|
Osmanlı ve Ganimet
|
|
03-29-2011, 05:46 PM
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
Osmanlı ve Ganimet
Soru: Profesör ders arasında Osmanlı ekonomisinin harbe dayalı askeri bir ekonomi olduğunu, yaptığı cami ve diğer eserlerin ganimetler sayesinde yapıldığını, tımar sisteminin sadece asker yetiştirmek için kurulduğunu, esas gayenin halkın refahı olmadığını anlattı. Bu hususu aydınlığa kavuşturmanızı dilerim…
Şimdi burada profesörün dediğinin izahı gerek. Bu profesör lütfen kerem buyursunlar Osmanlı İmparatorluğunun kurduğu bu iktisadi sistemi kursunlar. Varsın o kurulan iktisadi sistem harbe dayansın, ganimete dayansın, başkalarının elindeki mala, mülke, menale dayansın. Bunda zillet ifade eder hiçbir taraf yoktur. Yeryüzünde cihanın sulh-u umumisinin temsilcisi olmuş ve herkse müminler zekat verdiği gibi, ona haraçla, cizyeyle teminat için muracaat etmiş, devletlerini eyaletlerini sigorta etmişler. Osmanlı İmparatorluğu yeryüzünde muvazene unsuru olmuş. O kadar ki belli bir dönemde fransuva vasıtasıyla Fransızlar dahi kendilerini Osmanlılara sigorta etmişler ve bununla kapitülasyonlar son dönemlere kadar devam etmiş. Yani Fransızları koltuğumuz altına almış, Avrupa’nın şer ve şeraresinden korumuşuz. Bu devirde herkes değil böyle haraç verme, cizye verme, ganimet getirme Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruculuğu ve koruyuculuğuna karşı getirdikleri hedaya ve bahaya Osmaoğullarını ve Osmanlı İmparatorluğunu o devre ait aziz tebaayı igna ederdi, artardı bile. Hazinelerimiz onunla taşardı. Size belki tuhaf ve komik geliyor. Avrupalı müşahidler bugün gelip bizim Topkapı sarayını geziyorlar. Rusya bile çeşitli dönemlerde elimizi öpmek için önce takdim ettiği hediyeleri getirmiş, Topkapı sarayına koymuş. Şimdi adamları gelince diyorlar “ne kadar ahmaklık etmişiz, size bu kadar hediye vermişiz, eğer bunları bize yeniden satsanız birkaç vilayet alırsınız”. Halbuki onlar bu hediyeleri bize verirken, evvela hediyeyi veriyorlardı sonra elimizi öpmek istiyorlardı. 3 asır böyle devam etti bu. Çindden gelen hedaya ve bahaya İstanbul yeniden yıkılsa İstanbul’u ihya eder. Şah İsmail’in tahtı bile satılsa bir Şah İsmail alır, bir İran Şahı alır yani. Bu bir izzetin ifadesidir. Ben muvazene unsuru olarak mualla bir mevki ihraz etmiş, adeta bir vapurda bir sefine-i beşeriyede, sefine-i Nuh’da bir gözetleme mevkiine oturmuş, beşerin sulh-u umumisini temin ediyorum ve bu mevzuda bana hedaya ve bahaya(hediye ve ikram) geliyor. Ben bunları alıp kullanıyorum. İktisadi yapımı da bununla düzenliyorum. Ben mahal-i iftihar bunu kabul ediyorum ve bunu izzet sayıyorum. Osmanoğlu’nun, onun kurduğu saltanatın, hilafetin saltanatının ihtişamına veriyorum. Gücü kuvveti iktidarı olan yapsın. Bugün onu Amerika yapıyor. Bu birinci mesele. İkinci mesele Osmanoğlu Müslümanlığın Müslümanlığa yapacakları hizmetin, yardımın belli bir yönünü bütün gücüyle omuzlamış yapıyordu. Emevi devrinde hadis ilminin, fıkıh ilminin tekvini, tekevvünü, tedvini ve tedevvünü, Abbasi devrinde medeniyete büyük hizmetler ve muhazi Endülüs’te yine Emeviler vasıtasıyla sürdürülen ilmi hizmetler, sanat eserleri, abideler, rasathaneler, semayı gözetleme aletleri daha sonra çanlar, saatler ve kimyevi maddelerin bulunması, bunların terkibi, yeni maddelere intikal etme Avrupalıların Bağdat ve Endülüs medeniyeti hakkında yazdığı eserlerde görüyor ve okuyoruz bunları. Her millet İslam’a bir yönüyle büyük hizmette bulunmuş. Fakat 8-9 asır hiç el değiştirmeden, sadece belli bir oymaktan diğer bir oymağa intikal etmek suretiyle, yani gitsin Selçuk gelsin Osmanlı, birbirine yakın bu milletin ecdadından Türk boylarından iki oymak arasında mesele el değiştirmeden ibaret kalmış. 9 asır işin bayraktarlığını kimseye vermemiş bu millet. Emevi’yi himaye etmiş. Abbasi’yi himaye etmiş. Emevi’de himaye görüyordu hatta 2. Bayezit devrinde Endülüs’te Ferdinant vasıtasıyla Müslümanlar kılıçtan geçirilirken yine Osmanlı’ya başvurmuşlardı. Fakat 3 tane büyük ciddi gaile Hz. Bayezit’in bunlara yardım etmesine mani idi. 1) onun selim fıtratı ve etrafının dervişan tarafından ihata edilmiş olması 2)Anadolu içlerinin İran Şahı tarafından tehtid edilir olması. Kızıl başların yer yer Anadolu’nun içlerine postalanması. Hulefa-ı Raşidin düşmanlığı. İçten bir tehlike. 3)Cem gaile ve belasının dıştan her an oldu olarak Osmanlıların aleyhinde kullanılması gibi ciddi maniler yüzünden Hz. Bayezit o gün Endülüs’e yardım edememiş. Ancak halkın taşınması için bir kısım vapurlar gönderebilmişti. O güne kadar orada dahi muvazeneyi temin ediyordu, yardım ediyordu. Bu ihtişamından ötürüdür ki Kanuni devrinde bütün mağrip memleketleri, Oruç Reisiyle, Barbarosuyla geldiler Kanuni’nin karşısında rükû ettiler hepsi. İnkiyad ettiler, arz-ı ubudiyette bulundular. Yeryüzünde Hilafet-i Ahmediye (sav) in saltanat haline gelmesini temsil eden şahlar şahı Kanuni Sultan Süleyman karşısında onun şahlığını ilan ve itiraf ile bizde arz-ı ubudiyetle inkiyatta bulunuruz efendim dediler. Bu çok muhteşem bir şey haddi zatında. Osmanoğlu bütün bu büyük işlerin yanında üzerine yüklendiği en büyük vazife Seddi suhur meselesi. İslam’a içten ve dıştan saldırıları önleme meselesi ve İslam’ı madde planında inkişaf ettirme meselesi. O askeri yönünü, idare yönünü üzerine almıştı. Batılı kafada düşünür bir tanesi şöyle diyor. “Avrupa’da orta çağda pek çok hükümet stiline dair kitaplar yazıldı. Aynı devrede biz Osmanlıların devlet stili ve hükümet idaresi diye bir kitap yazıldığına dair bir kitap şahit değiliz. Şahit olamayız çünkü batıda devlet stili yazılıp çizilmeye çalışıldığı devrede Osmanoğlu o devre stilini pratikte yaşıyordu.” Öbürleri Avrupa’da o cins eserler neşredince ütopik bulunuyordu ilmi mahfillerce.” Yahu siz hayali devletlerden bahsediyorsunuz.” Osmanlılar o devrede başkalarının hayali saydığı o devleti yaşıyordu. İşte o devletçilik yönünü, askeri yönünü üzerine almıştı. Belki onun askeri yönü, fütuhat yönü kadar diğer yönlere inkişaf etmemiş olabilir. Fakat cihan tarihinde 6-7 asır beşerin kaderi üzerinde böylesine hakimiyet kurmuş ikinci bir millet göstermek de mümkün değildir. Siz muhteşem Roma’ya gitseniz, askeri disipliniyle, devlet idaresiyle 150 seneyi geçiremezsiniz onları. Başlangıcı, yıkılması derken 150 sene içinde bitmiştir bunların ve hele bir sülalede devam etmesi bahis mevzu değildir. Yüz senede biter bir sülale, 60 senede ayrı bir sülale, 30 senede ayrı bir sülale. Hepsi biter. Bu çok ciddi bir meseledir. Bu mevzuu tenkid eden zat, kim olursa olsun herhalde psiko-sosyolojik yönden meselenin ciddiyetine eğilmemiş ve vakıf değil. Bir mütefekkir ve şair-i şehirimizin ifade ettiği gibi bundan ötesini söylemeyeyim ötesini nezaketsizlik sayarım. Diyor ki “radyodan bir haber dinliyorum. Bir profesör anlatıyor bunu, ileri gelenlerden bir tanesinin hanımı soruyor efendisine. Efendi diyor bu hilafet nedir, halifelik nedir? O da diyor ki Yavuz Selim isminde bir tanesi arkasına çapulcu gibi bir güruhu katmış gitmiş sonra Araplarla savaşmış hilafeti almış gelmiş diyor.” Burada sair-i şehir şöyle diyor ”senin gibi profesörü ancak ilk mektebe kapısı yapmak lazımdır” diyor. Kendi içtimaisine karşı bu kadar düşman bir insan tasavvur edilemez. Bu zat hakkında değil sözüm, öyle düşünüyorsa onun hakkında da olsun. Osmanlı işin askeri yönünü tutmuştu, askeri yönüyleydi. Bir de sizin iktisadi dediğiniz şey, dikkat buyurun içinde bulunduğunuz devirde sizin için imkan olabilecek meseleleri, bunu en güzel şekilde değerlendirme, dış dünya siyaseti karşısında bunu en güzel şekilde değerlendirme, iktisadi durumuna istikrar getirme, paranın dalgalanmasını önleme ve istikrarlı bir hayat bir içtimai temin etme. Bugün dünya piyasasında iktisadi açıdan en mühim rolü oynayan nedir? Hiçbir silahı, hiçbir malzemesi, hiçbir fabrikası olmayan Arapların elinde sadece petrol var. Kendi hiçbir say, gayreti ve cehdi olmamanın yanı başında dünya iktisadıyla oynuyor bugün. Eğer bir askeri güçleri olsa ambargoyu başkaları değilde bunlar koyuverseler dünyada bütün vasıtalar duruverir. Avrupanın parasıyla da oynuyor, başka yerin parasıyla da oynuyor, az bir iktisadi anlayış teşekkül ediverse. Niçin? Bugün raiç olan şey budur. Toprak altındaki petrol rezervlerinin belli bir sınırı var. Öyle olması gayet normaldir. Yeryüzündeki Allah’ın bize vermiş olduğu nimetleri biz namütenahi desek de sınırlıdır. Petrol bitince, dünyanın iktisadi coğrafyasına başka şeyler hükmedecek. Bakacaksınız uranyum bulacaklar. Bakacaksınız başka cevherler bulacaklar. Bakacaksınız teknik sahada güneş enerjisinden istifade meselesi geliştirilecek. Bakacaksınız atom fiziği beşerin kaderi üzerinde büyük tesir icra edecek. O zamanda bu işi kim elinde tutuyorsa o onunla beşerin iktisadi yapısı üzerinde oynayacaktır. Gayet normal. Bununla şunu anlatmak istiyorum. Her mevsimde belli bir mesele iktisadi ve içtimai yapı için müessir olur. Belli bir mesele hayat-ı içtimaiye, çarşı ve pazarında raiç olur. O devirde harpler yapılıyordu. O devirde başka türlü beşerin medar-ı maişeti olan şeyler başka türlüydü, onlar elde ediliyordu ve işte o devrin iktisadi hayatın kayyimi sayılabilecek hususları Osmanlı elinde tutmuş, beşerin içtimai ve iktisadi yapısı üzerinde rol oynuyordu. Eğer bu devirde olsaydı o dirayet ve kiyaset adamları atomu ellerinde tutacaklardı, uranyumu ellerinde tutacaklardı, petrolü ellerinde tutacaklardı rollerini oynayacaklardı. Ve ellerinde tutacakları devirde Avrupa’nın doyma bilmeyen aç gözleri üzerimize saldırdılar. Son büyük sultan Abdulhamit Han kendi hatıratında anlatıyor. “Rusya’ya” diyor veya neyse” Afrika’ya” diyor “Ceziretül Arap’a yer yer Alman ilim adamları mütehassıslar geliyor.” Diyor. O gün için petrol mühendisliği veya neyse jeoloji mühendisliği gelişmemiş, çoğalmamış, sıradan bir mühendis geliyor.” Araştırmalar yapıyor, gaybubet ediyor. Bir heyet daha geliyor. Ben tecessüs ettim. Meseleyi öğrendim. Orada petrol arıyorlar” diyor. Tam dünyanın en büyük gücü, İran’da, Tiflis’te, Kafkasya’da, Cezire’de, Arap yarımadasında ve Afrika’da elimize geçeceği zaman, şarkın ve garbın doyma bilmeyen aç gözleri üzerimize saldırdılar. Bütün bir dünya’ya karşı da mukavemet etme imkanı yoktu. Zaten o esnada iç gücümüzü, ruh gücümüzü kaybetmiştik. Zira entelektüellerimiz Avrupa nam şarabı içmiştiler, sarhoştu onlar, meyhanedeydiler. İş kalmıştı cahillerin elinde. Hünkarların Avrupa’ya okumak için gönderdiği herkes oradan bir kadeh çekiyordu geliyordu burada bilmem neyin konçertosunu çekiyordu. Millet onu dinliyordu. Okumuşlar öyle oldu. Bir memleketin içtimaisini ve iktisadisini kendi haysiyeti içinde ayakta tutacakta okumuştur. Okumuş sarhoş olunca iş cuhelanın eline kaldı. Cahilin yapacağı da bundan fazla olmaz. Ne yaptı cahil? İmanı vardı, aşkı vardı, heyecanı vardı. Kafasına dan dediği an Çanakkale’de göğsünü siper etti savaştı. Kendisine ait vazifeyi yaptı. Meseleyi daha fazla dağıtmadan sorudaki ifadeye geçelim. Halkın refahı için değildi diyor. Halk çok müreffehti. Müreffehiyeti atalarımız dedelerimiz anlatıyorlar. Biz şu 200 senelik tarih içinde Avrupanın mütecavizleri, şarkın mutasallıkları tarafından elli defa işgale uğradık. Elli defa evimizin içine girdi ne var aldı götürdüler. Batı Almanya’da veya doğu Almanya’da Bergama veya Konya’dan gitmiş bir cami mihrabından bahsettiler, cihan tarihinde hırsızlığın böylesine daniskasını ne göstermek ne de ifade etmek mümkün değildir. Hani müzelik bir şey. Çaminin mihrabını yerinden sökmüşler, götürmüşler oraya. Şimdi bizimkilere gösteriyor ve para alıyorlar. Avrupa bu kadar ruh hisseti içinde, Asya bu kadar ruh hisseti içinde Hz. Muhammed’e (sav) inanların karşısında 8 asır yek vücud, hemfikir olarak çalışmış. Bizim murahhasımız Rusya’da söylediği gibi veya Asya’da söylediği gibi hasta dönemde cihanın en büyük imparatoru diyor kim? Osmanoğulları. Yahu diyor biz size hasta devlet diyoruz. Vallah diyor yine Osmanoğulları. Çünkü 8 asır siz dışarıdan biz içeriden uğraştık hala ayakta duruyor. Ayrıca soruda laflar arasında Osmanlının ganimetten başka gelirinin olmadığı geçmektedir. Fatih bir devletin, yani sürekli fetihler seferler yapan bir devletin birinci geliri ganimettir. Din açısından meseleyi ele alalım, Efendimiz buyuruyor ki (sav): “bir insanın en helal kazancı ganimettir” diyor. Ticaretten daha helal, memuriyetten daha helaldir. Osmanoğlu’nun bütün gelirinin harp ganimetinden olmasını küçümseyen bir insan, askeriyeyi, fütuhatı bunların ne demek olduğunu da bilmiyor demektir. Bir asker kendi kullanacağı silahın, malzemenin, tankın, topun, hatta petrolün başkalarının elinde bulunduğu nispette çelik ve çalak olur. Onu onun elinden almak için lazım gelen her şeyi yapar. Bunda ayıplanacak hiç birşey yoktur. Keşke o durum olsa da yine aynı şeyi yapsak. Harp tazminatı ödemesek. Vesselam… |
|||
|
« Önceki Konu | Sonraki Konu »
|

Arama
Üye Listesi
Takvim
Yardım

