Mesaj Önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
08-16-2010, 05:25 PM
Mesaj: #1
Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
Kürtlerin özerklik talepleri, referandum tartışmaları ve giderek artan gerilim derken hepimizin aklına takılıyor. Acaba ulus devletimiz tasfiye mi ediliyor? Hayır, İngilizlerin bu coğrafyaya ilişkin 90 yıllık nasıl planları olduğuna girecek değilim. Onu 'Bizim Hep İnanmamızı İstediler-Ma'amin'de anlatıyorum. Asıl anlatmak istediğim tarih boyunca on yedi devlet kurduğumuz. Peki bu on yedi devlet içerisinde kaç tane cumhuriyetimiz oldu? Son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti'nin teşkilat esasını yani anayasamızı nasıl oluşturduk? Cumhuriyetimizin ilk kuruluş deneyini nasıl yaptık?

Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce Kars Cumhuriyeti kurulmuştu... Nasıl mı? Asıl adı Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi'ydi. Yani Güneybatı Kafkasya Geçici Hükümeti... Ama Kars merkezli olduğu için 'Kars Cumhuriyeti' olarak anıldı.

1. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Kafkasya'dan geri çekilme kararı alan Rusya ile 3 Mart 1918'de Brest-Litvosk anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Rusya, Güneybatı Kafkasya'dan, Anadolu'da işgal etiği Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'dan çekildi. Bu bölge de hukuki ve idari olarak boşluk doğmuş oldu. 9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ve Kars Mutasarrıfı Hilmi Uran halkı örgütlemeye başladılar. Bölgesel de olsa yeni bir devlet kurulmalıydı. Ermeni ve Gürcü istilasına karşı vatanı korumak amacındaydılar

ÖNCE MİLLİ ŞURA HÜKÜMETİ
Önce milli bir şura toplandı. Kepenekçi Emin Ağa ve Piroğlu Fahrettin Bey başkanlığında Milli İslam Şurası kuruldu. 17- 18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında yapılan 2. kongrede Milli Şura Hükümeti de adını CGKHMM (Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi) olarak değiştirdi. Cumhurbaşkanlığına Cihangiroğlu İbrahim (Aydın) Bey getirilir. Resmi yayın organının adı Seda-i Millet gazetesiydi. Kısa sürede devlet düzeyinde örgütlendiler.

İLK SİVİL ANAYASA
Bir anayasa kaleme alındı. On sekiz maddelik anayasa da Türkiye sözcüğü ilk kez kullanılıyordu. Bu temel metin aynı zamanda 1921'deki anayasamızında temelini teşkil etti. 18 madde şöyleydi:
1. Hükümet 'Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti' adını taşıyacaktır.
2.Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti hükümeti hududunu, Batum'dan Nahcivan'a kadar ulaştırarak, bu sınır içinin barışının sonuna kadar korunmasını bilfiil üzerine almıştır.
3. Hükümet bayrağını, kamutay üzerine dikilen ay yıldızlı Türk bayrağı olarak kabul etmiştir.
4. Cenub-i Garbi Kafkasya Cumhuriyeti hükümetinin resmi dili Türkçe'dir. Bütün resmi ve gayrı resmi muamelat ve tedrisat Türkçe olacaktır.
5. Milletvekilleri seçimi için 18 yaştan yukarı kadın ve erkek oy vermek salahiyetine haizdir. 10.000 kişi bir milletvekili seçer.
6. Her vilayet ve kasabada, Milli Şura'nın şubeleri açılarak, halkımızdan her türlü yardım görecektir
7. Türk millet ve hükümetini rencide edecek her türlü muameleden kati surette çekinilecektir.
8. Umumi asker teşkilatımız da, cumhuriyetimizin kabul ettiği usul dairesinde, Türkiye Devleti ile irtibatı temin için daimi bir heyetimiz Türkiye'de bulunacaktır.
9. Mülki teşkilatımızda da 8. maddede zikredilen usul aynen kabul edilecektir.
10. Komşu hükümetler ile daima dostça geçinmeyi Cumhuriyet Hükümetimiz düstur olarak kabul etmiştir. Milletvekilleri seçildikten sonra bu husus hakkında ayrıca bir kanun çıkarılacaktır.
11. İtilaf devletleri, doğu Türkiye illerini alıp başka bir millete vermek isterse cumhuriyetimiz Türkiye'den ayrılmamayı kesin olarak kabul etmiştir.
12. Azınlıkların hürriyetleri ve hakları muhafaza edilecektir.
13. Müslümanlar arasındaki mezhep ayrılıklarına hürmet edilecek, dini ayinlerin bir arada yapılması sağlanacaktır.
14. Demokrasi esaslarına riayet edilerek seçimler tarafsız ve tesirsiz olacak, Türk'ün şan ve şerefine yaraşacak bir şekilde yapılmasına azami surette dikkat edilecektir.
15. Vali ve komutanların işe başlamaları ve işten el çektirilmeleri kamutayın kararıyla olacaktır.
16. Cumhuriyet Hükümetimiz milletvekillerinin seçilip de kamutayın çalışmaya başlayışından sonra kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesini teklif etmeye yetkilidir.
17. Milletvekili olmak için yaş haddi 25'ten yukarı olacaktır.
18. Bu kanunun yürürlüğe girdikten sonra icrasına nazırlar heyeti ile cumhur reisi memurdur.

KABİNEDE İKİ RUM BAKAN
Bayrakları kırmızı ve yeşil zemin üzerine dik şekilde konumlanmış ay yıldızdı. Para birimi kuruş ve lira, resmi dili Türkçe'ydi. Halkoyuyla seçilen 131 milletvekilinden oluşan bir parlamentosu vardı. 12 üyelik ilk kabinesinde azınlıklara da yer verilmişti. Pavlo Camusev ile Stefani Vafiades, Kars Cumhuriyeti'nin Rum asıllı bakanlarıydı. Merkezi Kars olan bu cumhuriyetin sınırları içinde Artvin, Ardahan, Batum, Gümrü, Sarıkamış, Nahcivan, Ordubad ve Iğdır da bulunuyordu.

14 Ocak 1919'da demiryolu ile Kars'a gelen ve o bölgeyi Ermenilere vermek isteyen 14. İngiliz Tümeni Komutanı General Thomson'u Kars istasyonunda diplomatik bir heyet karşıladı. Milli Şura Merkezi Azası Mamiloğlu (Mamilof) Tevhidüddin Bey, İngilizlerin Wilson Prensipleri'ni kabul ettiklerini anımsatarak, bu nedenle kendilerine saygı gösterilmesini istedi. 1914 yılında Ermenilerin Kars ilindeki nüfusunun yüzde 15'ten az olduğunu, resmi belgelerle kanıtlamıştı. Asla çoğunlukta olan Türkleri yönetemeyeceklerini söyledi. Bu çıkış ve silahlı çatışmalarda gösterilen kimi başarılar üzerine İngilizlerin Kafkasya Başkomutanı sıfatı da taşıyan General Thomson, bu küçük devleti fiilen tanımak zorunda kaldı. Bu ütopik Cumhuriyetin ömrü tıpkı Paris Komünü gibi kısa oldu. İngilizler 13 Nisan 1919'da Kars'ı işgal ederek parlamentoyu dağıttılar. Hükümetin 12 üyesini ve Cumhurbaşkanı İbrahim Aydın Bey'i tutuklayarak Malta Adası'na sürdüler. Kars Cumhuriyeti tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Ve kısa süre sonra Kars Ermenilere devredildi.

SAKARYA' DA YENİLSEK...
Son söz; Kim nasıl milliyetçilik olarak görürse görsün. Türk devlet geleneği tam 3 bin yıllıktır. Bu 3 bin yıl içinde onlarca model denendi ve devlet geleneği hep ayakta tutuldu. Kimi milletlerin belki de 50 yıl bile başarmadığını Türkler bin yıllar boyunca yaptı. Sakarya Meydan Savaşı'nı hatırlayın. Mustafa Kemal eğer Sakarya'da yenilse, Enver Paşa Batum sınırına kadar gelmiş bekliyordu. Yenilgi halinde hemen sınırdan içeri girecek Erzurum'da yeni bir direniş hattı kuracaktı. Yani yenilmeyi bilmeyen bir kurmay heyeti ve yok edilmesi imkansız bir devlet geleneği vardı.
Başbakan Erdoğan diyor ya 'Devlet yalnız millet için vardır' diye. Tarihimize bakınca bunun pek öyle olmadığını görüyoruz. Türklerde millet sadece ve sadece devlet için oldu. Devlet olmadan yaşayamadılar. Bedelini çok ağır ödediler. Ama hep bir devletleri oldu.

TÜRKİYE İSMİ İLK KEZ KULLANILDI
Bülent Tanör hocaya göre 'Türkiye' ismi Dr. Rıza Nur'dan da yıllar önce ilk kez Kars Cumhuriyeti'nde kullanılmıştı. Sosyalistler için Paris Komünü ne ise Cumhuriyetimiz içinde Kars Cumhuriyeti odur. Tıpkı Paris Komünü gibi sadece 2.5 ay ömrü oldu. Ama tam bir laboratuar işlevi gördü. Dağılan imparatorluğun ardından bir cumhuriyetin yaşatılabileceği orada görüldü. Cumhuriyetimizin kurucu kadrolarına moral ve güç verdi. Anayasası ve işleyiş bakımından cumhuriyetimizin öncülü oldu.

Gökhan HACIR
gökhan.hacir@aksam.com.tr

http://www.aksam.com.tr/2010/08/16/haber...gildi.html

rasti rusti
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-18-2010, 02:24 PM
Mesaj: #2
RE: Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
İlginçmiş, anayasasının aslını nereden bulabiliriz? "Kamutay" kelimesi kullanılmış mı, yoksa sonradan mı eklenmiş merak ettim...

Düşünüyorum o halde vurun...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
09-21-2010, 12:01 PM
Mesaj: #3
RE: Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
Bu arada ilk cumhuriyetimiz Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesidir.

Düşünüyorum o halde vurun...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
10-17-2010, 11:16 PM
Mesaj: #4
RE: Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
Bizim ilk Cumhuriyetimiz Osmanlılardan önce Ankara'da kurulan Ahi Cumhuriyetidir.
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
10-18-2010, 07:36 PM
Mesaj: #5
RE: Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
(10-17-2010 11:16 PM)Tosun Saral demiş ki  Bizim ilk Cumhuriyetimiz Osmanlılardan önce Ankara'da kurulan Ahi Cumhuriyetidir.

Tosun hocam dediğiniz gibi Ahiliği bir nevi cumhuriyet yönetimi farzedersek, benim bildiğim kadarıyla Ahiliğin merkezi de Kayseri olduğuna göre (Ahi Evran'ın son senelerinde Kırşehir daha çok ağırlık kazanıyor) Ankara yerine bahse konu yerlerde dediğiniz gibi bir cumhuriyet yönetimine benzer bir teşkilatın kurulması daha kuvvetli bir ihtimal dahilinde değil midir?

Ayrıca Ahilikle ilgili yakın bir zamanda bir gazetede çıkan bir yazıyı da paylaşmak istiyorum.

Alıntı:
Esnaf ve sanatkârın piri: Ahi Evran


HEM KAN HEM TER
Ahiler savaş zamanı silah kuşanırlar, barışta çalışır üretir ekonomiye hız katarlar. Tekke ve zaviyeler açar, seyyahları, tüccarları, talebeleri ağırlarlar.

GÖZÜ, DİLİ, BELİ
Ahinin eli açık olacak, kapısı açık olacak, sofrası açık olacak. Gözü, dili, beli kapalı olacak. İçi dışı bir olacak, gönlü zengin, gözü tok olacak. Hâzâ insan olacak!

Tancalı Seyyah İbn-i Battuta’nın yolu Beldet-ül Hanâzir’e (Donguzlu’ya) düşüyor. Denizli mamur bir şehir, dokumalarıyla tanınıyor.
Tam çarşıya girecek ki birkaç genç, atının yularına yapışıyor. Ne olduğunu anlayamadan başka delikanlılar peydahlanıyor, onlar da dizginlere asılıyor. Bir çekişmedir başlıyor. İbn-i Battuta’nın beti benzi atıyor, “Kesin soyulduk” diyor, “Herhalde malım üleşiliyor.”
Arabi bilen biri “Mafi müşkilat ya seydi” diyor, “Endişeye mahal yok. Bunlar iki ayrı ahi grubuna mensuplar, ikisi de sizi konuk etmek istiyorlar.”
Neticede kura atılıyor, kaybedenler sus pus oluyor, kazananlar güle oynaya önüne düşüyor.
İbn-i Battuta birkaç gün de diğerlerinin misafiri oluyor, iki tarafın da gönlünü yapıyor.
Tavas, Muğla, Milas ve Ayasuluğ’da da (Selçuk) benzer manzaralarla karşılaşıyor. Hamamlar açılıyor, sofralar donanıyor, paşalar gibi ağırlanıyor. Konya’da İbn-i Kalemşah adlı Ahi şeyhinin misafirperverliğini unutamıyor.

PAYLAŞAMAZLAR
Derken Sivas’a yöneliyor. Ahi Bıçakçı’nın yoldaşları (kalabalıktırlar) karşısına çıkıyor: Soruyorlar “misafirimiz olur musunuz?”
-Olurum.
Az ilerleyince Ahi Çelebi’nin adamları çeviriyor (ki daha da kalabalıktırlar): “Efendim bize buyursanız?”
İbn-i Battuta artık alışkın, “Geç kaldınız gençler” diyor, “Onlar çoktan kaptılar!”
Amasya ve Gümüşhane üzerinden Erzincan’a geçiyor, hep Ahi tekkelerine buyur ediliyor.
Erzurum’da vakti dar, iki gün kalıp yola çıkmaya yeltenince ağırlandığı tekkenin şeyhi Ahi Tûmân adeta yalvarıyor: “Ama efendim misafirlik üç gündür değil mi? Sizi iki günde salarsak millet yüzümüze bakmaz valla!”
İbn-i Battuta Anadolu’da pek rahat ediyor, han hamam aramak zorunda kalmıyor. Girdiği şehirde ahileri soruyor. Tekkeyi buluyor, çorbayı içiyor...
Ahiler için “Neşelidirler, mütebessimdirler, yedirmekten içirmekten pek hoşlanırlar” diye bahs açıyor, “Meclislerinde mutlaka Kur’an-ı kerim okunur, gecenin ilerleyen saatlerinde, zikre oturur, gönüllerini aydınlatırlar.”

ANADOLU
13 yy... Anadolu...
Doğudan Moğollar, batıdan Bizans sıkıştırmakta. Baskın cinayet yağma gırla... Kara kara bulutlar, harabelerde baykuşlar ötüşüyor. Göç, göç göç... Kırık dökük konvoylar uzuyor. Memleket sahipsiz, müesseseler aciz, ümitler tükeniyor... Ticaret, zanaat, ziraat ancak suni teneffüsle yürüyor.
İşte o kasvetli yıllarda Ahi Evran adlı bir gönül ehli çıkıyor, Anadolu’yu sarsıp uyandırıyor.
Mübarek, büyük bir âlim, büyük bir veli ve çok büyük bir teşkilatçı. Anadolu esnafını sanatkârını “Ahilik şemsiyesi” altında topluyor.
Birliği, beraberliği, kardeşliği tesis ediyor.
Ahiler en kaliteyi üretiyor, en kaliteliyi satıyor, kaliteli insan nasıl olur, cümle âleme gösteriyor.

HOY
“Evran” bir yönüyle gök kainat, bir mânâsıyla yılan canavar demek.
Ahi hazretleri dünya hırsından arınıyor, enaniyet ejderhasını, nefs yılanını göğsünden söküp atıyor. Gönül gözü açılıyor ufku evren gibi genişliyor.
Asıl adı Mahmud bin Ahmed el-Hoyî! İran’da doğuyor. Adından anlaşılacağı gibi Hoy’da...
Hoy, Batı Âzerbaycan’da Van-Urumiyye arasında bir kasaba...
Önce mahalli hocalardan ders alıyor, ama ilim bu, yudumladıkça harareti artıyor, aşk ile yollara düşüyor. Nereye? Önce Horosan’a... Sonra Maveraünnehir illeri, Semerkant, Taşkent, Buhara...
Fahrüddîn Râzî gibi bir büyüğün sohbetine katılıyor. Ahmed Yesevî hazretlerinin talebeleriyle buluşuyor. Şihâbüddîn Sühreverdî, Sadreddîn-i Konevî ve Muhyiddîn Arabî hazretlerinden feyz alıyor.
Ve şimdi bir ömür hasretini çektiği Harameyn var sırada... Mükerrem Mekke, Münevver Medine burnunda tütüyor...
Haccını eda edip dönerken Evhadüddini Kirmani hazretleri ile aynı kafileye düşüyor. Bu büyük alimin ilmine irfanına vakarına vuruluyor.
O dahi bu genç dervişin kıratının farkında... Pek beğeniyor, kızı Fatıma’yı verip damat ediniyor.

BAĞDAT
Kirmani hazretleri Hoylu Mahmud’u Bağdat’ta halife Nasirlidinillah ile tanıştırıyor, fütüvvet teşkilatında vazife almasını sağlıyor.
Fütüvvetnâmeler incelendiğinde, bu kelimenin Arapçan “fetâ”dan geldiği görülüyor ki “yiğit, eli açık” gibi bir mânâ taşıyor.
Anadolu Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev ilme meraklı bir sultan, Mecdüddin İshak’ı Bağdat’a gönderiyor, halifeden muallim müderris talebinde bulunuyor.
Vazifelendirilen alimler arasında Evhadüddîn Hâmid Kirmânî ve Ahi Evran da bulunuyor.
Ahi Evran Kayseri’yi mekân tutuyor (1205) ve fütüvve cemiyetinden edindiği tecrübelerle esnaf ve sanatkarları teşkilatlandırmaya başlıyor. Kendisi bir âlim, bir hekim aynı zamanda da sanat ehli... Usta bir debbağ. Onun elinden geçen deriler ipek gibi yumuşuyor.
Ahi Evran sadece atölye kurmakla kalmıyor, 32 ayrı dalda ter döken sanatkârları bir “sanayi sitesinde” topluyor. Ahiler kumaşın, kaşığın, kılıcın âlâsını üretiyor. Bir ahinin kalfa olması kolay değil, madden olduğu kadar manen de donanamayan “şed” kuşanamıyor. Yanlış yapanın papucu dama atılıyor.

KONYA
Malum, demirci, marangoza muhtaç, hallaç, fırıncıya... Cemiyet böyle yürüyor. Bu ahlâklı marifetli insanlar gayrimüslimlerin de dikkatini çekiyor, çoğu kendi isteği ile kelime-i şehadet getiriyor.
Bu arada halkın cebi mangır görüyor, devlet hazinesi altın doluyor. İlim teknik zirvede, su ile işleyen saatler, otomatik tulumbalar... Yabancılar şaşkına dönüyor.
Bir ara Alâeddîn Keykûbâd’ın arzuyla Konya’ya yerleşen (1227) Ahi Evran kendini ilme veriyor. Yazdığı eserleri (Mürşid-ül-Kifâye ve Yezdân-Şinaht) sultana takdim ediyor.
Hocası ve kayınpederi Hâmid Kirmânî hazretlerinin vefâtından sonra Kayseri’ye yerleşen Ahi Evran ahileri (ihvanları, kardeşleri) sisteme sokuyor. Sık sık Anadoluyu geziyor. Hem vaaz ve nasihatte bulunuyor hem de ümit, azim, sabır aşılıyor.
Ancak Ahileri koruyup kollayan Alaaddin Keykubat saltanat kavgasında öldürülüyor. Yeni iktidar başkentteki ahileri dağıtıyor. Ahi Evran dahi hapse atılıyor.
Tam da o günlerde küçük atlı süvariler (Moğollar) Anadolu bozkırlarında at koşturmaya başlamasın mı? Geçtikleri yer kuruyor. Beldeler harap ve hâneler virân. Ortalık kan kokuyor.

KAYSERİ
Ahiler istilacıların elinden kurtulabilen halka sahip çıkınca Moğollar da onlara bir mim koyuyor.
Bu ahilerin merkezi neresi?
Kayseri!
Gelip surlara dayanıyorlar. Ahîler de silahlanıp pusatlanıyor, şeyhlerin emrinde cihada çıkıyorlar. Zaten disiplinli ve itaatkarlar. Düşmanın hücumuna metanetle dayanıyor, misliyle mukabele ediyorlar.
Eh mayalarında derviş gazilik, alperenlik var. Cenk meydanlarında pişmiş Moğol muharipleri tutulup kalıyor, Baycu Noyan adeta çılgına dönüyor.
Tam vazgeçecekler ki bir Ermeni dönmesi ihanet ediyor. Moğollar Kayseri’ye giriyor, erkekler katlediliyor, kadınlar esir ediliyor.
Ahi Evran Konya zindanlarına kapatıldığı için kardeşlerinin yanında olamıyor. Lâkin hanımı Fatıma Bacı kanlı katillerin eline düşüyor.
Moğollar Fatıma Bacıyı elde tutmakla ne büyük hata yaptıklarını çok geç anlıyorlar. Ahiler saldırı üstüne saldırı düzenliyor, düşmana nefes aldırmıyor.

DENİZLİ
Anadolu’nun Ahi Evran gibi bir teşkilatçıya çok muhtaç olduğu yıllar. Lâkin mübareğin 5 koca yılı zindanda geçiyor.
Ne zaman ki II. İzzeddîn Keykâvus tahta oturuyor, saltanat naibi Celâleddîn Karatay ahileri serbest bırakıyor.
Ahi Evran bir süre Denizli’ye gitse de sultan kendisini Konya’ya davet ediyor. Payitaht merkezi ona göre değil ama aracı Sadreddîn-i Konevî hazretleri olunca “peki” diyor, medreselerde dersler veriyor.
O günlerde hazırladığı Letaif-i Hikmet’le “halkın ihtiyaçlarının belirlenmesi ve karşılanması, kaliteli ve ucuz üretimin sağlanması, istihdamın artırılması” gibi hayati reçeteler sunuyor.

KIRŞEHİR
Ahi Evran ömrünün son 15 yılını Kırşehir’de (Gülşehir’de) geçiriyor. Vaazları çok tesirli, aynı zamanda “lisan-ı hâl” ile anlatıyor. Kırşehir âdeta Anadolu Ahilerinin başkenti oluyor.
İşte Menâhic-i Seyfî adlı Şafii ilmihâlini burada hazırlıyor ve Emîr Seyfeddîn Tuğrul’a takdim ediyor.
Çevresinde yüzbinlerce talip, artık Anadolu’nun nabzı burada atıyor, adı “Nâsırüddîn”e çıkıyor.
Moğollar bakıyorlar ki Ahi Evran’ı ortadan kaldırmadıkça Anadolu’da hükümran olamayacaklar...
Gerekli işaretler veriliyor... Mübarek şehit ediliyor.

VE SÖĞÜT
Müridleri de Ahî Evran’ın izinden gidiyorlar. O günlerde Söğüt’te güzel şeyler oluyor.
Nitekim bir ahî şeyhi olan Üdebâli hazretleri bereketli elleri ile Osmanlının mayasını yoğuruyor.
Osmanlı hızla büyüyor, aşiretten devlete geçmekde zorlanmıyor. Ahi tekkeleri Balkanlara, Kırım’a yayılıyor. Yaylalara çıkmaya hayvan bakmaya meyilli Türk çocuklarına ilim sanat öğretiliyor. Türkler şehirli oluyor ve en güzel şehirleri onlar kuruyor. (Edirne, Üsküp, Bursa)
Ahiler Osmanlının eli ayağı... Mesela ordunun ayakkabı, kılıç, kalkan ihtiyacını onlar karşılıyor.
İran bir borç için İstanbul’u sıkıştırınca teşkilat “bi dakka” diyor “borcu biz üstlendik, al senetleri gel buraya.”
Ancak devlete sadakatiyle tanınan Ahiler devletlülere yaranamıyor. “Islahat Fermanı” ile “gedik berâtları” iptal ediliyor. Kendi çabaları ile ayakta kalmaya çalışan birkaç zaviyeyi de cumhuriyet kapatıyor, bu güzel müessese ortadan kaldırılıyor.

İŞİNE, EŞİNE, AŞINA!
Ahi Evran’ın hanımı Fatıma Bacı efendisi kadar teşkilatçıdır, “Bacıyan-ı Rum” teşkilatını o deruhte ediyor.
“Ahiler’in kadın kolu” diyebileceğimiz bu müessese muhtaç ve kimsesiz kızlara sahip çıkıyor. İlim ve sanat öğretiyor, ceyizlerini hazırlıyor, yuvalarını kuruyor. Dulların, acuzelerin bakımı onlardan soruluyor. Düsturları “işine, eşine ve aşına sahip ol!”
Anadolu kadını biblo gibi kırıtmıyor, evini çekip çeviriyor, efendisine destek oluyorlar. Devlete asker yetiştiriyor.

AHÎ NASIL OLACAK?
Ahî bir kere sanat sahibi olacak, kanaatkâr olacak, helal kazanacak, helale harcayacak...
Kitap okuyacak, yerken içerken, giyinip kuşanırken, yatarken kalkarken adaba uyacak.
Mert olacak, cömert olacak, mütebessim olacak, sabırlı olacak, sır saklayacak.
Ulemaya hürmet edecek, danışacak, affetmesini bilecek, kin tutmayacak.
Dünya malına tamah etmeyecek, yanlış ölçmeyecek, eksik tartmayacak.
Akrabasını arayacak, fukarayı soracak, gururdan kibirden arınacak.
Aza kanaat, çoğa şükür edecek, hakkı söylemekten korkmayacak.
Çıraklarını kalfalarını koruyacak, kusurları nefsinde arayacak.
Gelmeyene gidecek sormayanı soracak, ayıbı saklayacak.
Allah için sevecek, Allah için kızacak, özü, sözü bir olacak.
Yalan dolan niza asla... Dedikodu gıybet zinhar!
Gönlü zengin, gözü tok olacak. İnsan olacak!

İrfan Özfatura

http://www.turkiyegazetesi.com/makaledet...?id=465105

rasti rusti
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
10-20-2010, 11:21 AM
Mesaj: #6
RE: Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi
Bana göre ilk cumhuriyetimiz Garbi Trakya Cumhuriyeti'dir (1913). Keza bu devletin Cumhurbaşkanı dahi vardı.

İttihatçılar vardı, hilâl bıyıklıydılar..
Sustasına basılmış birer çakıydılar...
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesajı bir cevapta alıntı yap
Mesaj Önizleme 


Foruma Git: