledir. İkinci meşrutiyetin ilân edildiği yıl olan 1908’e gelindiğinde dünya önemli bir dönüşüm yaşamaktaydı. Bu dönemde Avrupa’da klâsik imparatorluklar miyatlarını doldurmak üzerelerdi ve uluslaşma süreci milliyetçiliğin tavan yapmasıyla birlikte son hızla seyrediyordu. Avrupa kıtasının artık 19. yüzyıldaki gibi olamayacağı çok net görülüyor, teknik imkânlar sayesinde yaşanan kentler bile ışıl ışıl parlıyordu. İnsanların günlük yaşamları elektrik, telefon ve otomobil sayesinde önemli bir basamak atlamak üzereydi. Sömürgecilik savaşı büyük devletler arasında son raddesindeydi ve devletler Avrupa’da iki cenaha ayrılmıştı. Bir bacağını Adriyatik, diğer bacağını Basra Körfezi’ne uzatarak yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu ise hala 19. yüzyıl çağlarında yaşıyordu. İstanbul’un inkılâp öncesi görüntülerinde karanlık sokaklar ve atla çekilen tramvaylar dikkati çekiyordu. Tarihsel gelişim ve değişimin farkına varamayan padişahlar hâlâ imparatorluğun bu haliyle ayakta kalması uğruna Türk orta sınıfının oluşuma ket vuruyor, devleti sahiplenecek bir kitlenin oluşumuna izin vermiyorlardı. Bu tavır bir ölçüde kabul edilebilse dahi artık bazı şeyler için çok geç kalınmış sayılmalıydı. Keza imparatorluk dâhilinde yaşayan azınlıklardan Rumlar, Bulgarlar, Sırplar kendi ulus devletlerini kurmuşlardı. Ermeniler özerklik taleplerini iyice artırmış, terör faaliyetleri yoluyla isteklerini gerçekleştirmeye çalışmaktaydılar. Önce Hıristiyan tebaa arasında filizlenen Arnavut ve Arap milliyetçilik hareketleri ise Müslüman tebaa arasında da taraftar bulmaya başlamıştı. Ortaçağ ikliminde yaşayan feodal Kürt aşiretleriyle 19. yüzyıl sonlarında Rus zulmünden kaçabilen Çerkez grupları dışında merkezi İstanbul yönetimi çatısı altında idare edilmeye razı bir millet artık yoktu. Sömürüye ve etnik dönüşüme dayalı olmayan, ganimet ve vergi devletinden ibaret Osmanlı İmparatorluğu için artık yolun sonu görünmeye başlamıştı. Hiçbir üretim gücü olmayan, üretici bir işçi sınıfına yahut sermaye sahibi müteşebbis burjuva sınıfına sahip olmayan Osmanlı İmparatorluğu’nda padişah Abdülhamit telkinci ve yatıştırmacı politikasını başarıyla ve büyük bir baskıyla uygulamak suretiyle devleti bugünlere kadar getirebilmişti ama o bile Tunus (1881), Mısır (1882) ve Doğu Rumeli (1885) Eyaletlerinin kaybına mani olamamıştı. Selefleri Sultan Abdülaziz ve Sultan Murad’ın durumları padişahın belki de ileriyi görmesine de engel olmuş, Abdülhamit sadece okul ve imaret yapımıyla yetinerek iktidarını süresi içerisinde güvenilir hiçbir grubun paylaşımına açmamıştı. Oysa toplumun mevcut sosyal ve ekonomik yapısıyla 20. yüzyılın ilk çeyreğini bile çıkarabilmesi imkânsız görünüyordu. Hicaz demiryolu yapımı ve Alman imparatorunun şatafatlı ziyaretleri durumu kurtarmaya yetmeyecekti. Çünkü sorun bunların çok daha ötesinde bir yaşam sorunuydu. İnsanların dünyayı algılama aşamasından onu değiştirebilme gücüne eriştiği bu çağda iktisadi ve sosyal siyaset kaideleri milyonlarca tebaanın kapalı kapılar ardında mabeyn başkitabetinden yönetilmesine artık izin vermeyecekti. Nihayet O da öncekiler gibi yaptı. İktidarın doğal paylaşım mücadelesi içinde tahtını ve tacını kimseyle paylaşmadı ve siyaset döngüsünün kuralları kendi mecraında işledi. Birinci meşrutiyet dönemi figürlerinden esinlenen bir grup nihayet ülke dışında padişahın şahsi yönetimine karşı bir cephe oluşturmayı başarmıştı. 19. yüzyıl sonlarında kurulan bu cephe her türü kırılganlığına ve heterojenliğine rağmen gene de bazı modern esaslar üzerinde birleşebiliyordu. İşte Ahmet Rıza, Prens Sebahattin, Mizancı Murad, Bahaeddin Şakir, Doktor Nazım gibi şahsiyetlerden oluşan bu gruptur ki 1908 inkılâbının fikri altyapısını oluşturmuşlardır. Abdülhamit bu grubun hareket ve eylemlerini doğal olarak kendi iktidarı için tehdit olarak algıladı ve türlü girişimlerle bu şahısları yıldırmaya çalıştı. Avrupa’daki monarşik güçlerle ittifak halinde sürdürülen bu girişimler neticesinde cephede bölünmeler, yer değiştirmeler ve kesintiler yaşandı. Abdülhamit bunlardan bazılarını türlü vaatlerle elde etmeyi de başarmış ve İstanbul’da enterne edebilmiştir (bkz. Mizancı Murad olayı). Ancak bütün bu olumsuzluklara rağmen Jöntürkler Paris’te 1902 ve 1907 senelerinde iki kongre toplamayı başardılar. Bu kongrelerden özellikle ikincisi dikkat çekicidir. Keza bu kongre toplandığında Selanik’te kurulan Hürriyet Cemiyeti aktif hale gelmiş ve yurt içinde propaganda faaliyetleri yoluyla özellikle Makedonya’daki 3. Orduda kök salmaya başlamıştı. Belki de bu nedenledir ki ikinci kongrede ihtilalci yöntemlerin uygulanması esası kabul edilmiştir. Doktor Nazım’ın aralarında köprü vazifesi gördüğü Paris İttihat Terakki Cemiyeti ile Selanik Hürriyet Cemiyeti milli ve vatani esaslarda uyuşma sağlayınca inkılâbın eylemci yanı da mücadeleye dâhil edilmiş oluyordu. Selanik ve Makedonya’da cemiyete iltihak olan genç subaylar Paris’teki fikri altyapının üzerine eylemci ve proaktif yanlarını koyarak hareketin vurucu gücünü ortaya çıkarmaya başlamışlardı. İki cemiyetin birleşmesiyle daha inkılâp öncesinde Prens Sebahattin önderliğindeki liberal grup devre dışı bırakılmıştı. Çevresindeki Vatan ve Hürriyet benzeri küçük cemiyetleri de bünyesinde eritmeyi başaran İttihat Terakki Cemiyeti’nin bilhassa Selanik, Manastır, Edirne, İzmir gibi gelişkin şehirlerde belli ölçülerde toplumsal taban bulması hareketin başarıya ulaşmasındaki en mühim etkendir aslında. Önceki reformistlerin aksine halkın bağrından çıkan subay, avukat, doktor, küçük memur gibi meslek gruplarına yönelen hareket bu grupların halk tabanlı, mabeyn yüzü görmemiş olmalarından faydalanarak sosyal hürriyet taleplerine cevap vermeyi kendisine amaç edinmiştir. Bu hususta belli ölçüde ileri gelişmişlik düzeyine erişen halk tabakalarından da destek görmüştür. Devlete karşı silahlı mücadele veren Taşnak, IMRO gibi terör örgütleri dahi ihtilalci harekete destek vermekten geri durmamışlardır. Yani ihtilalci hareket Türk-Müslüman kesiminden hürriyet talepleri konusunda destek bulurken, farklı birtakım etnik öğelerden de demokratik açılımların getirileceği varsayımıyla yararlanmayı başarmıştır. Meşrutiyet mücadelesi sırasında Makedonya dağlarında birbiriyle vuruşan farklı etnik kimliğe sahip çetelerin dağlardan inerek barışması, hatta Niyazi Beylerle birlikte hareket etmesi buna en açık delildir. Koşullar olgunlaştığında İngiltere Kralı ile Rus Çarının Reval (bugünkü Talinn) görüşmesi bekleyen ateşin fitilin yakmıştı. Daha sonra anlaşıldığı kadarıyla yıllardır ıslahat çalışmalarına konu olan Makedonya’nın paylaşımı konusunda iki hükümdar anlaşmıştı. İttihat Terakki bünyesindeki subaylar bu gelişmeyi büyük bir heyecan ve sonrasında öfkeyle karşıladılar. Kolağası Niyazi Bey Resne’de, Binbaşı Eyüp Sabri Bey Ohri’de kurdukları milli çetelerle dağa çıktılar ve padişaha isyanlarını deklare ettiler. İhtilal ateşi Manastır Şubesinde yanmıştı. Oysa cemiyetin esas merkezi Selanik’ti. Bu zamana kadar afişe olmamak adına daha ihtiyatlı bir tutum sergileyen Selanik merkezi bu durum üzerine Binbaşı Enver Bey’i Tikveş’te dağa çıkardı. Kolağası Mustafa Kemal de bu mücadelede Selanik merkezinin Enver Bey’e gönderdiği şifre talimatlarını teslim etmekle görevlendirilmişti. Yaşlı ve kurnaz politikacı Abdülhamit ipleri derhal bırakmak istemedi. Önce Osman ve Şemsi Paşalarla şansını denedi. Bunlardan biri cemiyet tarafından kaçırılırken diğeri halkın gözleri önünde vuruldu. İttihatçı propagandistler İzmir’de ve İstanbul’da Rumeli’ye sevk edilmek üzere bekletilen askerler arasında ajitasyonu başarıyla uygulayıp padişahın askeri girişimlerini akim bırakırken bir başka grup da sivil halkı saraya meşrutiyet istekleri içeren telgraflar yollamaya yönlendiriyordu. Padişah için mücadelenin faydasızlığını anladığı an sanırız ki en son Firzovik’te toplanan Arnavutların merkeze meşrutiyet taleplerini telgrafla çekmeleri oldu. Kuşkusuz onlar padişahın en sadık bendegânıydı ve şimdi isyan etmişlerdi. Abdülhamit meşrutiyeti ilân edip anayasayı yeniden yürürlüğe koyduğunu afişe ettiğinde Manastır başta olmak üzere birçok Rumeli kentinde meşrutiyet zaten ilan edilmişti (23-24 Temmuz 1908). İkinci meşrutiyetin ilanı uzun süren bir baskı döneminde küçük adımlarla başlatılıp büyük zahmetlerle sonlandırılan önemli bir vakıadır. Kuşkusuz başarısız olan ve saray tarafından hesaplıca akim bırakılan birincisinden alınan dersler ikinci meşrutiyeti daha başarılı kılmıştır. İkinci meşrutiyet Osmanlı-Türk Anayasal hareketleri çerçevesinde irdelendiğinde önceki ıslahat ve reform çalışmalarına nazaran çok daha radikal, devinimci ve dönüştürücü olmuştur. Diğerleriyle saik ve nedenler konusunda benzerlikler taşısa da içerisinde barındırdığı dinamikler, izlediği yöntemler ve sonuçları itibarıyla bu neticeye varabiliyoruz. Osmanlı devlet yapısındaki önceki ıslahatlardan cumhuriyet devrimine yönelen süreçte İkinci meşrutiyet ve 1908 inkılâbı en önemli mihenk taşını oluşturur. Bu inkılâbı başaranların en azından bir kısmı devletin kurtuluşunun birtakım idari düzenlemelerin ötesinde sosyal ve ekonomik tabanlı çözüm arayışlarıyla, milletin geri kalmışlığının giderilmesiyle mümkün olabileceğini idrak edebilmişlerdi. Bu idrak seviyesi onları siyaset arenasında yaşadıkları deneyimlerle birlikte cumhuriyet devrimini gerçekleştirmeye kadar götürecektir. Her Türk evlâdına kutlu olsun... Niyazi ve Enver Bey'lerin aziz ruhları şâd olsun... ![]() Niyazi Bey çetesinden bir grup ünlü geyikleriyle birlikte ![]() Niyazi Bey çetesi için bastırılan hatıra kartpostalı ![]() Kâbe-i Hürriyet’te (Selanik) Valilik önünde meşrutiyetin ilanını bekleniyor ![]() Manastır hürriyetin ilk ilan edildiği şehirdi. ![]() O dönemde Selanik’te basılan Yeni Asır gazetesi manşeti “Yaşasın Meşrutiyet”, (22 Temmuz 1908 tarihli nüshadan) ![]() Sultanahmet meydanında halk yığınları meşrutiyet ilanını kutluyor ![]() İstanbul Ermenileri meşrutiyeti Osmanlı bayraklarıyla ve Azadutyun (hürriyet), Havasarutyun (uhuvvet), Artarutyun (adalet) yazılı pankartlarla kutlarken Yafa’da halk meşrutiyetin ilanını kutlamak için hükümet konağı önünde ![]() Merzifon’da Kanun-i Esasi için düzenlenen merasimde Ermeni din adamları da vardı. ![]() Didar-ı hürriyet” kurtarılıyor, zincirleri balyozla kıran iki yiğit, Biri Enver Bey, diğeri Resneli Niyazi ![]() Hürriyet kahramanlarından Binbaşı Enver Bey ![]() Meşrutiyet hatırasına mendil!: İmparatorluk haritası çevresinde, üst soldan itibaren sırasıyla, Kamil Paşa, Enver Bey, Gabriel Noradungyan Efendi ve Niyazi Bey ![]() Jön Türk İhtilali ve Kanun-i Esasi Hatıra Kartpostalı, 1908 ![]() Gramofon Company’nin meşrutiyet anısına bastırdığı afiş sureti ![]() Enver Bey’in canlandırmasının bulunduğu hatıra kartpostalı ![]() Halk kutlamasına dair bir canlandırma Fotoğraflar: http://www.imprescriptible.fr, http://www.dunyabulteni.net, http://www.sephardicmusic.org, http://www.obarsiv.com, http://www.turkiyegazetesi.com, http://lawrenceofcyberia.blogs.com, http://www.yeniasir.com.tr, http://farm3.static.flickr.com İttihatçılar vardı, hilâl bıyıklıydılar.. Sustasına basılmış birer çakıydılar... |
|||
|
08-01-2009, 06:23 PM
Mesaj: #2
|
|||
|
|||
|
RE: Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
"Hürriyet mücadelemiz"in tarihçesini çok iyi analiz etmek ve günümüzün şartlarıyla paralellik ihtiva eden bölümlerini de -ki yazımın son bölümünde buna değineceğim- gözden kaçırmamak gerektiği düşüncesindeyim.
Öncelikle ülke içinde Meşrutiyet fikrini destekleyenlerden hakikaten samimi olanların çok küçük bir bölümü teşkil ettiğini düşünmekteyim.İttihatçılar bu gruba girmekte idiler ve katı istibdat rejim yıkılırsa imparatorluktaki bütün unsurların kaynaşacağına inanıyorlardı.Meşrutiyet ilan edilirse Avrupa devletlerinin Osmanlıyı tazyikten vazgeçeceğinden,devletin bütünlüğünü teminat altına alınacağından şüphe bile etmiyorlardı. Ne yazık ki destekçilerin çoğunluğunu teşkil eden Türk olmayan unsurlar Osmanlıyı parçalamak isteyen devletlerin maşası idi.Yazınızda belirttiğiniz gibi Balkanlarda Müslüman Türk ahaliye yıllarca kan kusturan komitacılar,Doğu Anadolu'daki Ermeni çeteciler dağdan inip hain amaçlarına ulaşmak için İttihatçılar ile el sıkışmıştı.Hürriyet ilanından hemen sonra Bulgaristan ve Bosna-Hersek'in kaybı,çıkan isyanlar ve katliamlar İttihatçıların bu inançlarını fena halde sarsacaktır elbet... Osmanlı'ya düşman devletler tarafından hararetle desteklenen Meşrutiyet fikri, 1876-1908 Türkiye'sinin gerçeklerine acaba uygun muydu? Hürriyet,eşitlik,müsavat...bunlar elbette ideal olandı. İmparatorluktaki tüm unsurlara(Türk,Rum,Ermeni;Yahudi,Bulgar,Romen,Makedon,Sırp,Maruni,Arap,Arnavut, Çerkes,Abaza,Kürt,Boşnak...)eşitlik getiren haklar ilan olunurken,karşılaştırma yapabilmek için yapı olarak Osmanlıyla benzer şekilde bulunan devletlerin durumlarına da bakmak gerekir. Aynı dönemde İngiltere Hindistan,Avustralya,Yeni Zelanda,Kanada,Güney Afrika... gibi pek çok yeri elinde tutuyordu.Oysa ki Büyük Britanya Parlamentosu'nda sadece İngiltere,Galler,İskoçya ve İrlanda milletvekilleri vardı.Anglo-Saksonlarla meskun,İngilizce konuşan Avustralya,Yeni Zelanda,Kanada gibi ülkelerin bir tek milletvekilini Londra Parlamentosuna sokmak hakları yoktu.Demokrasinin beşiği sayılan İngiltere'de uygulama böyleyken Rusya gibi bir imparatorlukta da durum farklı değildi.O yıllarda bırakın yabancı unsurları henüz Ruslara bile seçim hakkı tanınmamıştı-ilk Rus Parlamentosu bizden 29 yıl sonra 1905'te kurulmuştur- Hatta Almanya gibi,nüfusu homojen olan bir devlette bile parlamentonun rolü,o günkü Osmanlı devletindeki parlamentonun yetkilerinden oldukça uzaktaydı.En basiti, hükümeti düşüremezdi. Gelelim 1.ve 2. Meşrutiyetin Osmanlı Parlamentosu'nun yapısına:Anadilleri Türkçe olan milletvekilleri %40'ın üzerindeydiler.Fakat sayıca %50'yi bulmuyorlardı.İster Hristiyan,ister Müslüman asıllı olsun gayrı-Türk olan milletvekilleri daima garip isteklerde bulunmuşlardır.Bunlardan Rum,Ermeni,Arap ve Arnavutlar kendi dillerinin de Türkçe yanında resmi dil olmasını ileri sürdükleri gibi daha da ileri giderek muhtariyet,bağımsızlık istemişlerdir.Hatta bazı Rum milletvekilleri Türkiye'nin Girit'i ve Teselya'yı Yunanistan'a bırakmasını söylemekten çekinmemişlerdir.Nitekim hem milletvekili hem Ermeni Patriki olan Narses,Grandük Nikola'yı ziyaret ederek Doğu Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan devletinin teşekkülü için Rusya'nın yardımını istemekten çekinmemiştir.Bunu yapan adam bir Osmanlı vatandaşı ve padişahın teb'asıdır.En liberal Avrupa devletlerinde böyle bir ihaneti irtikab edenlerin idamdan başka bir cezaya çarptırılmadıkları bir zamanda,bu gibi şahıslar ülkede ellerini kollarını sallayarak gezmişlerdir. Belki de tüm bu ihanet ve ardı ardına yitirilen vatan toprakları,milletin hafızasında meşrutiyet girişimlerini olumsuz hatıralara dönüştürmüş ve Cumhuriyetten sonra bile anılmak istenmemiştir.Dış kaynaklı olsa da,angaje edilmiş olsa da anılmaya değer bir hürriyet mücadelemiz olduğu kesin,ders çıkarmak koşuluyla... Meşrutiyet tecrübemizin günümüz şartlarına aktarılmasının önemini,özellikle Avrupa Birliği ile olan yürüttüğümüz görüşmelerde,açılan başlıklarda ve müzakerelerde kullanılmasının elzem olduğuna inanarak konuyu buraya bağlamak istiyorum. Başlangıçta Avrupa Birliği'ne katılmamız gerektiğine,Avrupa'nın evrensel normlarına samimiyetle inancım vardı.Şu anda ise böyle düşünmüyorum.Zira Birlikten gelen çoğu taleplerde ülkemizi bölme çabaları olduğunu görmekteyim.Örneğin Lozan'da kabul edilen azınlıkların dışında Kürt kardeşlerimizi yeni bir etnik azınlık,Alevi kardeşlerimizi dini azınlık olarak tanımlamamız istenmekte, gelmesi muhtemel diğer taleplerle bu liste uzayıp gidecektir.Halkımız için gereken tüm reformları,demokrasi yolundaki tüm açılımları Avrupa Birliği'ne katılmadan da yapabiliriz.Hürriyet mücadelemizin tarihi bize bu yolda ışık tutacaktır. Saygılar... Adaleti besleyen düzen değildir;düzeni ortaya koyan,gün ışığına çıkaran adalettir... Albert Camus |
|||
|
08-02-2009, 05:31 PM
Mesaj: #3
|
|||
|
|||
|
RE: Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
Ümidin Her Zaman Haib
Ümidin her zaman haib, nasibin daima nekbet; Hayatın geçti hüsranlarla ey gün görmeyen millet! Ne devletsiz başın varmış, ne mel'un tali'in, hayret! Muebbed bir hayat ummuş da içmiştin.. Fakat seyret: Nasıl zehr oldu birden diktigin sahba-yı hurriyet! Meğer altüst olurmuş en muazzam arş-i istiklal; Meğer pamal edermiş en bülend akvami izmihlal; Meğer birden olurmuş altıyüz yıl beslenen amal, Ufuklar, bak, adem rendinde zulmetlerle malamal.. Ne beklerdik, nasıl çıktın sen ey ferda-yi istikbal! Bu istikbalı rüyamızda görseydik inanmazdık! 'Sabah olmuş' dedik, sezmekle bir avare aydınlık. Ne haybettir: değilmiş fecr-i kazıbler kadar sadık! Cahimi bin hatar kat kat yığılmış, gelde yırtıp çık! ilahi! Bir ışık göster, bunaldık büsbütün artık! Fakat hey şaşkın, istimdad için Hak'dan yüzün var mı? Kitabullah'a yüksekten bakan gözler de ağlar mı? Muhakkar gördüğün kuvvet bu gün bir bak, muhakkar mı? Demezdin, ruhu Kur'an'ın o lakaydıyle muztar mı? Ya sen muztar kalır, feryad edersen, aldırırlar mı! Evet, sen böyle bir ferda-yı mahşer-hızı ummazdın, Haberdar eyleyenler oldu; güldün. Pek de kurnazdın! Kudurmuştan beter bir hale geldin, durmadın azdın! Düşen ma'suma çıkmak gayr-i kaabil bin çukur kazdın: Gömüp ahlakı, artık fuhş için bah-name'ler yazdın! Utanmak bilmiyorsun, anladık, lakin ne isterdin: Şu milletin ki levsiyyatı bir 'meslek' deyip verdin? İbadullahı saptırdın, fakat bir yol mu gösterdin? Görürsen nerden bir namus, fuşh-abada gönderdin; Sezersen kimde na-merdane bir fitrat, kanat gerdin! * * * Bıyık kirpik, sakal yontuk da tırnaklar birer parmak; Yıkanmaz bir surat, sol gözde beyzi cam, fakat parlak; Hamamsız ensenin sırtında bir yağ var: kayar yavşak! Şu, kalcınlarla kıvrık pantalon altında, kıskıvrak Seken Osmanlı centilmeninde hiçbir duygu yok mutlak... Utanmak ver, yeter, kaabilse Allah'ım, utandırmak! 29 Tesrinisani 1328 (1912) Mehmet Akif Ersoy http://www.antoloji.com/siir/siir/siir_S...&order=oto Not: 1908 öncesi İttihatçı safta yer alan Mehmet Akif'in ilerki yıllarda hayal kırıklıkları ile oluşan halet-i ruhiyesini yansıtan güzel şiirlerinden biri. rasti rusti |
|||
|
08-26-2009, 03:01 PM
Mesaj: #4
|
|||
|
|||
|
RE: Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
Meşrutiyetin ilanı ile sonrasında gelişen siyasal olaylar aynı vakıa değildir. Meşrutiyetin ilanından sonra (her devrimde olduğu gibi) memnuniyetsizler grubunun doğması ve bunların muhalefete geçmesi gayet doğaldır. İttihat Terakki'nin fikir babaları Ahmed Rıza ve Prens Sebahaddin dahi bu durumda iken Mehmed Akif'in hayal kırıklığı çok da şaşırtıcı gelmiyor insana...
Sayın Nina'ya fikirlerini paylaştığı için minnettarım. Yalnız bir iki hususa değinmek ihtiyacını hissettim: Öncelikle 1908 inkılâbının dış güçlerce angaje edildiği savı kanımca doğru sayılmaz. İnkılâp tamamen yerli menşelidir. Öyle ki bu mücadelede Paris şubesinin dahi hemen hiçbir katkı yahut rolü bulunmamaktadır. Mücadele halkın bağrından doğan bir cemiyetin mücadelesiydi ve bütünüyle spontane oluşmuştu. Selanik ve Manastırlı subaylar devrimin ardından ülkeye dönerek lider tavrı takınan Ahmed Rıza Bey'e bile bu ünvanı vermediler (Cemal Bey Selanik merkezinde kendisine "bu cemiyet artık sizin Paris'te kurduğunuz cemiyet değildir." demiştir). 1908 inkılâbına bazı azınlık örgütlerinin destek verdiği biliniyor. Ancak bu destek inkılâbın sahibini değiştirmeye yetecek ölçüde değildir. Hareketin fitilini milli unsurlar yakmış ve devamı iradesini yine onlar göstermiştir. İttihat Terakki Cemiyeti devrimin motoru ise diğerleri ancak takviyeleri olabilir. Devrimi Selanik yaptığı için Paris şubesine örtülü destek sağlayan İngiltere ve Fransa'nın 1908'de etkin rolü olduğu da söylenemeyecektir. Zaten her iki devletin devrimin ardından İttihatçılara mesafeli durdukları ve anayasal hareketin Müslüman aleminde yayılmasından çekindikleri bilinmektedir. Rusya, Almanya ve Avusturya-Macaristan ise monarşik yapılarından ve kişisel ilişkilerden ötürü Jöntürklere baştan beri ihtiyatla yaklaşmış, kesinlikle destek vermemişlerdir. Şu halde diyorum ki 1908 devrimi dış güçlerin empozesiyle yahut azınlıkların faaliyetleriyle başarılmış bir hareket değildir. Eğer öyledir dersek kanımca vatan evlatlarına haksızlık etmiş oluruz. Son olarak verdiğiniz İngiliz parlamentosu örneğine değinmek isterim. İngiltere ile Osmanlı İmparatorluğu'nu aynı potada görürsek hata yapacağımız kanaatindeyim. Keza İngiltere'nin parlamentosunda temsil edilmeyen halklar Birleşik Krallığa bağlı dominyon eyaletlerinde yaşayanlardır. Birleşik Krallık'ta dominyonların tabiidir ki parlamentoda temsili mümkün olamaz. Osmanlı devlet düzeninde ise dominyon yoktur. II. Mahmut'tan bu yana merkezi sistem temelli imparatorluk ve onun tebaası vardır. Bu tebaanın eşitlik temelinde ve nüfus oranında mecliste temsili anayasa hukuku ve siyaset bilimi açısından aykırılık içermez. Osmanlı İmparatorluğu'nu meclis bazında kıyaslamamız gerekirse Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun en yakın örnek olacağı kanısındayım. İmparatorluk parlamentosunda Macarlar tam olarak temsil ediliyordu. Çek, Slovak, Hırvat, Sloven, Ruten, Leh, Bosnalı, İtalyan, Rumenler de meclise üye gönderebiliyordu. Ancak bu temsil de Osmanlı'da olduğu kadar adil olmamıştır. Bu konuda Nedim Atilla'nın aşağıdaki linkte geçen makalesini tavsiye ederim: http://www.tumgazeteler.com/?a=2181098 Saygılar... İttihatçılar vardı, hilâl bıyıklıydılar.. Sustasına basılmış birer çakıydılar... |
|||
|
07-27-2010, 12:36 PM
Mesaj: #5
|
|||
|
|||
|
RE: Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
İnkılâbın 102. yıldönümüdür...
Kutlu olmasını temenni ederim... İttihatçılar vardı, hilâl bıyıklıydılar.. Sustasına basılmış birer çakıydılar... |
|||
|
07-28-2010, 02:27 AM
Mesaj: #6
|
|||
|
|||
|
RE: Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
Abicim, çok güzel paylaşım ellerine sağlık... 24 temmuz gunu özellikle tarihin arka odası adlı programdan bir şeyler beklerdim bu gunle ilgili. ancak olmadı. Ben de gunumu kitap okuyarak geçirdim. Bab-ı Ali yokuşundan inerken hep aklımda atlıların valiliğe girişlerini canlandırırım. Nice senelere inşallah. Teşekkürler
Negü der eşitgil Tunga Alp Erig Bilip sözlemiş kör bu öt sav erig Et ol bu kişi kangü artar yıdır Ânı ked küdezgü ay kıldı kader |
|||
|
08-19-2010, 03:16 PM
Mesaj: #7
|
|||
|
|||
|
RE: Hürriyetin İlânının 101.Yıldönümü ve Analiz
Hürrriyeti ve Enver Paşa'yı çok iyi analiz yapmak lazım.Enver Paşa'nın yetiştiği ortamın ne olduğunu bilmeden bugün ABDULHAMİT şakşakçıları Meşrutiyeti ve Hürriyet hareketini milli bir teşekkülden ziyade emperyalist gayelere hizmet olarak göstermek istiyor.Halbuki Enver Paşa'nın yetiştiği Manastır ayrılıkçı güçlerin yuvası halindeydi.Enver Paşaşa daha çocukluğundan itibaren imparatorluğun inhitatını gözlemliyordu.Askeriyeye girdiğinde ise durum değişmişti.Artık herşeyi daha sağlıklı okuyordu.Manastırda topçu taburunda kumandanken yaşadığı şu hadise onun bu kutlu harekete iştirakinde ne kadar haklı olduğunun göstergesidir.Rus Elçisi manastırda Osmanlı'nın o dönemki zayıflığınınıda etkisiyle küstahça hareketlerde bulunur.ELlçiliğinini önündeki Manastır karakolunda nöbetçi olan askerlere kırbaçıyla vurur ve onları küçük düşürür.Yine böyle birgün Halil Çavuşa aynı harekette bulunur.Halil çavuş ise bu duruma isyan eder Rus Elçisini oracıkta öldürür.Bunun üzerine Rusya ve tüm Avrupa Osmanlı'ya büyük baskılar yapar bunun üzerine Halil Çavuş idam edilir.Enver Paşa'nını kumandanı olduğu topçu taburu ise rus elçisine saygı için top atışı yaparlar.Enver Paşa yaşadığı bu hadiseyi devletinin acı bir resmi olarak hatıralarında nakleder.
Mehmet Akif Asım'ın nesli cepheden dönmediği için Türkiye'den gitti! Galip Erdem |
|||
|
« Önceki Konu | Sonraki Konu »
|
| Benzer Konular... | |||||
| Konu: | Yazar | Cevaplar: | Gösterim: | Son Mesaj | |
| Balkan Savaşlarının 96. Yıldönümü | İttihatçı | 9 | 2,959 |
06-19-2010 02:14 AM Son Mesaj: claudius |
|

Arama
Üye Listesi
Takvim
Yardım

![[Resim: image002.jpg]](http://www.mudafaai-hukuk.com.tr/test/yazidizisi/irtica/irtica416042008_dosyalar/image002.jpg)
![[Resim: 45449.jpg]](http://www.dunyabulteni.net/images/other/45449.jpg)
![[Resim: 45450.jpg]](http://www.dunyabulteni.net/images/other/45450.jpg)
![[Resim: 2365860008_ae8bb9590e.jpg?v=0]](http://farm3.static.flickr.com/2154/2365860008_ae8bb9590e.jpg?v=0)
![[Resim: 22tem1908x.jpg]](http://www.yeniasir.com.tr/a/imgs2/22tem1908x.jpg)
![[Resim: Constantinople_settings_and_traits_(1926...ration.png]](http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/8/80/Constantinople_settings_and_traits_(1926)-_public_demonstration.png)
![[Resim: 1908_0000.jpg]](http://www.imprescriptible.fr/images/1908_0000.jpg)
![[Resim: 45448.jpg]](http://www.dunyabulteni.net/images/other/45448.jpg)
![[Resim: 20.07.2008menzil2.jpg]](http://www.turkiyegazetesi.com/images/PDF/haber/20.07.2008menzil2.jpg)
![[Resim: ENVER_BEY.jpg]](http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a6/ENVER_BEY.jpg)
![[Resim: 45452.jpg]](http://www.dunyabulteni.net/images/other/45452.jpg)
![[Resim: ANUH00109-2.jpg]](http://www.obarsiv.com/dokumantasyon/numismatik/gorsel/ANUH00109-2.jpg)
![[Resim: Zonophone.1908.Turkey-1.jpg]](http://www.sephardicmusic.org/labels/Zonophone/Zonophone.1908.Turkey-1.jpg)
![[Resim: 1908-mesrutiyet%5B1%5D.jpg]](http://2.bp.blogspot.com/_k8_sNueZdSU/SVJ19aAIF_I/AAAAAAAAAGU/fiYSffRsg7c/s400/1908-mesrutiyet%5B1%5D.jpg)
![[Resim: 1908a.jpg]](http://www.imprescriptible.fr/photographies/revolution/1908a.jpg)


