Mesaj Önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Kore'de Mehmedcik Ve Coni
09-15-2008, 12:35 AM
Mesaj: #1
Kore'de Mehmedcik Ve Coni
Mehmet Said MUTLU


Üzerinden 43 sene geçmesine rağmen Kore Savaşları (1950/1953) hakkında pek eser ortaya konamamıştır. Ortaya konulanlar da daha çok askeri tarih ve hatırat şeklindedir. Oysa Kore’de üç kültür yan yana savaşmış, böylece en doğru biçimde “kıyas” yapma imkânı doğmuştur. Batı, doğu ve uzakdoğu kültürleri yani Hristiyan, Müslüman ve Budist askerler aynı safta savaşmıştır. Aynı safta yer almak dostluk ve fedakârlık manasına gelirse de Amerikalı askerlerin Türklere karşı bu şekilde davranmadığı gayet iyi bilinmektedir. Biz burada bu mevzu üzerinde durmayacağız. 1950 sonundan 1954’e kadar bir Çin esir kampında birlikte kalan Türk Mehmedcik ile Amerikalı Coni’yi kıyaslayacağız. Mukayesenin enteresan yönü, her iki tarafı da Amerikalıların düşüncesi ile göreceğimizdir.

1964 senesinde bir Türk askeri heyeti Amerika’ya gider. Orada akşam yemeğine misafir oldukları bir Amerikan yüzbaşısı, kütüphanesinden “Mc. Cali” isimli bir dergi çıkarır. 1958 senesine ait bu dergide Kore Savaşları’na ait geniş bilgiler mevcuttur. Bir psikoloji dergisi olan “Mc. Call”, yukarıda sözünü ettiğim esir kampındaki Mehmedcik ve Coni’yi kıyaslamış ve “Anadolu bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içerisinde büyüyen Mehmedciğin, her türlü imkâna sahip Coni’den hangi sebeplerden dolayı üstün olduğunu” cevaplandırmaya çalışmış.

Mc. Call dergisinde anlatılan ve hiçbir Türk’ün hayatını kaybetmediği Çin esir kampını bir Türk subayının ifadeleriyle sunuyoruz:

Bu akında Kızıllar büyük çapta esir almışlardır. Kışta kıyamette çeşitli milletlerin askerlerinden oluşan bu büyük esir kafilesine, Kızıl Çin ülkesine doğru bir “ölüm yürüyüşü” başlatılır. Hava çok soğuk ve karlıdır. Kafilede pek çok hasta ve yaralı vardır. Yürüyemeyen esir, yolun bir kenarına çekilir. Kızıl Çinli muhafız gelir, takati olmadığından yürüyemeyen bu insana önce tüfek dipçiği ile vurur. Yaralı ve hasta bu zorlama ile ayağa kalkıp kafileye katılırsa ne ala. Aksi halde hemen kafasına bir kurşun sıkılır ve bu zavallı asker orada temelli kalır. Bu sahne her milletten yürüme gücü olmayan esir için yol boyunca aynen tekrarlanır. Fakat, Türk esirlere gelince iş tamamen değişir. Bizden de gücü kesilen, yürüyemeyen ve yolun kenarına çekilen olur. Çinli muhafızdan evvel, hemen bizden iki üç kişi koşar arkadaşlarını kaldırıp sırtlarına alırlar. Hâlbuki onlar da yorgun ve hastadır.

Kampta Çinlilerin ilk yaptığı iş şudur:
Birleşmiş Milletler’in ve kendi ülkelerinin esirlere verdikleri tüm üniformalar çıkartılır. Yerine üzerinde herhangi bir rütbe alameti bulunmayan düz ve tek tip elbiseler giydirir.
Böylece ilk anda bekledikleri gerçekleşir. Birleşmiş Milletler Ordusunu oluşturan çeşitli ülkelerin askerlerinde, rütbesiz olmanın getirdiği disiplinsizlik başlar. Rütbe otoritesi yerine pazu kuvveti başlar. Yalnız... Bu esir askerler arasında bir grup vardır ki derhal Kızılların dikkatini çeker. Bizimkiler... Üniformaları yoktur. Rütbe işaretleri bulunmamaktadır. Ama yüzbaşı yine yüzbaşıdır, başçavuş yine başçavuştur ve er yine erdir. Aynen eskisi gibi disiplinli bir hayat vardır.

Çinliler 100 esir bulunan her bölüme 15-20 kişiye yetecek yemek bırakırlar. Tevzi edilmez, ortaya bırakılır. Kol kuvveti olan aslan payını alır. Bizimkiler ise yemekhane nöbetçisi bulundurur, yemek 100 eşit parçaya bölünür. Her 100 kişiden bir günde bir kişinin doktora görünmesine müsaade edilir. İngiliz ve Amerikalı askerlerin güçlü olanları bu hakkı kullanırken, Türkler, en ağır hastaları doktora götürmüşlerdir.

Çinliler, meşhur beyin yıkama faaliyetine başlarlar. Bunu üç aşamada gerçekleştirirler; sert davranış, aç ve susuz bırakma, ikram ve iyi muamele ve son olarak da komünizmin anlatıldığı propaganda çalışması. Bu faaliyetler sonunda birçok İngiliz ve Amerikalı esirin beyni yıkanıp esaretten sonra ülkelerine dönmeyi reddedecek duruma getirildikleri halde, bir tek Türk askerinde bu durum görülmemiştir.1

AMERİKAN MC. CALL DERGİSİ SORUYOR

Yukarıdaki bilgileri Mc. Call Dergisi, kahramanları tarihleriyle ayrıntılı bir şekilde anlatır. Sonunda da Amerikalı ebeveynlere, pedagog, psikolog ve sosyologlara sorar:
“Anadolu bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içerisinde yetişen Türk çocukları, bizim her türlü imkânları, konforu vererek yetiştirdiğimiz çocuklarımızla aynı şartlar altında, aynı imtihanı geçirdiler. Onlar muvaffak oldular. Bizimkiler birbirlerine ellerini uzatmadılar. Birbirlerini korumasını bilmediler. Yalnız kendileri için, bencilce yaşamanın örneklerini verdiler. Bu yüzden maddi kayıpları oldu. Kızıllardan daha sonraki dönemde de iyi muamele görünce, gevşediler ve çözüldüler. Onların rejimlerini beğendiler. Ailelerini, vatanlarını unutup, oralarda kaldılar. Nedir bu Türk’ün çözülmeyen kuvveti, gücünün sebebi? Nedir bu bizim cemiyetimizin zayıflığının, çürüklüğünün sebebi?”

SEBEP
Türk ve Amerikalı askerlerin Çin esir kampında gösterdiği farklı davranışın sebebini o günleri yaşayan bir Amerikalı çavuştan öğrendim: “Hasta ve yaralılar ilk ağız da öldüler. Onları hiçbir inancı olmayanlar takip etti, keza ne gariptir ki gençler daha çabuk yok oldular.

Hiçbir zaman yurda dönme ümidini ve Allah’a bağlılığını kaybetmemiş olan çavuş Schlichter ölenlerin ekserisinin pisipisine öldüğüne inanıyordu.

Hiçbir şeye fazlasıyla inanmadan büyümüş insanlar vardır. Bunlar, kiliseden, okuldan veya ebeveynlerinden bir inanç kazanmamışlardır. Manevi güçleri yoktur. Düşman silahla yurda dönüş yolunu kesip, yaşama imkânlarını ortadan kaldırınca bunlar sıkıntı ve korkuyla karşı karşıya gelince kendilerine çeki düzen veremezler ve artık yaşamak istemezler. Kendilerine çeki düzen verebilenler, yaşamak azmini yitirmeyenler kurtulabildiler. İnsanların yaşaması bazı inançlara bağlıdır. Bir kısmı da sadece Çinlilerden nefret ettikleri için yaşamağa çalıştılar.”

Elde edilen sonuçlar arasında şu konu gerçekten büyük önem taşımaktadır: Amerikan esirlerinin % 50’si öldüğü, İngiliz esirleri arasında ölüm miktarı, bir zaman sonra İngiliz hükümeti tarafından ciddi olarak ele alınmayı gerektirecek kadar fazla olduğu halde, pek az sayıda Güney Koreli yok olmuştu. Türk esirlerinden ise hemen hemen hiç ölen yoktu.
Disiplin, davranış ve teşkilatlanma noksanlığı birçok Amerikalının ölümüne yol açmıştı. Bu maddi ve manevi şoktan kurtulabilmek için büyük bir manevi güce sahip olmak, kendine güvendiği kadar arkadaşlarına da güvenebilmek, bir önder etrafında kenetlenebilmek gerekti. Kaya gibi duran İngiliz çavuşlar çok iyi mukavemet ettiler. Buna karşı, birlik ve beraberlik inançları daha zayıf olan, genellikle fabrika şehirlerinden toplanmış diğer askerler daha az dayandılar.

Fakat en iyi dayanan Türklerdi.
Türkler, aynı genel kültüre, aynı bilgilere sahip tam anlamıyla bağdaşık bir gruptu. Emir komuta zinciri hiçbir zaman bozulmadı. Düşmana karşı daima aynı safta kaldılar ve bu nedenle de kurtulmayı başardılar.

Türkler, esir kampında donunu çıkarmadan banyo yapıyor. Schlichter gibi müslüman olmayan bir dostun bile yedi kat örtü altındaki Kur’an-ı Kerim’e bakmasına izin vermiyor, yanında zührevi hastalıktan bahsedildiği zaman utançtan yüzü kıpkırmızı oluyordu.
Komünist muhafızlarla arası iyi olan bir onbaşıyı kendilerine kıdemli seçen Amerikalılar gibi seçim yapmamışlardı. Türkler arasında kıdeme hürmet devam etmekteydi. Her sabah kıdemli olan vazife taksimi yapıyordu. Suyu kimin getireceği, odunu kimin kıracağı, hastalara kimlerin bakacağı hiçbir zaman problem olmuyordu. Hâlbuki Amerikalı doktorlar, astsubaylar ve papazlar hastaları yedireceklere, kendine hâkim olamayanları yıkayacaklara veya çalı çırpı getireceklere çok defa yalvarıyorlardı, çoğunlukla da; “Cehennem’e gidin, sizin benden ne farkınız var, kendin yapsana” cevabını alıyorlardı.

Muhafızlar, Türkler’in en kıdemlisini, verilen emirleri yapmadığı için cezalandırmakla bir şey kazanmıyorlardı. Zira kıdemde ikinci olan, üçüncü olan ve hatta yüzüncü olan idareyi ele alıyor ve fakat tutumda hiçbir değişiklik olmuyordu.

“Çinliler Türkler’in de işbirliği yapmasını istedi. Fakat Türkler işbirliğinde bulunmadılar. Çünkü her Türkün inancı kuvvetliydi”.

Sorgusu sırasında birlik ve beraberliklerinin sebebini soran Çinliler’e bir Türk yüzbaşısı şu cevabı vermişti:

“Bu davranışların kökü, Türk askerinin kışladan aldığı askeri terbiyeden evvel, evinde aldığı manevi Türk aile terbiyesine dayanır. Biz disiplini anamızdan öğreniriz. Aile içerisinde uygularız. Köylerimizdeki kahvelerde, camilerimizde bile davranışlarımızın özel bir disiplini vardır.”

Evet Çin esir kampında Mehmedcik ile Coni arasındaki farklar ve sebepleri bunlar. Elbette bizim de ekleyebileceklerimiz olabilirdi. Ama lüzum var mı? Faklılığın sebebi açıkça görülmüyor mu?

DİPNOTLAR

1- Genelkurmay Başkanlığı: Birinci Askeri Tarih Semineri, Bildiriler, Ankara 1983,C:IV, S:34-37
2-Genelkurmay Başkanlığı, a.g.e., C. IV, s:38
3- Genelkurmay Başkanlığı: Kore- Kore’de Cereyan Eden Muharebelerden Alınacak
Dersler, Ankara 1979, S: 347, 358, 423, 424,425
4-Genelkurmay Başkanlığı, a.g.e., C: IV, S:36

Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib!
Kılma derman kim, helakim zehri dermanındadır.
Fuzûli
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-15-2008, 01:59 AM
Mesaj: #2
RE: Kore'de Mehmedcik Ve Coni
Türk askeri ile Amerikalı askerlerin karşılaştırıldığı bu yazıyı daha önce okumuş ve gurur duymuştum.

Bir ekleme yapmak isterim Kore'deki Türk askerlerinin tutumuna:Amerikalılar ve diğer müttefik askerlerinden farklı olarak,yerli halka da en insancıl ve merhametle yaklaşanlar yine Türk askerleriydi.Zaten bu yüzden Türkler çok sevilmektedir orada.

Dayak,itip kakma,kötü muamele hatta tecavüz Amerikalıların Güney Korelilere karşı bile sık sık uyguladıkları davranışlarken;bizimkiler halkın sefaletine,çektiklerine o kadar acımışlardır ki,öğünlerde artan tüm yemekleri halka vermişlerdir.Amerikalılar ise halkın aç olduğunu bilmelerine rağmen,artan yemekleri açtıkları çöp çukurlarına dökmüşler,Türk askerlerinin bu tutumunu ise hiç anlayamamışlardır. Bunları dinlediğim bir Kore Gazisinden duymuştum.Köylerden gelenler bu çukurlara dökülen yenebilecek şeyleri ayırıyorlar,yaş ekmekleri ise güneşte kurutup yiyorlarmış...

Adaleti besleyen düzen değildir;düzeni ortaya koyan,gün ışığına çıkaran adalettir... Albert Camus
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-15-2008, 06:31 PM
Mesaj: #3
RE: Kore'de Mehmedcik Ve Coni
Acaba günümüzün Türk gençliğide aynı tavrı gösterebilir mi? 1950'li yıllar ile günümüz karşılaştırıldığında, günümüzde toplumun ve bilhassa gençliğin yozlaşma ve kültürünü kaybetme tehlikesi altında kaldığını görebiliriz.

TF'den Akıncı
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-15-2008, 06:42 PM
Mesaj: #4
RE: Kore'de Mehmedcik Ve Coni
Peki biz kendi hayatımızı onlara (ABDlilere) benzetmeye çalışarak onlar gibi yaşamayı birşey sanarak git gide bu hal ve tavırdan uzaklaşmıyor muyuz?

KARADENİZ OKUSUN
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-16-2008, 12:17 AM
Mesaj: #5
RE: Kore'de Mehmedcik Ve Coni
Alıntı:Acaba günümüzün Türk gençliğide aynı tavrı gösterebilir mi?

Yazıyı okuduğumda aklıma gelen ilk soru buydu.Ben insan davranışlarının genetikle çok alakalı olduğunu düşünmüyorum.Hareketlerimizi kişisel özelliklerimiz ile çevremizin ve dış dünyamızın(televizyon,internet de dahildir) bize öğrettikleri belirler.Bu durumda biz Kore Savaşı zamanlarına göre çok değiştik.Toplumda bireyselleşme arttı.Bakıyorum da artık pek çok kişi birbirini düşman ya da rakip olarak görüyor.Bunun da ekonomik sistemlerin bir getirisi olduğunu düşünüyorum.Kore Savaşı'ndaki askerlerle aynı dirayeti gösterebileceğimizi sanmıyorum.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-16-2008, 02:26 AM
Mesaj: #6
RE: Kore'de Mehmedcik Ve Coni
Bülent Ruscuklu'nun "Kore Savaşı" adıyla yayınladığı İzmirli Gazi Faruk Pekerol'un anılarında ve Abdullah Akay'ın "Kore'de Dirilen Şehit" adıyla yayınladığı Kayserili Gazi Muhsin Şenburç'un anılarında , komünist esir kamplarında yaşananlar detaylıca birince elden resmedilmiştir. İlgilenenlere tavsiye ederim.

Özellikle Faruk Pekerol Çinlilerin beyin yıkama seanslarına nasıl direndiklerini detaylıca anlatmıştır. Anlattığına göre Türk askerlerinden sadece bir tanesi komünist telkinlere kapılmıştır. Çinlilerin Türkistan'dan Türk mahkumların beynini yıkaması için özel olarak getirdiği komünist hatibe askerler "Büyük Gavur", ismi gizlenen bu askere ise "Küçük Gavur" lakabını takmışlardır. Bu askeri öldürmek üzere çeşitli planlar yaptılarsa da, Çinli muhafızlar tarafından korunduğu için muvaffak olamamışlardır.

Kore'de askerlerimizin gösterdiği bu irade ve direnç şüphesiz gurur vericidir. Bunun en önemli sebebi arkadaşların da bahsettiği gibi Türk milletinin o zaman sahip olduğu bireysellikten uzak cemaatçi toplum yapısı ve askerlerin büyük çoğunluğunun taşralı olmasıdır. Yazıda da belirtildiği gibi her şeyden mahrum yetişmiş ve sertlikle yoğrulmuş taşralı askerler, özellikle güzel ahlak ve subaylara bağlılık konusunda, BM ve Komünist ittifak içindeki tüm subayları kendilerine imrendirmişlerdir. O dönem orada görev yapan şehirli gençler ise bahsettiğimiz cemaatçi tolum anlayışının getirdiği şekilde davranarak zorluklara diğerleriyle birlikte göğüs germişlerdir.

Özellikle bu duruşu göstermedeki en büyük faktörün ahlak olduğunu hatırlatırım. Çünkü vatan sevgisi ve silah arkadaşlığının temelinde ahlak unsuru yatar. Ahlakı bir duvar olarak düşünürsek, bu duvarın harcı da dindir. Bugün şehirde büyüyen insanın etrafı ahlaksızlıkla kuşatılmış. Taşralı insan ise çoğu şeyden izole olduğu gibi ahlaksızlıktan da izole olmuş. Medya unsurunu saymazsak, ahlaksızlığın taşra hayatına tesiri pek azdır. Taşradan kastım köyler kasabalar değil. Taşradaki irili ufaklı şehirler de buna örnek.

Taşralı askerler, aradan geçen 55 yıla rağmen, hala muharebe esnasında kendilerini belli eden özelliklere sahiptirler. Bunu PKK ile yapılan mücadelede görev alan subaylar kendileri belirtmektedirler. Taşralı-şehirli gibi bir ayrım yapmak gibi bir amacım yok ama şurada neredeyse hepimiz şehir hayatı yaşıyoruz. Dejenerasyona ne kadar müsait bir ortam olduğunu görüyoruz. İnsanı zayıflatan ve devamlı bir şeylere bağlı kılan bu hayat biçimiyle, hala mahrumiyetin hüküm sürdüğü taşra yaşamı arasında dağlar kadar fark var. Köyünde devamlı tarlada çalışıp, davar güden ve sertlikle yoğrulan bir Türk genciyle, şehirde masabaşı işinin başında oturan ve her türlü imkana az çok sahip bir Türk genci muhakkak ki muharebede veya esarette aynı duruşu gösteremez.

1950li yıllardan bugüne, Türk nüfusunun büyük kısmı şehir yaşamına kaydığı için, günümüz itibariyle aynı duruşu pek az asker gösterebilir diye düşünüyorum.

Non Silba Sed Anthar...
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-16-2008, 09:10 PM
Mesaj: #7
RE: Kore'de Mehmedcik Ve Coni
kutup yıldızı demiş kiBülent Ruscuklu'nun "Kore Savaşı" adıyla yayınladığı İzmirli Gazi Faruk Pekerol'un anılarında ve Abdullah Akay'ın "Kore'de Dirilen Şehit" adıyla yayınladığı Kayserili Gazi Muhsin Şenburç'un anılarında , komünist esir kamplarında yaşananlar detaylıca birince elden resmedilmiştir. İlgilenenlere tavsiye ederim.

Özellikle Faruk Pekerol Çinlilerin beyin yıkama seanslarına nasıl direndiklerini detaylıca anlatmıştır. Anlattığına göre Türk askerlerinden sadece bir tanesi komünist telkinlere kapılmıştır. Çinlilerin Türkistan'dan Türk mahkumların beynini yıkaması için özel olarak getirdiği komünist hatibe askerler "Büyük Gavur", ismi gizlenen bu askere ise "Küçük Gavur" lakabını takmışlardır. Bu askeri öldürmek üzere çeşitli planlar yaptılarsa da, Çinli muhafızlar tarafından korunduğu için muvaffak olamamışlardır.

Kore'de askerlerimizin gösterdiği bu irade ve direnç şüphesiz gurur vericidir. Bunun en önemli sebebi arkadaşların da bahsettiği gibi Türk milletinin o zaman sahip olduğu bireysellikten uzak cemaatçi toplum yapısı ve askerlerin büyük çoğunluğunun taşralı olmasıdır. Yazıda da belirtildiği gibi her şeyden mahrum yetişmiş ve sertlikle yoğrulmuş taşralı askerler, özellikle güzel ahlak ve subaylara bağlılık konusunda, BM ve Komünist ittifak içindeki tüm subayları kendilerine imrendirmişlerdir. O dönem orada görev yapan şehirli gençler ise bahsettiğimiz cemaatçi tolum anlayışının getirdiği şekilde davranarak zorluklara diğerleriyle birlikte göğüs germişlerdir.

Özellikle bu duruşu göstermedeki en büyük faktörün ahlak olduğunu hatırlatırım. Çünkü vatan sevgisi ve silah arkadaşlığının temelinde ahlak unsuru yatar. Ahlakı bir duvar olarak düşünürsek, bu duvarın harcı da dindir. Bugün şehirde büyüyen insanın etrafı ahlaksızlıkla kuşatılmış. Taşralı insan ise çoğu şeyden izole olduğu gibi ahlaksızlıktan da izole olmuş. Medya unsurunu saymazsak, ahlaksızlığın taşra hayatına tesiri pek azdır. Taşradan kastım köyler kasabalar değil. Taşradaki irili ufaklı şehirler de buna örnek.

Taşralı askerler, aradan geçen 55 yıla rağmen, hala muharebe esnasında kendilerini belli eden özelliklere sahiptirler. Bunu PKK ile yapılan mücadelede görev alan subaylar kendileri belirtmektedirler. Taşralı-şehirli gibi bir ayrım yapmak gibi bir amacım yok ama şurada neredeyse hepimiz şehir hayatı yaşıyoruz. Dejenerasyona ne kadar müsait bir ortam olduğunu görüyoruz. İnsanı zayıflatan ve devamlı bir şeylere bağlı kılan bu hayat biçimiyle, hala mahrumiyetin hüküm sürdüğü taşra yaşamı arasında dağlar kadar fark var. Köyünde devamlı tarlada çalışıp, davar güden ve sertlikle yoğrulan bir Türk genciyle, şehirde masabaşı işinin başında oturan ve her türlü imkana az çok sahip bir Türk genci muhakkak ki muharebede veya esarette aynı duruşu gösteremez.

1950li yıllardan bugüne, Türk nüfusunun büyük kısmı şehir yaşamına kaydığı için, günümüz itibariyle aynı duruşu pek az asker gösterebilir diye düşünüyorum.


Muazzam tespitler...

Eyvallah kardeşim.

Ülkem, Bayrağım, Onurum...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme 


Benzer Konular...
Konu: Yazar Cevaplar: Gösterim: Son Mesaj
  Kore’de Bir Türk Kahramanı: Hacı Altıner Ottoman 7 3,636 01-10-2011 11:07 AM
Son Mesaj: İttihatçı

Foruma Git: