<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[e-tarih forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://forum.e-tarih.org/</link>
		<description><![CDATA[e-tarih forum - http://forum.e-tarih.org]]></description>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 23:16:54 -0700</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Sahte Doların Gösterdiği Acı Gerçek]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1018.html</link>
			<pubDate>Mon, 23 Aug 2010 11:08:35 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1018.html</guid>
			<description><![CDATA[Yazıyı uzun olduğu için aşağıda vereceğim bağlantı ile paylaşmak istedim. Özellikle ilk başlarda anlatılan para birimlerinin isim menşeilerini okuyanların genel kültür bilgisine katkı yapacağını ümit ediyorum.<br />
<br />
<a href="http://www.haber7.com/haber/20100821/Sahte-Dolarin-gosterdigi-aci-gercek.php" target="_blank">http://www.haber7.com/haber/20100821/Sah...gercek.php</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yazıyı uzun olduğu için aşağıda vereceğim bağlantı ile paylaşmak istedim. Özellikle ilk başlarda anlatılan para birimlerinin isim menşeilerini okuyanların genel kültür bilgisine katkı yapacağını ümit ediyorum.<br />
<br />
<a href="http://www.haber7.com/haber/20100821/Sahte-Dolarin-gosterdigi-aci-gercek.php" target="_blank">http://www.haber7.com/haber/20100821/Sah...gercek.php</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şahruh Mirza]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1017.html</link>
			<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 09:29:25 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1017.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Şahruh Mirza (20 Ağustos 1377 - 13 Mart 1447 Rey) günümüz Afganistan'da bulunan Herat şehri merkez olmak üzere Timurlu İmparatorluğunu yöneten Timurlu hükümdarlarının üçüncüsüdür. Timur'un İran asıllı eşlerinden Taghay Tarkan Ağa'dan dünyaya gelen oğlu olup, oğullarının arasında dördüncüsü ve en küçüğüdür. <br />
<br />
Annesinin 1397 yılında vefat etmesine kadar yanında kaldı ve annesini vefatını müteakip Horasan, Sistan ve Mazenderan idaresi babası tarafından kendisine verildi. Babasının 1405 senesinde Çin seferi esnasında Otrar'da vefat etmesi sonrası ortaya çıkan taht kavgalarında önce tarafsız kaldı. Timur tarafından taht için varis ilan edilen en büyük oğlu Cihangir'den olan torunu Pir Muhammed ile diğer bir oğlu olan Irak-ı Acem hakimi Miranşah'dan olan torunu Halil arasında taht kavgası yaşandı ve daha atik davranan Halil Sultan Semerkant'ı ele geçirerek Timurlu tahtına oturdu. Ancak Halil Sultan'ın usulsüz olarak tahta oturması, tahtın resmi varisi sayılan Pir Muhammed'i ortadan kaldırması ve zayıf karakteri yüzünden hanımı ve bazı devlet erkanının oyuncağı duruma düşmesi yüzünden emirler arasında ki huzursuzluk giderek arttı. Ülkede ki kamuoyunun desteğiyle beraber 1407 senesinde Şahruh fazla zorlamadan yeğenini tahtan indirmeye ve Timurlu tahtına oturmaya muvaffak oldu.<br />
 <br />
Merhametli bir hükümdar olan Şahruh yeğenine dokunmayarak ve hatta onu himayesi altına alarak Halil Sultan taraftarlarını da kendisine bağlamaya muvaffık oldu. Devletinin merkezini ise yaşadığı şehir olan Herat'a taşıdı buradan devletini idare etmeyi başladı. Böylece devletin iki önemli merkezi Semerkant ve Herat şehirleri olmuş oldu ancak bu ileride bir takım sıkıntılara yol açacaktı.<br />
<br />
Tahta çıktıktan kısa bir süre sonra kendisinden yaşça daha büyük olan ve Timurlu topraklarının batısına hakim olan abisi Miranşah kendisine karşı ilk muhalif hareketi başlattı. Miranşah oğlu Halil'in bertaraf edilmesini bir türlü kabul edemiyordu ve kendi nesebinden olan birisinin Timurlu tahtını hak ettiği iddiasındaydı. 1408 yılında Kuzey Irak ve Doğu Anadolu topraklarında iyice güçlenen Karakoyunlu federasyonunun lideri olan Kara Yusuf, Miranşah'ın elinde bulunan Tebriz'i ele geçirdi ve Miranşah'ı ortadan kaldırdı. Böylelikle Şahruh abisi gibi bir tehditten kurtuldu lakin devletinin Batı topraklarının önemli bir kısmı henüz yeni kurulan ve gelecekte siyasi mücadeleye girişeceği Karakoyunlu Devletinin eline geçmiş oldu. <br />
<br />
Miranşah'tan başka bir tehlike ise Semerkant'da vali olarak bulunan yeğeni idi. Bu tehlikeyi ise 1409 senesinde Semerkant üzerine yürüyerek ve şehri ele geçirerek bertaraf etti. <br />
<br />
1410 yılında ise Karakoyunlular önemli İslam beldelerinden Bağdat'ı ele geçirdiler ancak İran ve Türkistan'ın büyük bölümünü elinde tutmayı başaran Şahruh, önemli bir ticaret güzergahı olan tarihi İpekyolu'nun denetimini elinde tutmayı başardı.<br />
<br />
Şahruh'un o sırada Ming Hanedanlığı tarafından yönetilmekte olan Çin İmparatorluğuna karşı ise tavrı babasının aksine daha barışcıl bir siyaset oldu. Ülkesinde bir çok mirza (taht varisi) ve emir tehdidi olan Şahruh daha fazla düşman kazanmamak için dış politikada elinden geldiğince barışçıl bir politika izledi ve Timurlu ülkesinin başta Semerkant ve Herat olmak üzere belli başlı şehirlerinde elçilikler açıldı. Şahruh'un askeri tercihlerden ziyade ekonomik ve kültürel aktivasyonlarda bulunması on beşinci asır Türkistan'ını dünyanın en mamur yerlerinden biri haline getirdi. Babasının temelini attığı ancak uzun yıllar süren savaşlar neticesi pek ilerleme kaydedemediği Timur Rönenansı Şahruh'un uzun yıllar süren hükümdarlığı esnasında hızla ivme kazanmaya başladı. Özellikle başkent Herat Türkçenin Çağatayca lehçesinde bir çok eserin kazndırıldığı merkezlerden biri olma yoluna girdi. Herat'ta hanımı Gevherşad adına yaptırılan külliye inşaası 1418'de tamamlandı ve bunu 1417-1421 seneleri arasında Semerkant'ta oğlu Uluğbey tarafından yaptırılan ve günümüzde Ragistan Meydanında yer alan Uluğbey medresesi ve yapımı 1435'de tamamlanan Şah-i Zinda (yaşayan şah) külliyesi takip etti. Şahruh zamanında ülkesi Asya'nın ve dünyanın en mamur ülkesi haline geldi. Bununla birlikte vergi reformunu da gerçekleştirdi. Hanımı Gevherşad ise gerek Şahruh ve gerekse Şahruh'un vefatı sonrasında mirzalardan Ebu Said tarafından 1457'de ortadan kaldırılıncaya kadar ülkenin en etkili simalarından birisi olmayı ve sürdürmeyi başardı. Çok akıllı ve zeki bir kadın olan Gevherşad kocası Şahruh'un başarılı politikalarında oldukça etkili olmayı başarmıştır.<br />
<br />
Şahruh dış politikada hayatı boyunca en çok siyasi mücadeleyi Karakoyunlulara karşı verdi. Bu mücadelerinin çoğunda askeri olarak başarılı olmasına rağmen Karakoyunlular ile ilişkilerini istediği seviyeye getirmeye muvaffık olamadı. Karakoyunlular haricinde başta Memlüklüler olmak üzere Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurdu. Osmanoğulları ile iyi ilişkiler kurmasında şüphesiz dedesi I. Bayezid Han'ın yaptığı hatalardan ders almasını bilen II. Murad Han'ın akılcıl politikasının etkisi de vardı.<br />
 <br />
İç politikada ise ömrünün son yıllarına doğru torunlarından olan Mirza Babür ile Mirza Muhammed arasındaki mücadele de torunu Babür'den yana tavır aldı. Bunun üzerine torunları içinde en yeteneklisi olduğu Timurlu kaynaklarında yazan Muhammed'in üzerine yürüdü ve Mirza Muhammed Timurluların o sırada ki en büyük siyasi rakibi olan Karakoyunlu hükümdarı Cihangir'e sığındı. Şahruh bu meseleyi halledemeden 1447'de uzun bir saltanatlık süresinden sonra hayata gözlerini yumdu.<br />
<br />
Şahruh'un portresini çizecek olursak devrin kaynaklarının bir çoğunda oldukça dindar, adil ve merhametli biri olduğu yazmaktadır.  Değerli ve liyakat sahibi kimseleri yakınında tutmasından dolayı babası gibi güçlü bir hükümdar profili izmemesime rağmen Timurlu topraklarının çoğunu elinde tutmaya muvaffak olmuştu. Hayatının ilk dönemlerinde ve son dönemlerinde torunları arasında cereyan eden olumsuz mücadeleri saymazsak ülkesini kırk seneye yakın huzur ve refah içinde yaşatmaya muktedir olmayı başarmıştı. Onun döneminde Timur Rönesansı denilen hareket en büyük sıçramalarını yapmıştı ve kendisinden sonra tahta gelecek olan Semerkant hakimi oğlu Uluğbey döneminde bu hareketlilik bir adım daha ileriye taşınmış olacaktır. Dış politikada ise gerek Çin ve gerekse Timurluların geçmişte siyasi rakip olduklşarı Osmanlılar ve Memlükler ile ilişkileri geliştirmiş, sadece  Karakoyunlular ile savaşa girişmiştir. Bu savaşlardan Azarbaycan topraklarında 1420/21 yılları arasında, 1429 ve 1434 yıllarında cereyan eden savaşlarda bizzat ordusunun başında bulunmuş ve tüm bu savaşların hepsini kazanmaya muvaffak olmuştur. Bu askeri başarılarına rağmen oldukça dirayetli bir hükümdar olan Cihangir'in meşru hükümdarlığını 1435 senesinde onaylamak durumunda kalmıştır.<br />
<br />
Şahruh'un vefatını müteakip Karakoyunlulara sığınmış olan torunu Muhammed Mirza Herat'a gelmiş ve buranın hakimi olan kardeşi Babür Mirza ile mücadeleye girişmiştir. O sırada Semerkant'ta vali olarak bulunmakta olan oğlu Uluğbey ise dördüncü Timurlu hükümdarı olarak tahta geçmiş ancak Herat üzerinde otorite sağlayamadığı için devletinin başşehrini yeniden Semerkant'a taşımıştır.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;">Yararlanılan Kaynaklar:<br />
<span style="font-size: x-small;">- Timurlular Bozkırdan Cennet Bahçesine 1360-1506 , Hayrunnisa Alan, Ötüken Neşriyat, Kasım 2007, ISBN: 97897543765<br />
- Beatrice Forbes Manz: Power, Politics and Religion in Timurid Iran; Cambridge University Press (  <a href="http://assets.cambridge.org/97805218/65470/frontmatter/9780521865470_frontmatter.pdf" target="_blank">http://assets.cambridge.org/97805218/654...matter.pdf</a> )<br />
- Hans R Roemer: Persien auf dem Weg in die Neuzeit (iranische Geschichte von 1350-1750 Deutsche Ausg.), Beirut 1989, ISBN: 3515051147</span> </span></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Şahruh Mirza (20 Ağustos 1377 - 13 Mart 1447 Rey) günümüz Afganistan'da bulunan Herat şehri merkez olmak üzere Timurlu İmparatorluğunu yöneten Timurlu hükümdarlarının üçüncüsüdür. Timur'un İran asıllı eşlerinden Taghay Tarkan Ağa'dan dünyaya gelen oğlu olup, oğullarının arasında dördüncüsü ve en küçüğüdür. <br />
<br />
Annesinin 1397 yılında vefat etmesine kadar yanında kaldı ve annesini vefatını müteakip Horasan, Sistan ve Mazenderan idaresi babası tarafından kendisine verildi. Babasının 1405 senesinde Çin seferi esnasında Otrar'da vefat etmesi sonrası ortaya çıkan taht kavgalarında önce tarafsız kaldı. Timur tarafından taht için varis ilan edilen en büyük oğlu Cihangir'den olan torunu Pir Muhammed ile diğer bir oğlu olan Irak-ı Acem hakimi Miranşah'dan olan torunu Halil arasında taht kavgası yaşandı ve daha atik davranan Halil Sultan Semerkant'ı ele geçirerek Timurlu tahtına oturdu. Ancak Halil Sultan'ın usulsüz olarak tahta oturması, tahtın resmi varisi sayılan Pir Muhammed'i ortadan kaldırması ve zayıf karakteri yüzünden hanımı ve bazı devlet erkanının oyuncağı duruma düşmesi yüzünden emirler arasında ki huzursuzluk giderek arttı. Ülkede ki kamuoyunun desteğiyle beraber 1407 senesinde Şahruh fazla zorlamadan yeğenini tahtan indirmeye ve Timurlu tahtına oturmaya muvaffak oldu.<br />
 <br />
Merhametli bir hükümdar olan Şahruh yeğenine dokunmayarak ve hatta onu himayesi altına alarak Halil Sultan taraftarlarını da kendisine bağlamaya muvaffık oldu. Devletinin merkezini ise yaşadığı şehir olan Herat'a taşıdı buradan devletini idare etmeyi başladı. Böylece devletin iki önemli merkezi Semerkant ve Herat şehirleri olmuş oldu ancak bu ileride bir takım sıkıntılara yol açacaktı.<br />
<br />
Tahta çıktıktan kısa bir süre sonra kendisinden yaşça daha büyük olan ve Timurlu topraklarının batısına hakim olan abisi Miranşah kendisine karşı ilk muhalif hareketi başlattı. Miranşah oğlu Halil'in bertaraf edilmesini bir türlü kabul edemiyordu ve kendi nesebinden olan birisinin Timurlu tahtını hak ettiği iddiasındaydı. 1408 yılında Kuzey Irak ve Doğu Anadolu topraklarında iyice güçlenen Karakoyunlu federasyonunun lideri olan Kara Yusuf, Miranşah'ın elinde bulunan Tebriz'i ele geçirdi ve Miranşah'ı ortadan kaldırdı. Böylelikle Şahruh abisi gibi bir tehditten kurtuldu lakin devletinin Batı topraklarının önemli bir kısmı henüz yeni kurulan ve gelecekte siyasi mücadeleye girişeceği Karakoyunlu Devletinin eline geçmiş oldu. <br />
<br />
Miranşah'tan başka bir tehlike ise Semerkant'da vali olarak bulunan yeğeni idi. Bu tehlikeyi ise 1409 senesinde Semerkant üzerine yürüyerek ve şehri ele geçirerek bertaraf etti. <br />
<br />
1410 yılında ise Karakoyunlular önemli İslam beldelerinden Bağdat'ı ele geçirdiler ancak İran ve Türkistan'ın büyük bölümünü elinde tutmayı başaran Şahruh, önemli bir ticaret güzergahı olan tarihi İpekyolu'nun denetimini elinde tutmayı başardı.<br />
<br />
Şahruh'un o sırada Ming Hanedanlığı tarafından yönetilmekte olan Çin İmparatorluğuna karşı ise tavrı babasının aksine daha barışcıl bir siyaset oldu. Ülkesinde bir çok mirza (taht varisi) ve emir tehdidi olan Şahruh daha fazla düşman kazanmamak için dış politikada elinden geldiğince barışçıl bir politika izledi ve Timurlu ülkesinin başta Semerkant ve Herat olmak üzere belli başlı şehirlerinde elçilikler açıldı. Şahruh'un askeri tercihlerden ziyade ekonomik ve kültürel aktivasyonlarda bulunması on beşinci asır Türkistan'ını dünyanın en mamur yerlerinden biri haline getirdi. Babasının temelini attığı ancak uzun yıllar süren savaşlar neticesi pek ilerleme kaydedemediği Timur Rönenansı Şahruh'un uzun yıllar süren hükümdarlığı esnasında hızla ivme kazanmaya başladı. Özellikle başkent Herat Türkçenin Çağatayca lehçesinde bir çok eserin kazndırıldığı merkezlerden biri olma yoluna girdi. Herat'ta hanımı Gevherşad adına yaptırılan külliye inşaası 1418'de tamamlandı ve bunu 1417-1421 seneleri arasında Semerkant'ta oğlu Uluğbey tarafından yaptırılan ve günümüzde Ragistan Meydanında yer alan Uluğbey medresesi ve yapımı 1435'de tamamlanan Şah-i Zinda (yaşayan şah) külliyesi takip etti. Şahruh zamanında ülkesi Asya'nın ve dünyanın en mamur ülkesi haline geldi. Bununla birlikte vergi reformunu da gerçekleştirdi. Hanımı Gevherşad ise gerek Şahruh ve gerekse Şahruh'un vefatı sonrasında mirzalardan Ebu Said tarafından 1457'de ortadan kaldırılıncaya kadar ülkenin en etkili simalarından birisi olmayı ve sürdürmeyi başardı. Çok akıllı ve zeki bir kadın olan Gevherşad kocası Şahruh'un başarılı politikalarında oldukça etkili olmayı başarmıştır.<br />
<br />
Şahruh dış politikada hayatı boyunca en çok siyasi mücadeleyi Karakoyunlulara karşı verdi. Bu mücadelerinin çoğunda askeri olarak başarılı olmasına rağmen Karakoyunlular ile ilişkilerini istediği seviyeye getirmeye muvaffık olamadı. Karakoyunlular haricinde başta Memlüklüler olmak üzere Osmanlı Devleti ile iyi ilişkiler kurdu. Osmanoğulları ile iyi ilişkiler kurmasında şüphesiz dedesi I. Bayezid Han'ın yaptığı hatalardan ders almasını bilen II. Murad Han'ın akılcıl politikasının etkisi de vardı.<br />
 <br />
İç politikada ise ömrünün son yıllarına doğru torunlarından olan Mirza Babür ile Mirza Muhammed arasındaki mücadele de torunu Babür'den yana tavır aldı. Bunun üzerine torunları içinde en yeteneklisi olduğu Timurlu kaynaklarında yazan Muhammed'in üzerine yürüdü ve Mirza Muhammed Timurluların o sırada ki en büyük siyasi rakibi olan Karakoyunlu hükümdarı Cihangir'e sığındı. Şahruh bu meseleyi halledemeden 1447'de uzun bir saltanatlık süresinden sonra hayata gözlerini yumdu.<br />
<br />
Şahruh'un portresini çizecek olursak devrin kaynaklarının bir çoğunda oldukça dindar, adil ve merhametli biri olduğu yazmaktadır.  Değerli ve liyakat sahibi kimseleri yakınında tutmasından dolayı babası gibi güçlü bir hükümdar profili izmemesime rağmen Timurlu topraklarının çoğunu elinde tutmaya muvaffak olmuştu. Hayatının ilk dönemlerinde ve son dönemlerinde torunları arasında cereyan eden olumsuz mücadeleri saymazsak ülkesini kırk seneye yakın huzur ve refah içinde yaşatmaya muktedir olmayı başarmıştı. Onun döneminde Timur Rönesansı denilen hareket en büyük sıçramalarını yapmıştı ve kendisinden sonra tahta gelecek olan Semerkant hakimi oğlu Uluğbey döneminde bu hareketlilik bir adım daha ileriye taşınmış olacaktır. Dış politikada ise gerek Çin ve gerekse Timurluların geçmişte siyasi rakip olduklşarı Osmanlılar ve Memlükler ile ilişkileri geliştirmiş, sadece  Karakoyunlular ile savaşa girişmiştir. Bu savaşlardan Azarbaycan topraklarında 1420/21 yılları arasında, 1429 ve 1434 yıllarında cereyan eden savaşlarda bizzat ordusunun başında bulunmuş ve tüm bu savaşların hepsini kazanmaya muvaffak olmuştur. Bu askeri başarılarına rağmen oldukça dirayetli bir hükümdar olan Cihangir'in meşru hükümdarlığını 1435 senesinde onaylamak durumunda kalmıştır.<br />
<br />
Şahruh'un vefatını müteakip Karakoyunlulara sığınmış olan torunu Muhammed Mirza Herat'a gelmiş ve buranın hakimi olan kardeşi Babür Mirza ile mücadeleye girişmiştir. O sırada Semerkant'ta vali olarak bulunmakta olan oğlu Uluğbey ise dördüncü Timurlu hükümdarı olarak tahta geçmiş ancak Herat üzerinde otorite sağlayamadığı için devletinin başşehrini yeniden Semerkant'a taşımıştır.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;">Yararlanılan Kaynaklar:<br />
<span style="font-size: x-small;">- Timurlular Bozkırdan Cennet Bahçesine 1360-1506 , Hayrunnisa Alan, Ötüken Neşriyat, Kasım 2007, ISBN: 97897543765<br />
- Beatrice Forbes Manz: Power, Politics and Religion in Timurid Iran; Cambridge University Press (  <a href="http://assets.cambridge.org/97805218/65470/frontmatter/9780521865470_frontmatter.pdf" target="_blank">http://assets.cambridge.org/97805218/654...matter.pdf</a> )<br />
- Hans R Roemer: Persien auf dem Weg in die Neuzeit (iranische Geschichte von 1350-1750 Deutsche Ausg.), Beirut 1989, ISBN: 3515051147</span> </span></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[33 Ülkede 'Mehmetçik' Yatıyor]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1016.html</link>
			<pubDate>Sun, 22 Aug 2010 01:50:49 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1016.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-style: italic;">Milli Savunma Bakanlığı'nın 'şehit' arşivi çarpıcı bir tabloyu gözler önüne serdi. Japonya'dan Çin'e, Yunanistan'dan Hindistan'a kadar tam 33 ülkede Türk şehitliği var...</span><br />
<br />
MİLLİ Savunma Bakanlığı (MSB) Arşiv Müdürlüğü, dünyanın dört bir yanındaki Türk şehitliklerinin bilgilerini derledi, ortaya trajik bir tablo çıktı. Türkiye'nin 12 bin kilometre ötesinde bile Türk şehitlikleri var. Üstelik, bazılarında kaç şehidin yattığı da bilinmiyor. Japonya'dan Çin'e, Rusya'dan Hindistan'a kadar 33 farklı ülkede Türk bayrağının dalgalandığı şehitliklerin öyküleri ise yürekleri burkuyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">ESİR KAMPINDA DRAM:</span><br />
Birçok kişinin adını bile duymadığı, İstanbul'a 12 bin km uzaklıktaki Güney Asya ülkesi Myanmar'da iki Türk şehitliği bulunuyor. Thayetmo Şehitliği'nde binden fazla Türk'ün yattığı belirtiliyor. Meikhtila Şehitliği'nde ise 600'den fazla şehit bulunuyor. Trajik öykünün geçmişi ise Birinci Dünya Savaşı'na kadar uzanıyor. Ekim 1914'te Bahreyn ve Basra'ya asker çıkaran İngilizler ile yapılan muharebelerde Türk askerlerinden bir kısmı esir düşer. Esirler, o dönem İngiliz sömürgesi olan Myanmar'a kadar götürülür. Esir kampında uzun süre kötü yaşam koşulları ve hastalıklarla mücadele eden Türk askerleri vefat eder. Ülkenin beş ayrı bölgesine defnedilen askerler için iki ayrı şehitlik yapılır.<br />
<span style="font-weight: bold;">GEMİLER PARÇALANINCA:</span> <br />
Japonya'nın Oşima Adası'nda bulunan 'Ertuğrul Şehitliği', dramatik bir olayın öyküsünü barındırıyor. Ertuğrul Fırkateyni 14 Temmuz 1889'da 2. Abdülhamit'in özel hediyeleri ve 655 mürettebatla denize açılır. Japon İmparatoru Meici'ye çeşitli malzemeler iletilir. Ne var ki, dönüş mümkün olmaz. Fırkateyn, 19 Eylül 1890'da tayfuna yakalanarak Oşima Adası kayalıklarına çarpar ve parçalanır. Faciadan sadece 69 denizci kurtarılabilir. Şehitlerin bedenleri ise Oşima Adası halkının gayretiyle toplanır. Bugün iki ülke arasında dostluğun da sembolü olarak anma törenlerinin yapıldığı anıt, işte o şehitler için yapılmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;">KATMA ŞEHİTLERİ SURİYE'DE:</span> <br />
Birinci Dünya Savaşı sırasında Filistin ve güneydeki diğer cephelerde çok sayıda şehit verildi. Suriye'de işgal edilen bölgeyi savunmak üzere ise Mustafa Kemal komutasındaki 7. Ordu görevlendirildi. Halep'in kuzeyindeki Katma'da müdafaa hattı oluşturan ordu, İngiliz birliklerini Heylan Köyü civarındaki vadide püskürttü. Kanlı çarpışmalarda şehit olan binden fazla asker, bugün Katma Şehitliği'nde yatıyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">AZERBAYCAN'DA 8 TANE:</span>   <br />
1918 yılında Rus Kızıl Ordusu'nun işgal ettiği Azerbaycan'a yardım için Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu görevlendirilir. 15 Eylül 1918'de Bakü'yü, daha sonra da Karabağ ve Dağıstan'ı işgalden kurtaran ordu için, bugün siyasi partilerin bile simge olarak kullandığı 'Çırpınırdı Karadeniz' türküsü yazılır. İşte o savaşta hayatını kaybeden binlerce asker bugün Bakü, Fatmayı, Göyçay, Maştaga, Neftçala, Nohvani, Şamahı ve Şeki Türk şehitliklerinde...<br />
<span style="font-weight: bold;">ŞEHİT KANLARIYLA SULANDI:</span><br />
KKTC'nin dört bir yanında 8 şehitlik bulunuyor. Bunlardan büyük çoğunluğu 1974 Kıbrıs Harekatı sırasında şehit düşen askerler ve vatandaşlardan oluşuyor. Birinci Dünya Savaşı'nda en fazla şehidin verildiği yerlerden biri olan Galiçya cephesinde şehit düşen on binlerce Türk ise bugün Polonya'dan Ukrayna'ya, Romanya'dan Çek Cumhuriyeti'ne kadar Karadeniz ve çevresindeki birçok ülkede yatıyor. Türk şehitliklerinin her birinde Türk Bayrağı dalgalanıyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">BİNLERCE ASKER ORADA:</span><br />
İsrail'deki Tiberias, Ramle, Beer Sheva, Gazze, Zeytindağı ve Hint Harp şehitlikleri binlerce şehit ağırlıyor. Sadece Kudüs civarında görev yapan 3. Ordu ve 6. Kolordu'ya mensup şehit askerlerin sayısı 3 bini geçiyor. Zeytindağı'nda da 2 bin 550'den fazla şehit var. <br />
<span style="font-weight: bold;">DÖRT YANDA HATIRA:</span> <br />
Güney Kore'den Malta'ya, İngiltere'den İtalya'ya, Hindistan'dan Rusya'ya kadar dünyanın dört bir yanında da şehitlikler bulunuyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">TÜRK DENİZCİLERİ SAKIZ ADASI'NDA:</span><br />
Komşu Yunanistan'da bulunan Korfu, Pire, Rodos ve Kara Ali şehitliklerinde binlerce Türk'ün mezarı bulunuyor. Trajik öykülerden biri de Sakız'daki Kara Ali Şehitliği'ne ait. Ada'da çıkan isyanın bastırılması amacıyla 1822 yılında Amiral Kara Ali komutasındaki Osmanlı Donanması Sakız Adası'na gönderilir. Ancak Kara Ali Paşa ile birlikte 2 bin 776 Türk denizcisi isyancıların yaptığı gece baskınında şehit edilir. İşte oradaki şehitlik, bu denizciler için yapılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Hakkı KURBAN / ANKARA</span><br />
<br />
<a href="http://www.aksam.com.tr/2010/08/22/haber/guncel/15191/33_ulkede__mehmetcik__yatiyor.html" target="_blank">http://www.aksam.com.tr/2010/08/22/haber...tiyor.html</a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-style: italic;">Milli Savunma Bakanlığı'nın 'şehit' arşivi çarpıcı bir tabloyu gözler önüne serdi. Japonya'dan Çin'e, Yunanistan'dan Hindistan'a kadar tam 33 ülkede Türk şehitliği var...</span><br />
<br />
MİLLİ Savunma Bakanlığı (MSB) Arşiv Müdürlüğü, dünyanın dört bir yanındaki Türk şehitliklerinin bilgilerini derledi, ortaya trajik bir tablo çıktı. Türkiye'nin 12 bin kilometre ötesinde bile Türk şehitlikleri var. Üstelik, bazılarında kaç şehidin yattığı da bilinmiyor. Japonya'dan Çin'e, Rusya'dan Hindistan'a kadar 33 farklı ülkede Türk bayrağının dalgalandığı şehitliklerin öyküleri ise yürekleri burkuyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">ESİR KAMPINDA DRAM:</span><br />
Birçok kişinin adını bile duymadığı, İstanbul'a 12 bin km uzaklıktaki Güney Asya ülkesi Myanmar'da iki Türk şehitliği bulunuyor. Thayetmo Şehitliği'nde binden fazla Türk'ün yattığı belirtiliyor. Meikhtila Şehitliği'nde ise 600'den fazla şehit bulunuyor. Trajik öykünün geçmişi ise Birinci Dünya Savaşı'na kadar uzanıyor. Ekim 1914'te Bahreyn ve Basra'ya asker çıkaran İngilizler ile yapılan muharebelerde Türk askerlerinden bir kısmı esir düşer. Esirler, o dönem İngiliz sömürgesi olan Myanmar'a kadar götürülür. Esir kampında uzun süre kötü yaşam koşulları ve hastalıklarla mücadele eden Türk askerleri vefat eder. Ülkenin beş ayrı bölgesine defnedilen askerler için iki ayrı şehitlik yapılır.<br />
<span style="font-weight: bold;">GEMİLER PARÇALANINCA:</span> <br />
Japonya'nın Oşima Adası'nda bulunan 'Ertuğrul Şehitliği', dramatik bir olayın öyküsünü barındırıyor. Ertuğrul Fırkateyni 14 Temmuz 1889'da 2. Abdülhamit'in özel hediyeleri ve 655 mürettebatla denize açılır. Japon İmparatoru Meici'ye çeşitli malzemeler iletilir. Ne var ki, dönüş mümkün olmaz. Fırkateyn, 19 Eylül 1890'da tayfuna yakalanarak Oşima Adası kayalıklarına çarpar ve parçalanır. Faciadan sadece 69 denizci kurtarılabilir. Şehitlerin bedenleri ise Oşima Adası halkının gayretiyle toplanır. Bugün iki ülke arasında dostluğun da sembolü olarak anma törenlerinin yapıldığı anıt, işte o şehitler için yapılmıştır.<br />
<span style="font-weight: bold;">KATMA ŞEHİTLERİ SURİYE'DE:</span> <br />
Birinci Dünya Savaşı sırasında Filistin ve güneydeki diğer cephelerde çok sayıda şehit verildi. Suriye'de işgal edilen bölgeyi savunmak üzere ise Mustafa Kemal komutasındaki 7. Ordu görevlendirildi. Halep'in kuzeyindeki Katma'da müdafaa hattı oluşturan ordu, İngiliz birliklerini Heylan Köyü civarındaki vadide püskürttü. Kanlı çarpışmalarda şehit olan binden fazla asker, bugün Katma Şehitliği'nde yatıyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">AZERBAYCAN'DA 8 TANE:</span>   <br />
1918 yılında Rus Kızıl Ordusu'nun işgal ettiği Azerbaycan'a yardım için Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu görevlendirilir. 15 Eylül 1918'de Bakü'yü, daha sonra da Karabağ ve Dağıstan'ı işgalden kurtaran ordu için, bugün siyasi partilerin bile simge olarak kullandığı 'Çırpınırdı Karadeniz' türküsü yazılır. İşte o savaşta hayatını kaybeden binlerce asker bugün Bakü, Fatmayı, Göyçay, Maştaga, Neftçala, Nohvani, Şamahı ve Şeki Türk şehitliklerinde...<br />
<span style="font-weight: bold;">ŞEHİT KANLARIYLA SULANDI:</span><br />
KKTC'nin dört bir yanında 8 şehitlik bulunuyor. Bunlardan büyük çoğunluğu 1974 Kıbrıs Harekatı sırasında şehit düşen askerler ve vatandaşlardan oluşuyor. Birinci Dünya Savaşı'nda en fazla şehidin verildiği yerlerden biri olan Galiçya cephesinde şehit düşen on binlerce Türk ise bugün Polonya'dan Ukrayna'ya, Romanya'dan Çek Cumhuriyeti'ne kadar Karadeniz ve çevresindeki birçok ülkede yatıyor. Türk şehitliklerinin her birinde Türk Bayrağı dalgalanıyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">BİNLERCE ASKER ORADA:</span><br />
İsrail'deki Tiberias, Ramle, Beer Sheva, Gazze, Zeytindağı ve Hint Harp şehitlikleri binlerce şehit ağırlıyor. Sadece Kudüs civarında görev yapan 3. Ordu ve 6. Kolordu'ya mensup şehit askerlerin sayısı 3 bini geçiyor. Zeytindağı'nda da 2 bin 550'den fazla şehit var. <br />
<span style="font-weight: bold;">DÖRT YANDA HATIRA:</span> <br />
Güney Kore'den Malta'ya, İngiltere'den İtalya'ya, Hindistan'dan Rusya'ya kadar dünyanın dört bir yanında da şehitlikler bulunuyor.<br />
<span style="font-weight: bold;">TÜRK DENİZCİLERİ SAKIZ ADASI'NDA:</span><br />
Komşu Yunanistan'da bulunan Korfu, Pire, Rodos ve Kara Ali şehitliklerinde binlerce Türk'ün mezarı bulunuyor. Trajik öykülerden biri de Sakız'daki Kara Ali Şehitliği'ne ait. Ada'da çıkan isyanın bastırılması amacıyla 1822 yılında Amiral Kara Ali komutasındaki Osmanlı Donanması Sakız Adası'na gönderilir. Ancak Kara Ali Paşa ile birlikte 2 bin 776 Türk denizcisi isyancıların yaptığı gece baskınında şehit edilir. İşte oradaki şehitlik, bu denizciler için yapılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Hakkı KURBAN / ANKARA</span><br />
<br />
<a href="http://www.aksam.com.tr/2010/08/22/haber/guncel/15191/33_ulkede__mehmetcik__yatiyor.html" target="_blank">http://www.aksam.com.tr/2010/08/22/haber...tiyor.html</a></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye'nin Kalbi Ankara]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1015.html</link>
			<pubDate>Fri, 20 Aug 2010 06:27:11 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1015.html</guid>
			<description><![CDATA[NTV Tarih dergisinin bu ay verdiği Türkiye'nin kalbi Ankara CD'sinden bölümleri Facebook sayfalarında paylaşmışlar. <br />
<br />
İstanbul'daki karşılama<br />
<br />
Türk hükümet temsilcileri ve Türk halkı, kutlamalar için gelen uluslararası konukları İstanbul'da karşılar. Ve 1933 İstanbul'unun eşsiz görüntüleri de bu vesileyle kayda alınmış olur. <a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=144032945631041" target="_blank">http://www.facebook.com/video/video.php?...2945631041</a><br />
<br />
Kutlamalara hazırlık<br />
<br />
Kurulun Ankara'ya varışı, Ankara bozkırları, köyler, köylerden tüm imkanlarıyla Başkent'e doğru hareket eden halk ve şehirde yavaş yavaş başlayan törenler... <a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=144034488964220" target="_blank">http://www.facebook.com/video/video.php?...4488964220</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[NTV Tarih dergisinin bu ay verdiği Türkiye'nin kalbi Ankara CD'sinden bölümleri Facebook sayfalarında paylaşmışlar. <br />
<br />
İstanbul'daki karşılama<br />
<br />
Türk hükümet temsilcileri ve Türk halkı, kutlamalar için gelen uluslararası konukları İstanbul'da karşılar. Ve 1933 İstanbul'unun eşsiz görüntüleri de bu vesileyle kayda alınmış olur. <a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=144032945631041" target="_blank">http://www.facebook.com/video/video.php?...2945631041</a><br />
<br />
Kutlamalara hazırlık<br />
<br />
Kurulun Ankara'ya varışı, Ankara bozkırları, köyler, köylerden tüm imkanlarıyla Başkent'e doğru hareket eden halk ve şehirde yavaş yavaş başlayan törenler... <a href="http://www.facebook.com/video/video.php?v=144034488964220" target="_blank">http://www.facebook.com/video/video.php?...4488964220</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hammad Paşa Alsufi]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1014.html</link>
			<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 09:06:39 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1014.html</guid>
			<description><![CDATA[adına Allah'ın merhamet <br />
Barış, merhamet ve Allah'ın nimetlerine <br />
Kardeşlerim, Ramazan Kareem başında <br />
Tebrikler sana ibadet bir ay <br />
forum güzel ve yararlı size Katıldı Paşa Sufi Şeyh Hammad Tarabin kabilesinin arama yararlandı <br />
Şeyh Birüssebi Tarabin kabile değil, aynı zamanda Hammad Sufi Paşa Paşa bütün kabileleri üzerinde Sultan Abdülhamid Han bir bütün zamanda selam ve Sultan Abdülhamit Han için takdir, Allah ona rahmet etsin ve onu barış dinlenme getirmek şampiyonu <br />
Hammad arayışım, çünkü biyografi için nadir ve durdu ve Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere mücadele, Osmanlı tarihi ve stand Vhab torunları devlet bir grup ile Devlet İslam'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yaptınız beni arama zihniyet <br />
Ben Osmanlı Hammad bir belge gönderdi ve tanrıya Sultan size gönderiyorum ve sana aramada bana yardım eder: Seni araştırmalarında yardım etmek beni ve parfüm tarih yazmak konusunda bana yardımcı umuyoruz Hammad, Allah'ın rahmet ve saygıyla Tarabin kabile kabile lideri olduğu için belgeler, çok bilir <br />
Ben Türk bilmiyorum çünkü çok zor bir Vthmiloni kardeşlerim kaydedildi Açıkçası ben çok buraya gelmeye yorgunum, seni araştırmalarda tarih Hammad Paşa Sufi beni yardım eder <br />
<br />
Tatlı her zaman sevgi dolu <br />
Ahmed Sufi <br />
Gazze / Filistin<hr />
<img src="http://www.albdoo.info/up/2010/1364/01282150343.jpg" border="0" alt="[Resim: 01282150343.jpg&#93;" /><br />
<br />
<img src="http://www.albdoo.info/up/2010/1364/11282150343.jpg" border="0" alt="[Resim: 11282150343.jpg&#93;" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[adına Allah'ın merhamet <br />
Barış, merhamet ve Allah'ın nimetlerine <br />
Kardeşlerim, Ramazan Kareem başında <br />
Tebrikler sana ibadet bir ay <br />
forum güzel ve yararlı size Katıldı Paşa Sufi Şeyh Hammad Tarabin kabilesinin arama yararlandı <br />
Şeyh Birüssebi Tarabin kabile değil, aynı zamanda Hammad Sufi Paşa Paşa bütün kabileleri üzerinde Sultan Abdülhamid Han bir bütün zamanda selam ve Sultan Abdülhamit Han için takdir, Allah ona rahmet etsin ve onu barış dinlenme getirmek şampiyonu <br />
Hammad arayışım, çünkü biyografi için nadir ve durdu ve Osmanlı İmparatorluğu ve İngiltere mücadele, Osmanlı tarihi ve stand Vhab torunları devlet bir grup ile Devlet İslam'ın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yaptınız beni arama zihniyet <br />
Ben Osmanlı Hammad bir belge gönderdi ve tanrıya Sultan size gönderiyorum ve sana aramada bana yardım eder: Seni araştırmalarında yardım etmek beni ve parfüm tarih yazmak konusunda bana yardımcı umuyoruz Hammad, Allah'ın rahmet ve saygıyla Tarabin kabile kabile lideri olduğu için belgeler, çok bilir <br />
Ben Türk bilmiyorum çünkü çok zor bir Vthmiloni kardeşlerim kaydedildi Açıkçası ben çok buraya gelmeye yorgunum, seni araştırmalarda tarih Hammad Paşa Sufi beni yardım eder <br />
<br />
Tatlı her zaman sevgi dolu <br />
Ahmed Sufi <br />
Gazze / Filistin<hr />
<img src="http://www.albdoo.info/up/2010/1364/01282150343.jpg" border="0" alt="[Resim: 01282150343.jpg]" /><br />
<br />
<img src="http://www.albdoo.info/up/2010/1364/11282150343.jpg" border="0" alt="[Resim: 11282150343.jpg]" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bizim ilk cumhuriyetimiz, Türkiye değildi]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1012.html</link>
			<pubDate>Mon, 16 Aug 2010 07:25:42 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1012.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Kürtlerin özerklik talepleri, referandum tartışmaları ve giderek artan gerilim derken hepimizin aklına takılıyor. Acaba ulus devletimiz tasfiye mi ediliyor? Hayır, İngilizlerin bu coğrafyaya ilişkin 90 yıllık nasıl planları olduğuna girecek değilim. Onu 'Bizim Hep İnanmamızı İstediler-Ma'amin'de anlatıyorum. Asıl anlatmak istediğim tarih boyunca on yedi devlet kurduğumuz. Peki bu on yedi devlet içerisinde kaç tane cumhuriyetimiz oldu? Son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti'nin teşkilat esasını yani anayasamızı nasıl oluşturduk? Cumhuriyetimizin ilk kuruluş deneyini nasıl yaptık?<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce Kars Cumhuriyeti kurulmuştu... Nasıl mı?    Asıl adı Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi'ydi. Yani Güneybatı Kafkasya Geçici Hükümeti... Ama Kars merkezli olduğu için 'Kars Cumhuriyeti' olarak anıldı.<br />
<br />
1. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Kafkasya'dan geri çekilme kararı alan Rusya ile 3 Mart 1918'de Brest-Litvosk anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Rusya, Güneybatı Kafkasya'dan, Anadolu'da işgal etiği Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'dan çekildi. Bu bölge de hukuki ve idari olarak boşluk doğmuş oldu.  9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ve Kars Mutasarrıfı Hilmi Uran halkı örgütlemeye başladılar. Bölgesel de olsa yeni bir devlet kurulmalıydı. Ermeni ve Gürcü istilasına karşı vatanı korumak amacındaydılar<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">ÖNCE MİLLİ ŞURA HÜKÜMETİ</span><br />
Önce milli bir şura toplandı. Kepenekçi Emin Ağa ve Piroğlu Fahrettin Bey başkanlığında Milli İslam Şurası kuruldu. 17- 18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında yapılan 2. kongrede Milli Şura Hükümeti de adını CGKHMM (Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi) olarak değiştirdi. Cumhurbaşkanlığına Cihangiroğlu İbrahim (Aydın) Bey getirilir. Resmi yayın organının adı Seda-i Millet gazetesiydi. Kısa sürede devlet düzeyinde örgütlendiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">İLK SİVİL ANAYASA </span><br />
Bir anayasa kaleme alındı. On sekiz maddelik anayasa da Türkiye sözcüğü ilk kez kullanılıyordu. Bu temel metin aynı zamanda 1921'deki anayasamızında temelini teşkil etti. 18 madde şöyleydi:<br />
1. Hükümet 'Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti' adını taşıyacaktır.<br />
2.Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti hükümeti hududunu, Batum'dan Nahcivan'a kadar ulaştırarak, bu sınır içinin barışının sonuna kadar korunmasını bilfiil üzerine almıştır.<br />
3. Hükümet bayrağını, kamutay üzerine dikilen ay yıldızlı Türk bayrağı olarak kabul etmiştir.<br />
4. Cenub-i Garbi Kafkasya Cumhuriyeti hükümetinin resmi dili Türkçe'dir. Bütün resmi ve gayrı resmi muamelat ve tedrisat Türkçe olacaktır.<br />
5. Milletvekilleri seçimi için 18 yaştan yukarı kadın ve erkek oy vermek salahiyetine haizdir. 10.000 kişi bir milletvekili seçer.<br />
6. Her vilayet ve kasabada, Milli Şura'nın şubeleri açılarak, halkımızdan her türlü yardım görecektir<br />
7. Türk millet ve hükümetini rencide edecek her türlü muameleden kati surette çekinilecektir.<br />
8. Umumi asker teşkilatımız da, cumhuriyetimizin kabul ettiği usul dairesinde, Türkiye Devleti ile irtibatı temin için daimi bir heyetimiz Türkiye'de bulunacaktır.<br />
9. Mülki teşkilatımızda da 8. maddede zikredilen usul aynen kabul edilecektir.<br />
10. Komşu hükümetler ile daima dostça geçinmeyi Cumhuriyet Hükümetimiz düstur olarak kabul etmiştir. Milletvekilleri seçildikten sonra bu husus hakkında ayrıca bir kanun çıkarılacaktır.<br />
11. İtilaf devletleri, doğu Türkiye illerini alıp başka bir millete vermek isterse cumhuriyetimiz Türkiye'den ayrılmamayı kesin olarak kabul etmiştir.<br />
12. Azınlıkların hürriyetleri ve hakları muhafaza edilecektir.<br />
13. Müslümanlar arasındaki mezhep ayrılıklarına hürmet edilecek, dini ayinlerin bir arada yapılması sağlanacaktır.<br />
14. Demokrasi esaslarına riayet edilerek seçimler tarafsız ve tesirsiz olacak, Türk'ün şan ve şerefine yaraşacak bir şekilde yapılmasına azami surette dikkat edilecektir.<br />
15. Vali ve komutanların işe başlamaları ve işten el çektirilmeleri kamutayın kararıyla olacaktır.<br />
16. Cumhuriyet Hükümetimiz milletvekillerinin seçilip de kamutayın çalışmaya başlayışından sonra kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesini teklif etmeye yetkilidir.<br />
17. Milletvekili olmak için yaş haddi 25'ten yukarı olacaktır.<br />
18. Bu kanunun yürürlüğe girdikten sonra icrasına nazırlar heyeti ile cumhur reisi memurdur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">KABİNEDE İKİ  RUM BAKAN</span><br />
Bayrakları kırmızı ve yeşil zemin üzerine dik şekilde konumlanmış ay yıldızdı. Para birimi kuruş ve lira, resmi dili Türkçe'ydi. Halkoyuyla seçilen 131 milletvekilinden oluşan bir parlamentosu vardı. 12 üyelik ilk kabinesinde azınlıklara da yer verilmişti. Pavlo Camusev ile Stefani Vafiades, Kars Cumhuriyeti'nin Rum asıllı bakanlarıydı.  Merkezi Kars olan bu cumhuriyetin sınırları içinde Artvin, Ardahan, Batum, Gümrü, Sarıkamış, Nahcivan, Ordubad ve Iğdır da bulunuyordu.<br />
<br />
14 Ocak 1919'da demiryolu ile Kars'a gelen ve o bölgeyi Ermenilere vermek isteyen 14. İngiliz Tümeni Komutanı General Thomson'u Kars istasyonunda diplomatik bir heyet karşıladı. Milli Şura Merkezi Azası Mamiloğlu (Mamilof) Tevhidüddin Bey, İngilizlerin Wilson Prensipleri'ni kabul ettiklerini anımsatarak, bu nedenle kendilerine saygı gösterilmesini istedi. 1914 yılında Ermenilerin Kars ilindeki nüfusunun yüzde 15'ten az olduğunu, resmi belgelerle kanıtlamıştı. Asla çoğunlukta olan Türkleri yönetemeyeceklerini söyledi. Bu çıkış ve silahlı çatışmalarda gösterilen kimi başarılar üzerine İngilizlerin Kafkasya Başkomutanı sıfatı da taşıyan General Thomson, bu küçük devleti fiilen tanımak zorunda kaldı. Bu ütopik Cumhuriyetin ömrü tıpkı Paris Komünü gibi kısa oldu. İngilizler 13 Nisan 1919'da Kars'ı işgal ederek parlamentoyu dağıttılar. Hükümetin 12 üyesini ve Cumhurbaşkanı İbrahim Aydın Bey'i tutuklayarak Malta Adası'na sürdüler. Kars Cumhuriyeti tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Ve kısa süre sonra Kars Ermenilere devredildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">SAKARYA' DA YENİLSEK...</span><br />
Son söz; Kim nasıl milliyetçilik olarak görürse görsün. Türk devlet geleneği tam 3 bin yıllıktır. Bu 3 bin yıl içinde onlarca model denendi ve devlet geleneği hep ayakta tutuldu. Kimi milletlerin belki de 50 yıl bile başarmadığını Türkler bin yıllar boyunca yaptı. Sakarya Meydan Savaşı'nı hatırlayın. Mustafa Kemal eğer Sakarya'da yenilse, Enver Paşa Batum sınırına kadar gelmiş bekliyordu. Yenilgi halinde hemen sınırdan içeri girecek Erzurum'da yeni bir direniş hattı kuracaktı. Yani yenilmeyi bilmeyen bir kurmay heyeti ve yok edilmesi imkansız bir devlet geleneği vardı.<br />
Başbakan Erdoğan diyor ya 'Devlet yalnız millet için vardır' diye. Tarihimize bakınca bunun pek öyle olmadığını görüyoruz. Türklerde millet sadece ve sadece devlet için oldu. Devlet olmadan yaşayamadılar. Bedelini çok ağır ödediler. Ama hep bir devletleri oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">TÜRKİYE İSMİ İLK KEZ KULLANILDI</span><br />
Bülent Tanör hocaya göre 'Türkiye' ismi Dr. Rıza Nur'dan da yıllar önce ilk kez Kars Cumhuriyeti'nde kullanılmıştı. Sosyalistler için Paris Komünü ne ise Cumhuriyetimiz içinde Kars Cumhuriyeti odur. Tıpkı Paris Komünü gibi sadece  2.5 ay ömrü oldu. Ama tam bir laboratuar işlevi gördü. Dağılan imparatorluğun ardından bir cumhuriyetin yaşatılabileceği orada görüldü. Cumhuriyetimizin kurucu kadrolarına moral ve güç verdi. Anayasası ve işleyiş bakımından cumhuriyetimizin öncülü oldu.</div>
<br />
Gökhan HACIR<br />
gökhan.hacir@aksam.com.tr<br />
<br />
<a href="http://www.aksam.com.tr/2010/08/16/haber/guncel/15016/bizim_ilk_cumhuriyetimiz__turkiye_degildi.html" target="_blank">http://www.aksam.com.tr/2010/08/16/haber...gildi.html</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Kürtlerin özerklik talepleri, referandum tartışmaları ve giderek artan gerilim derken hepimizin aklına takılıyor. Acaba ulus devletimiz tasfiye mi ediliyor? Hayır, İngilizlerin bu coğrafyaya ilişkin 90 yıllık nasıl planları olduğuna girecek değilim. Onu 'Bizim Hep İnanmamızı İstediler-Ma'amin'de anlatıyorum. Asıl anlatmak istediğim tarih boyunca on yedi devlet kurduğumuz. Peki bu on yedi devlet içerisinde kaç tane cumhuriyetimiz oldu? Son devletimiz olan Türkiye Cumhuriyeti'nin teşkilat esasını yani anayasamızı nasıl oluşturduk? Cumhuriyetimizin ilk kuruluş deneyini nasıl yaptık?<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce Kars Cumhuriyeti kurulmuştu... Nasıl mı?    Asıl adı Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi'ydi. Yani Güneybatı Kafkasya Geçici Hükümeti... Ama Kars merkezli olduğu için 'Kars Cumhuriyeti' olarak anıldı.<br />
<br />
1. Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Kafkasya'dan geri çekilme kararı alan Rusya ile 3 Mart 1918'de Brest-Litvosk anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre Rusya, Güneybatı Kafkasya'dan, Anadolu'da işgal etiği Kars, Ardahan, Artvin ve Batum'dan çekildi. Bu bölge de hukuki ve idari olarak boşluk doğmuş oldu.  9. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ve Kars Mutasarrıfı Hilmi Uran halkı örgütlemeye başladılar. Bölgesel de olsa yeni bir devlet kurulmalıydı. Ermeni ve Gürcü istilasına karşı vatanı korumak amacındaydılar<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">ÖNCE MİLLİ ŞURA HÜKÜMETİ</span><br />
Önce milli bir şura toplandı. Kepenekçi Emin Ağa ve Piroğlu Fahrettin Bey başkanlığında Milli İslam Şurası kuruldu. 17- 18 Ocak 1919 tarihlerinde Dr. Esat Oktay Bey başkanlığında yapılan 2. kongrede Milli Şura Hükümeti de adını CGKHMM (Cenubi Garbi Kafkas Hükümet-i Muvakkate-i Milliyesi) olarak değiştirdi. Cumhurbaşkanlığına Cihangiroğlu İbrahim (Aydın) Bey getirilir. Resmi yayın organının adı Seda-i Millet gazetesiydi. Kısa sürede devlet düzeyinde örgütlendiler.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">İLK SİVİL ANAYASA </span><br />
Bir anayasa kaleme alındı. On sekiz maddelik anayasa da Türkiye sözcüğü ilk kez kullanılıyordu. Bu temel metin aynı zamanda 1921'deki anayasamızında temelini teşkil etti. 18 madde şöyleydi:<br />
1. Hükümet 'Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti' adını taşıyacaktır.<br />
2.Cenubi Garbi Kafkasya Cumhuriyeti hükümeti hududunu, Batum'dan Nahcivan'a kadar ulaştırarak, bu sınır içinin barışının sonuna kadar korunmasını bilfiil üzerine almıştır.<br />
3. Hükümet bayrağını, kamutay üzerine dikilen ay yıldızlı Türk bayrağı olarak kabul etmiştir.<br />
4. Cenub-i Garbi Kafkasya Cumhuriyeti hükümetinin resmi dili Türkçe'dir. Bütün resmi ve gayrı resmi muamelat ve tedrisat Türkçe olacaktır.<br />
5. Milletvekilleri seçimi için 18 yaştan yukarı kadın ve erkek oy vermek salahiyetine haizdir. 10.000 kişi bir milletvekili seçer.<br />
6. Her vilayet ve kasabada, Milli Şura'nın şubeleri açılarak, halkımızdan her türlü yardım görecektir<br />
7. Türk millet ve hükümetini rencide edecek her türlü muameleden kati surette çekinilecektir.<br />
8. Umumi asker teşkilatımız da, cumhuriyetimizin kabul ettiği usul dairesinde, Türkiye Devleti ile irtibatı temin için daimi bir heyetimiz Türkiye'de bulunacaktır.<br />
9. Mülki teşkilatımızda da 8. maddede zikredilen usul aynen kabul edilecektir.<br />
10. Komşu hükümetler ile daima dostça geçinmeyi Cumhuriyet Hükümetimiz düstur olarak kabul etmiştir. Milletvekilleri seçildikten sonra bu husus hakkında ayrıca bir kanun çıkarılacaktır.<br />
11. İtilaf devletleri, doğu Türkiye illerini alıp başka bir millete vermek isterse cumhuriyetimiz Türkiye'den ayrılmamayı kesin olarak kabul etmiştir.<br />
12. Azınlıkların hürriyetleri ve hakları muhafaza edilecektir.<br />
13. Müslümanlar arasındaki mezhep ayrılıklarına hürmet edilecek, dini ayinlerin bir arada yapılması sağlanacaktır.<br />
14. Demokrasi esaslarına riayet edilerek seçimler tarafsız ve tesirsiz olacak, Türk'ün şan ve şerefine yaraşacak bir şekilde yapılmasına azami surette dikkat edilecektir.<br />
15. Vali ve komutanların işe başlamaları ve işten el çektirilmeleri kamutayın kararıyla olacaktır.<br />
16. Cumhuriyet Hükümetimiz milletvekillerinin seçilip de kamutayın çalışmaya başlayışından sonra kanunun bazı maddelerinin değiştirilmesini teklif etmeye yetkilidir.<br />
17. Milletvekili olmak için yaş haddi 25'ten yukarı olacaktır.<br />
18. Bu kanunun yürürlüğe girdikten sonra icrasına nazırlar heyeti ile cumhur reisi memurdur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">KABİNEDE İKİ  RUM BAKAN</span><br />
Bayrakları kırmızı ve yeşil zemin üzerine dik şekilde konumlanmış ay yıldızdı. Para birimi kuruş ve lira, resmi dili Türkçe'ydi. Halkoyuyla seçilen 131 milletvekilinden oluşan bir parlamentosu vardı. 12 üyelik ilk kabinesinde azınlıklara da yer verilmişti. Pavlo Camusev ile Stefani Vafiades, Kars Cumhuriyeti'nin Rum asıllı bakanlarıydı.  Merkezi Kars olan bu cumhuriyetin sınırları içinde Artvin, Ardahan, Batum, Gümrü, Sarıkamış, Nahcivan, Ordubad ve Iğdır da bulunuyordu.<br />
<br />
14 Ocak 1919'da demiryolu ile Kars'a gelen ve o bölgeyi Ermenilere vermek isteyen 14. İngiliz Tümeni Komutanı General Thomson'u Kars istasyonunda diplomatik bir heyet karşıladı. Milli Şura Merkezi Azası Mamiloğlu (Mamilof) Tevhidüddin Bey, İngilizlerin Wilson Prensipleri'ni kabul ettiklerini anımsatarak, bu nedenle kendilerine saygı gösterilmesini istedi. 1914 yılında Ermenilerin Kars ilindeki nüfusunun yüzde 15'ten az olduğunu, resmi belgelerle kanıtlamıştı. Asla çoğunlukta olan Türkleri yönetemeyeceklerini söyledi. Bu çıkış ve silahlı çatışmalarda gösterilen kimi başarılar üzerine İngilizlerin Kafkasya Başkomutanı sıfatı da taşıyan General Thomson, bu küçük devleti fiilen tanımak zorunda kaldı. Bu ütopik Cumhuriyetin ömrü tıpkı Paris Komünü gibi kısa oldu. İngilizler 13 Nisan 1919'da Kars'ı işgal ederek parlamentoyu dağıttılar. Hükümetin 12 üyesini ve Cumhurbaşkanı İbrahim Aydın Bey'i tutuklayarak Malta Adası'na sürdüler. Kars Cumhuriyeti tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Ve kısa süre sonra Kars Ermenilere devredildi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">SAKARYA' DA YENİLSEK...</span><br />
Son söz; Kim nasıl milliyetçilik olarak görürse görsün. Türk devlet geleneği tam 3 bin yıllıktır. Bu 3 bin yıl içinde onlarca model denendi ve devlet geleneği hep ayakta tutuldu. Kimi milletlerin belki de 50 yıl bile başarmadığını Türkler bin yıllar boyunca yaptı. Sakarya Meydan Savaşı'nı hatırlayın. Mustafa Kemal eğer Sakarya'da yenilse, Enver Paşa Batum sınırına kadar gelmiş bekliyordu. Yenilgi halinde hemen sınırdan içeri girecek Erzurum'da yeni bir direniş hattı kuracaktı. Yani yenilmeyi bilmeyen bir kurmay heyeti ve yok edilmesi imkansız bir devlet geleneği vardı.<br />
Başbakan Erdoğan diyor ya 'Devlet yalnız millet için vardır' diye. Tarihimize bakınca bunun pek öyle olmadığını görüyoruz. Türklerde millet sadece ve sadece devlet için oldu. Devlet olmadan yaşayamadılar. Bedelini çok ağır ödediler. Ama hep bir devletleri oldu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">TÜRKİYE İSMİ İLK KEZ KULLANILDI</span><br />
Bülent Tanör hocaya göre 'Türkiye' ismi Dr. Rıza Nur'dan da yıllar önce ilk kez Kars Cumhuriyeti'nde kullanılmıştı. Sosyalistler için Paris Komünü ne ise Cumhuriyetimiz içinde Kars Cumhuriyeti odur. Tıpkı Paris Komünü gibi sadece  2.5 ay ömrü oldu. Ama tam bir laboratuar işlevi gördü. Dağılan imparatorluğun ardından bir cumhuriyetin yaşatılabileceği orada görüldü. Cumhuriyetimizin kurucu kadrolarına moral ve güç verdi. Anayasası ve işleyiş bakımından cumhuriyetimizin öncülü oldu.</div>
<br />
Gökhan HACIR<br />
gökhan.hacir@aksam.com.tr<br />
<br />
<a href="http://www.aksam.com.tr/2010/08/16/haber/guncel/15016/bizim_ilk_cumhuriyetimiz__turkiye_degildi.html" target="_blank">http://www.aksam.com.tr/2010/08/16/haber...gildi.html</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Akıl Hastalarını İlk Osmanlı Tedavi Etti]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1011.html</link>
			<pubDate>Sat, 14 Aug 2010 02:03:31 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1011.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;">19. asra kadar Avrupa&#8217;da akıl hastası, şeytan tarafından rûhu kabz edilmiş, ancak cismen insan olan bir varlıktı. Osmanlı&#8217;ya göre ise sadece meczûbidi. Yani Allah katına &#8220;cezb edilmiş&#8221; hasta... Meczûb&#8217;un yanında mecnûn, şeydâ, dîvâne denebilir, deli demekten kaçınılırdı. Hikmetinden suâl olunmaz bir sebeple bu illete düçar olmuş insana hakaret etmemeye özen gösterilirdi.<br />
İki ayrı kültürün aynı konuya bu derecede farklı yaklaşımı, konunun obje&#8217;si olan hasta&#8217;ya yapılacak muamelede de tabiatiyle zıt metodlar uygulanmasını zorunlu kılıyordu.<br />
Batı&#8217;da tedavi yolu basitti: Akıl hastası ateşte yakılır, işkenceye uğrar, sonunda ruhları şeytandan kurtarılmış şekilde &#8216;Öbür Dünya&#8217;ya, Tanrı&#8217;ya havale edilirdi.<br />
Modern psikiatrinin büyük kurucularından psikiatr (İngilizce: psikiatrist) Dr.Kraft-Ebing şöyle yazıyor: &#8220;Hristiyanlık, akıl hastalarına ilgi göstermiyordu. Onları şeytan tarafından ele geçirilmiş yaratıklar şeklinde algılıyordu. Akıl hastalarını tedaviyi Avrupa, Türklerden öğrendi. Türkler, bizden çok önce, akıl hastalarına mahsus hastaneler kurdular (Traité Clinique de Psychiatrie, Paris 1897, s.53).<br />
&#8220;Deliliğin hastalık olduğu 16. asır Avrupası&#8217;nda bilinmiyordu&#8221; (Jean Vinchon, Les Malades de I&#8217;Esprit, Paris 1930, s.24). &#8220;1818&#8217;de Fransa&#8217;da akıl hastaları, hayvanlardan ve canilerden daha kötü muamele görürdü&#8221; (Esquirol, Rapport, Paris 1874, s.2).<br />
1788&#8217;de Türkiye&#8217;ye gelen Dr.John Heward adlı İngiliz, İstanbul&#8217;da yalnız akıl hastası kabûl edip tedavi eden hastane olduğunu işitip hayretle gezdi. Dönüşünde yazdığı raporda, akıl hastanelerinin Türkiye&#8217;de eskiden daha iyi olduğunu, fakat bugün de İngiltere için &#8220;örnek ve takdire cidden değer&#8221; tıp müesseseleri şeklinde işlediğini belirtiyor. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">OSMANLI&#8217;YA GELİNCE...</span> <br />
Osmanlı, diğer hastalıklar gibi akıl hastalıklarına özel dârüşşifâ kurmak geleneğini, vârisi bulunduğu Selçuklulardan aldı. Böyle hasta kabûl ve tedavi eden dârüşşifâ&#8217;lara bîmâr-hâne dendi (bu kelime halk ağzında &#8220;tımarhane&#8221; oldu ve küçümser anlamı zamanla ağır bastığı için şimdi terk edildi).<br />
15. asır sonlarında İkinci Bâyezîd&#8217;in Edirne Dârüşşifâ&#8217;sı, 16. asır başlarında Hurrem Haseki-Sultân&#8217;ın Mimar Sinan&#8217;a yaptırdığı Haseki Dârüşşifâ&#8217;sı, bimâr-hâne seksiyonları ile cihan çapında ün yapmışlardı, Haseki Hastanesi bugün de işlevini sürdürüyor ve politik alanda büyük günahları olan Hurrem bu vesileyle hâlâ dua alıyor. Bu hayır müesseseleri, çok zengin vakıflarla asırlar boyu yaşadı. Kadın ve erkek hasta pavyonları ayrı idi.<br />
Osmanlı&#8217;nın mâl-i hulyâdediği mélancolie (melankoli), kara sevdâdediği hystérie (isteri), ateh-i kable&#8217;l-mîâd dediği schizophrénie (şizofreni), ayrı metodlarla tedavi gören akıl hastalıkları idi. İlâç, istirahat, gıda ve çiçek çeşitleri, musiki, tedavi yollarından bazıları idi. Besin ve çiçek çeşitleri koku, renk, şekil, tad bakımlarından dikkatle kullanılmıştır. Bu husus, Osmanlı tıbbına ve Türk medeniyetine şeref verir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">BEDAVA TEDAVİ EDİLİRDİ </span><br />
Daha Hekim Şuûrî, Mir&#8217;ât-ı Emzice (isme dikkat: Karakterlerin Aynası) adındaki psikiatri traité&#8217;sinde, Türk Musikisi makam ve usullerinin ayrı karakterleri bakımından farklı etkiler yapacağı için, hastanın durumuna göre dikkatli kullanılması gerektiğini yazar. Bu ise, doktorun derin musiki kültürü bulunmasını gerektirir.<br />
Evliyâ Çelebîmiz, 3. cildinde (s.468-70) Edirne Sultan Bâyezid Dârüşşifâsı&#8217;nı gezip hekimleri ve hastaları ile konuşur (bugünkü anlayışımıza göre röportaj yapar). Ayrı ayrı besinlerin, çiçeklerin, musiki makamlarının (Hicâz, Uşşâk, Râst... gibi), çalgıların nasıl apayrı tesir yaptıklarını, usta kalemi ile anlatır. Hastaneler Fî sebîlillâh (Allah yolunda) yaptırılan, hastaların vakıf gelirleri ile bedava tedavi edildikleri kuruluşlardı. Delilerin musiki ile tedavisinin uygulamalı olarak Birleşik Amerika&#8217;da ancak 1956&#8217;da başladığını söylersek, ne yüce bir kültürden geldiğimiz anlaşılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">RUMLAR İŞKENCE YAPARDI</span> <br />
Ancak Türklerin akıl hastalarına şefkati, bizimle iç içe yaşayan Rumlara tesir bile edememişti. İstanbullu Rumlar, Türklerin delilere davranışları ile alay edercesine, kendi delilerine türlü işkenceler yaparak, vücutlarındaki şeytanı çıkarmaya çalışır, onları döver, aç ve susuz bırakırlardı ki, şeytan acıya, açlığa ve susuzluğa dayanamayıp def olsun (İnciciyan, s.120). Ancak Avrupa&#8217;daki gibi yakmıyor, öldüremiyorlardı. Zira bizde böyle bir davranışın cezası asılmaktı.<br />
Avrupa&#8217;da 19. asır ortalarına kadar bir akıl hastası suç işlerse, normal insan gibi ceza görürdü. Osmanlı&#8217;da, suçun mahiyeti ne olursa olsun, hekim teşhisi ile akıl hastalığı belgelenen kişi, sadece hastaneye kapatılır ve iyileşmeden salıverilmezdi. Cevdet Paşa&#8217;nın naklettiği (VII, 148) olay örnektir: 23 Ocak 1802 günü ases ortası odabaşısı Abdullah Ağa adlı binbaşı rütbesindeki subay, Ayasofya Camii&#8217;nde sabah namazını kıldı. Namaz biter bitmez kılıcını çekti, cemaatten birini yaraladı. Cemaatin takibi üzerine Soğuksu&#8217;ya doğru kaçarken orada da bir çocuğu yaraladı. Yetişen zabıta memurları tutuklayıp Bâb-ı Âlî&#8217;ye (Başbakanlık) getirdiler. İlk bakışta aklını yitirdiğine karar verildi. Ancak hekim kararı gerekiyordu. Gelen hekim, aynı teşhiste bulundu. Hiç ceza verilmedi. İyileşinceye kadar kalmak üzere Süleymâniye Dârüşşifâsı&#8217;na, Cihan Hâkanı Kaanûnî Sultan Süleymân&#8217;ın Sinan&#8217;a yaptırdığı İstanbul&#8217;un bu en muhteşem külliye&#8217;sinin ilgili birimine gönderildi.</div>
<br />
Yılmaz Öztuna<br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=458010" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=458010</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">19. asra kadar Avrupa&#8217;da akıl hastası, şeytan tarafından rûhu kabz edilmiş, ancak cismen insan olan bir varlıktı. Osmanlı&#8217;ya göre ise sadece meczûbidi. Yani Allah katına &#8220;cezb edilmiş&#8221; hasta... Meczûb&#8217;un yanında mecnûn, şeydâ, dîvâne denebilir, deli demekten kaçınılırdı. Hikmetinden suâl olunmaz bir sebeple bu illete düçar olmuş insana hakaret etmemeye özen gösterilirdi.<br />
İki ayrı kültürün aynı konuya bu derecede farklı yaklaşımı, konunun obje&#8217;si olan hasta&#8217;ya yapılacak muamelede de tabiatiyle zıt metodlar uygulanmasını zorunlu kılıyordu.<br />
Batı&#8217;da tedavi yolu basitti: Akıl hastası ateşte yakılır, işkenceye uğrar, sonunda ruhları şeytandan kurtarılmış şekilde &#8216;Öbür Dünya&#8217;ya, Tanrı&#8217;ya havale edilirdi.<br />
Modern psikiatrinin büyük kurucularından psikiatr (İngilizce: psikiatrist) Dr.Kraft-Ebing şöyle yazıyor: &#8220;Hristiyanlık, akıl hastalarına ilgi göstermiyordu. Onları şeytan tarafından ele geçirilmiş yaratıklar şeklinde algılıyordu. Akıl hastalarını tedaviyi Avrupa, Türklerden öğrendi. Türkler, bizden çok önce, akıl hastalarına mahsus hastaneler kurdular (Traité Clinique de Psychiatrie, Paris 1897, s.53).<br />
&#8220;Deliliğin hastalık olduğu 16. asır Avrupası&#8217;nda bilinmiyordu&#8221; (Jean Vinchon, Les Malades de I&#8217;Esprit, Paris 1930, s.24). &#8220;1818&#8217;de Fransa&#8217;da akıl hastaları, hayvanlardan ve canilerden daha kötü muamele görürdü&#8221; (Esquirol, Rapport, Paris 1874, s.2).<br />
1788&#8217;de Türkiye&#8217;ye gelen Dr.John Heward adlı İngiliz, İstanbul&#8217;da yalnız akıl hastası kabûl edip tedavi eden hastane olduğunu işitip hayretle gezdi. Dönüşünde yazdığı raporda, akıl hastanelerinin Türkiye&#8217;de eskiden daha iyi olduğunu, fakat bugün de İngiltere için &#8220;örnek ve takdire cidden değer&#8221; tıp müesseseleri şeklinde işlediğini belirtiyor. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">OSMANLI&#8217;YA GELİNCE...</span> <br />
Osmanlı, diğer hastalıklar gibi akıl hastalıklarına özel dârüşşifâ kurmak geleneğini, vârisi bulunduğu Selçuklulardan aldı. Böyle hasta kabûl ve tedavi eden dârüşşifâ&#8217;lara bîmâr-hâne dendi (bu kelime halk ağzında &#8220;tımarhane&#8221; oldu ve küçümser anlamı zamanla ağır bastığı için şimdi terk edildi).<br />
15. asır sonlarında İkinci Bâyezîd&#8217;in Edirne Dârüşşifâ&#8217;sı, 16. asır başlarında Hurrem Haseki-Sultân&#8217;ın Mimar Sinan&#8217;a yaptırdığı Haseki Dârüşşifâ&#8217;sı, bimâr-hâne seksiyonları ile cihan çapında ün yapmışlardı, Haseki Hastanesi bugün de işlevini sürdürüyor ve politik alanda büyük günahları olan Hurrem bu vesileyle hâlâ dua alıyor. Bu hayır müesseseleri, çok zengin vakıflarla asırlar boyu yaşadı. Kadın ve erkek hasta pavyonları ayrı idi.<br />
Osmanlı&#8217;nın mâl-i hulyâdediği mélancolie (melankoli), kara sevdâdediği hystérie (isteri), ateh-i kable&#8217;l-mîâd dediği schizophrénie (şizofreni), ayrı metodlarla tedavi gören akıl hastalıkları idi. İlâç, istirahat, gıda ve çiçek çeşitleri, musiki, tedavi yollarından bazıları idi. Besin ve çiçek çeşitleri koku, renk, şekil, tad bakımlarından dikkatle kullanılmıştır. Bu husus, Osmanlı tıbbına ve Türk medeniyetine şeref verir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">BEDAVA TEDAVİ EDİLİRDİ </span><br />
Daha Hekim Şuûrî, Mir&#8217;ât-ı Emzice (isme dikkat: Karakterlerin Aynası) adındaki psikiatri traité&#8217;sinde, Türk Musikisi makam ve usullerinin ayrı karakterleri bakımından farklı etkiler yapacağı için, hastanın durumuna göre dikkatli kullanılması gerektiğini yazar. Bu ise, doktorun derin musiki kültürü bulunmasını gerektirir.<br />
Evliyâ Çelebîmiz, 3. cildinde (s.468-70) Edirne Sultan Bâyezid Dârüşşifâsı&#8217;nı gezip hekimleri ve hastaları ile konuşur (bugünkü anlayışımıza göre röportaj yapar). Ayrı ayrı besinlerin, çiçeklerin, musiki makamlarının (Hicâz, Uşşâk, Râst... gibi), çalgıların nasıl apayrı tesir yaptıklarını, usta kalemi ile anlatır. Hastaneler Fî sebîlillâh (Allah yolunda) yaptırılan, hastaların vakıf gelirleri ile bedava tedavi edildikleri kuruluşlardı. Delilerin musiki ile tedavisinin uygulamalı olarak Birleşik Amerika&#8217;da ancak 1956&#8217;da başladığını söylersek, ne yüce bir kültürden geldiğimiz anlaşılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">RUMLAR İŞKENCE YAPARDI</span> <br />
Ancak Türklerin akıl hastalarına şefkati, bizimle iç içe yaşayan Rumlara tesir bile edememişti. İstanbullu Rumlar, Türklerin delilere davranışları ile alay edercesine, kendi delilerine türlü işkenceler yaparak, vücutlarındaki şeytanı çıkarmaya çalışır, onları döver, aç ve susuz bırakırlardı ki, şeytan acıya, açlığa ve susuzluğa dayanamayıp def olsun (İnciciyan, s.120). Ancak Avrupa&#8217;daki gibi yakmıyor, öldüremiyorlardı. Zira bizde böyle bir davranışın cezası asılmaktı.<br />
Avrupa&#8217;da 19. asır ortalarına kadar bir akıl hastası suç işlerse, normal insan gibi ceza görürdü. Osmanlı&#8217;da, suçun mahiyeti ne olursa olsun, hekim teşhisi ile akıl hastalığı belgelenen kişi, sadece hastaneye kapatılır ve iyileşmeden salıverilmezdi. Cevdet Paşa&#8217;nın naklettiği (VII, 148) olay örnektir: 23 Ocak 1802 günü ases ortası odabaşısı Abdullah Ağa adlı binbaşı rütbesindeki subay, Ayasofya Camii&#8217;nde sabah namazını kıldı. Namaz biter bitmez kılıcını çekti, cemaatten birini yaraladı. Cemaatin takibi üzerine Soğuksu&#8217;ya doğru kaçarken orada da bir çocuğu yaraladı. Yetişen zabıta memurları tutuklayıp Bâb-ı Âlî&#8217;ye (Başbakanlık) getirdiler. İlk bakışta aklını yitirdiğine karar verildi. Ancak hekim kararı gerekiyordu. Gelen hekim, aynı teşhiste bulundu. Hiç ceza verilmedi. İyileşinceye kadar kalmak üzere Süleymâniye Dârüşşifâsı&#8217;na, Cihan Hâkanı Kaanûnî Sultan Süleymân&#8217;ın Sinan&#8217;a yaptırdığı İstanbul&#8217;un bu en muhteşem külliye&#8217;sinin ilgili birimine gönderildi.</div>
<br />
Yılmaz Öztuna<br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=458010" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=458010</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İyi Drahoma = İyi Koca]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1010.html</link>
			<pubDate>Wed, 11 Aug 2010 14:20:56 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1010.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-weight: bold;">Bir nezâket ödemesi </span><br />
İslâmiyetten önce Türkler arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine kalın diye bir para veya mal vermesi âdettir. En makbulü koyun ile yapılan ödemedir. Ödenmedikçe evlilik gerçekleşmez. Kız, koca evine götürülemez. Bir kısmı söz keserken babaya verilir. Bir kısmı kıza hediyedir. Bir kısmıyla düğün masrafları karşılanır. Bir kısmı da kızın annesine süt hakkı olarak verilir. <br />
Erkek nişanı sebepsiz bozarsa, kalın iade edilmez. Nişanı kız bozmuşsa geri verilir. Nişanlı iken erkek ölmüşse, kardeşi yerine geçer, kalın iade edilmez. Erkeğin kardeşi kabul etmezse, kalın iade edilmez. Kardeş yoksa veya böyle bir evliliğe kadın râzı olmazsa kalın iade edilir. Kız nişanlı iken ölürse, kız kardeşi ablasının yerine geçer; kızkardeş için kalına bir miktar ilâve yapılır. Kız kardeş istemezse veya yoksa kalın iade edilir. <br />
Türkler Müslümanlığa girdikten sonra, bu âdeti terk etmişse de, bugün Anadolu ve Türkistan&#8217;da başlık adıyla kısmen yaşamaktadır. İslâmiyette, kızın evlenmesini kabul etmek için damattan bir şey istemek rüşvettir, câiz değildir. Damat, va&#8217;d etse bile vermesi lâzım gelmez. Vermiş ise, geri alabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Damattan geline bir ev </span><br />
İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Nikâhta mehr konuşulmasa, hatta mehr verilmeyeceği kararlaştırılsa bile kadın mehre hak kazanır. Kadının âilesinin değil, bizzat kadının hakkıdır. Eski cemiyetlerin çoğunda, ezcümle Yahudîlikte de vardır. <br />
Mehrin değeri 10 dirhem gümüşten (5 gr altın) az olmaz. Hazreti Peygamber zamanında bununla iki koyun alınırdı. Kimsesiz bir kadın, birini sağıp içer; yünleriyle diğerinin sütünü satıp diğer zarurî ihtiyaçlarını alabilir. Nikâhın sıhhati için, mehrin konuşulması şart değildir. Dolayısıyla bunu bir satış bedeli olarak görmek isabetsizdir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Mehr parasını ödemek, ayrıca çocuklarına nafaka vermek, yeniden evlenmek için yeni mehr ödemek korkusundan dolayı erkek zevcesini kolay kolay boşayamaz. Boşanmanın fazla olduğu yerlerde mehr yüksek tutulur. Meselâ Arabistan&#8216;da umumiyetle kadına mehr olarak bir ev verilir. Üstelik zevcesini boşayan erkeğe kimse kız vermek istemez. Bu sebeple kolay olduğu halde tarihte İslâm beldelerinde boşanma vak&#8217;aları çok nâdirdir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Öncelikli alacak</span> <br />
Mehr-i müsemmâ (ismi konulmuş mehr), tarafların evlilik öncesinde konuşup üzerinde anlaştıkları mikdardır. Konuşulmamışsa kadına mehr-i misl (emsal mehr) verilir. O beldede kadına denk kadınların mehridir. Bu da tesbit olunamıyorsa, kadının kız kardeş, hala, amca kızı gibi baba tarafından akrabâsının (anne, teyze değil) mehri esastır. <br />
Mehrin tamamı veya bir kısmının peşin verilmesi kararlaştırılmışsa buna mehr-i muaccel denir. Ta&#8217;cil olunmuş, acele kılınmış mehr demektir. Anadolu&#8217;da buna ağırlık denir ve çeyiz masrafı olarak düğünden önce verilir. Kadın mehr-i muacceli almadan evlilik neticelerini doğurmaz. Mehrin tamamı veya bir kısmının sonra verilmesi kararlaştırılmışsa buna da mehr-i müeccel denir. Te&#8217;cil olunmuş, vâdeye bağlanmış mehr demektir. Ödeme tarihi belli değilse, ölüm veya ayrılıktan hemen sonra ödenir. <br />
Boşanmaya kadın sebep olsa bile mehrini alır. Mehr, rüchanlı bir alacaktır; ölenin ve müflisin malından en önce ödenir. Kadın ölürse, koca, kadının vârislerine öder. Koca ölürse, mirasıntan kadına verilir. Kadın mehrini kocasına hediye edebilir. Zifaf olmadan veya baş başa kalmadan ayrılırlarsa, kadın mehrin yarısına hak kazanır; mehr konuşulmamış ise, kadına baştan aşağı bir elbise verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Nüfus niye azalıyormuş?</span> <br />
Hıristiyanlarda evlenen kız, erkeğe drahoma öder. Bunun Eski Yunan&#8217;dan kaldığını Eflâtun&#8216;un mektuplarından öğrenmekteyiz. Drahoma önceden ilan edilir. Drahoması yüksek kız çirkin bile olsa, talipleri parlak olur. Yunanistan&#8216;a bir seyahatimde buradaki bir arkadaştan Yunan nüfusunun giderek azaldığını öğrendim de sebebini sordum. &#8220;Bizde drahoma âdeti hâlâ sürer. Gençler dilediğince yaşar. Madem bir defa evleneceğim, drahoması yüksek kız alayım der. Bunun için kızlar bekler, yaşları geçer. Evlendikleri zaman bir çocukları ya olur, ya olmaz&#8221; diye cevap verdi. Drahoma âdeti Yahudilere de geçmiştir. Bizim babaannenin gelinliğini diken Raşel adında bir Yahudi kadıncağız, kendi gibi yaşı geçkince kız kardeşi ile otururmuş. Vaktiyle güzelce olduğu anlaşılan bu kadına bu kadar marifetli ve güzel oldukları halde niye evlenmediklerini sorunca drahomaları olmadığı için kimsenin almadığını öğrenmiş. Kadıncağız âh edip, &#8220;Sizin âdet iyi, bizim âdet kötü!&#8221; dermiş. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Üste para vermeniz lâzım</span> <br />
1876 senesinde Anadolu&#8217;yu baştan başa dolaşan İngiliz subayı Frederick Burnaby, Ermenilerin damattan para aldığını görünce şaşırmış; bunun üzerine Karakiliseli (Ağrılı) bir Ermeni kendisine şöyle demiştir: &#8220;Kızlarımız evlendiği zaman, hizmetinden mahrum kalırız. Kocanın, bu kaybımızı karşılaması gerekir. Avrupalılar kızlarını okutur, ama o kızlar temizlik ve yemek pişirmeye yaramaz. Evlendikleri zaman babaları bir şey kaybetmez. Tam aksine kızlarının yemeği ve giyimi için artık para ödemeyecekleri için kazançlı çıkarlar. Bir kocaya, yararsız bir yük üstlendiği için, bir şey vermek haktır.&#8221;</div>
<br />
Prof. Ekrem Buğra Ekinci  <br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=457661" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=457661</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-weight: bold;">Bir nezâket ödemesi </span><br />
İslâmiyetten önce Türkler arasında evlenecek erkeğin kızın ailesine kalın diye bir para veya mal vermesi âdettir. En makbulü koyun ile yapılan ödemedir. Ödenmedikçe evlilik gerçekleşmez. Kız, koca evine götürülemez. Bir kısmı söz keserken babaya verilir. Bir kısmı kıza hediyedir. Bir kısmıyla düğün masrafları karşılanır. Bir kısmı da kızın annesine süt hakkı olarak verilir. <br />
Erkek nişanı sebepsiz bozarsa, kalın iade edilmez. Nişanı kız bozmuşsa geri verilir. Nişanlı iken erkek ölmüşse, kardeşi yerine geçer, kalın iade edilmez. Erkeğin kardeşi kabul etmezse, kalın iade edilmez. Kardeş yoksa veya böyle bir evliliğe kadın râzı olmazsa kalın iade edilir. Kız nişanlı iken ölürse, kız kardeşi ablasının yerine geçer; kızkardeş için kalına bir miktar ilâve yapılır. Kız kardeş istemezse veya yoksa kalın iade edilir. <br />
Türkler Müslümanlığa girdikten sonra, bu âdeti terk etmişse de, bugün Anadolu ve Türkistan&#8217;da başlık adıyla kısmen yaşamaktadır. İslâmiyette, kızın evlenmesini kabul etmek için damattan bir şey istemek rüşvettir, câiz değildir. Damat, va&#8217;d etse bile vermesi lâzım gelmez. Vermiş ise, geri alabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Damattan geline bir ev </span><br />
İslâmiyette evlenecek erkek kadına mehr adıyla para veya mal verir. Nikâhta mehr konuşulmasa, hatta mehr verilmeyeceği kararlaştırılsa bile kadın mehre hak kazanır. Kadının âilesinin değil, bizzat kadının hakkıdır. Eski cemiyetlerin çoğunda, ezcümle Yahudîlikte de vardır. <br />
Mehrin değeri 10 dirhem gümüşten (5 gr altın) az olmaz. Hazreti Peygamber zamanında bununla iki koyun alınırdı. Kimsesiz bir kadın, birini sağıp içer; yünleriyle diğerinin sütünü satıp diğer zarurî ihtiyaçlarını alabilir. Nikâhın sıhhati için, mehrin konuşulması şart değildir. Dolayısıyla bunu bir satış bedeli olarak görmek isabetsizdir. Mehr, evliliğin düzenli ve mutlu olarak devam etmesi, kadının hak ve hürriyetlerinin korunması, kötü niyetli erkeğin elinde oyuncak olmaması içindir. Mehr parasını ödemek, ayrıca çocuklarına nafaka vermek, yeniden evlenmek için yeni mehr ödemek korkusundan dolayı erkek zevcesini kolay kolay boşayamaz. Boşanmanın fazla olduğu yerlerde mehr yüksek tutulur. Meselâ Arabistan&#8216;da umumiyetle kadına mehr olarak bir ev verilir. Üstelik zevcesini boşayan erkeğe kimse kız vermek istemez. Bu sebeple kolay olduğu halde tarihte İslâm beldelerinde boşanma vak&#8217;aları çok nâdirdir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Öncelikli alacak</span> <br />
Mehr-i müsemmâ (ismi konulmuş mehr), tarafların evlilik öncesinde konuşup üzerinde anlaştıkları mikdardır. Konuşulmamışsa kadına mehr-i misl (emsal mehr) verilir. O beldede kadına denk kadınların mehridir. Bu da tesbit olunamıyorsa, kadının kız kardeş, hala, amca kızı gibi baba tarafından akrabâsının (anne, teyze değil) mehri esastır. <br />
Mehrin tamamı veya bir kısmının peşin verilmesi kararlaştırılmışsa buna mehr-i muaccel denir. Ta&#8217;cil olunmuş, acele kılınmış mehr demektir. Anadolu&#8217;da buna ağırlık denir ve çeyiz masrafı olarak düğünden önce verilir. Kadın mehr-i muacceli almadan evlilik neticelerini doğurmaz. Mehrin tamamı veya bir kısmının sonra verilmesi kararlaştırılmışsa buna da mehr-i müeccel denir. Te&#8217;cil olunmuş, vâdeye bağlanmış mehr demektir. Ödeme tarihi belli değilse, ölüm veya ayrılıktan hemen sonra ödenir. <br />
Boşanmaya kadın sebep olsa bile mehrini alır. Mehr, rüchanlı bir alacaktır; ölenin ve müflisin malından en önce ödenir. Kadın ölürse, koca, kadının vârislerine öder. Koca ölürse, mirasıntan kadına verilir. Kadın mehrini kocasına hediye edebilir. Zifaf olmadan veya baş başa kalmadan ayrılırlarsa, kadın mehrin yarısına hak kazanır; mehr konuşulmamış ise, kadına baştan aşağı bir elbise verilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Nüfus niye azalıyormuş?</span> <br />
Hıristiyanlarda evlenen kız, erkeğe drahoma öder. Bunun Eski Yunan&#8217;dan kaldığını Eflâtun&#8216;un mektuplarından öğrenmekteyiz. Drahoma önceden ilan edilir. Drahoması yüksek kız çirkin bile olsa, talipleri parlak olur. Yunanistan&#8216;a bir seyahatimde buradaki bir arkadaştan Yunan nüfusunun giderek azaldığını öğrendim de sebebini sordum. &#8220;Bizde drahoma âdeti hâlâ sürer. Gençler dilediğince yaşar. Madem bir defa evleneceğim, drahoması yüksek kız alayım der. Bunun için kızlar bekler, yaşları geçer. Evlendikleri zaman bir çocukları ya olur, ya olmaz&#8221; diye cevap verdi. Drahoma âdeti Yahudilere de geçmiştir. Bizim babaannenin gelinliğini diken Raşel adında bir Yahudi kadıncağız, kendi gibi yaşı geçkince kız kardeşi ile otururmuş. Vaktiyle güzelce olduğu anlaşılan bu kadına bu kadar marifetli ve güzel oldukları halde niye evlenmediklerini sorunca drahomaları olmadığı için kimsenin almadığını öğrenmiş. Kadıncağız âh edip, &#8220;Sizin âdet iyi, bizim âdet kötü!&#8221; dermiş. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Üste para vermeniz lâzım</span> <br />
1876 senesinde Anadolu&#8217;yu baştan başa dolaşan İngiliz subayı Frederick Burnaby, Ermenilerin damattan para aldığını görünce şaşırmış; bunun üzerine Karakiliseli (Ağrılı) bir Ermeni kendisine şöyle demiştir: &#8220;Kızlarımız evlendiği zaman, hizmetinden mahrum kalırız. Kocanın, bu kaybımızı karşılaması gerekir. Avrupalılar kızlarını okutur, ama o kızlar temizlik ve yemek pişirmeye yaramaz. Evlendikleri zaman babaları bir şey kaybetmez. Tam aksine kızlarının yemeği ve giyimi için artık para ödemeyecekleri için kazançlı çıkarlar. Bir kocaya, yararsız bir yük üstlendiği için, bir şey vermek haktır.&#8221;</div>
<br />
Prof. Ekrem Buğra Ekinci  <br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=457661" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=457661</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Beni Bırakın Bu Rüyalarda]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1009.html</link>
			<pubDate>Mon, 09 Aug 2010 04:37:32 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1009.html</guid>
			<description><![CDATA[Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Ruhumun yalnızlığını hissedeyim,<br />
Simidimden bir lokma koparayım, <br />
Kurumuş yaprakların arasında dolaşayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Yağmur damlalarına ağzımı açayım,<br />
Toprak kokusunu içime çekeyim,<br />
Kaldırımların üstünde gönlümce raks edeyim,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Ellerimi yarimin ipek saçlarında gezdireyim,<br />
Tatlı tatlı esen melteme yüzümü döndüreyim<br />
Dostlarımla iki lafın belini kırayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Kalabalıkların içinde görünmez olayım,<br />
Gönlümün çektiği mekanlara gideyim, <br />
Yüzüme bir tebessüm kondurayım,<br />
Dertleri, sıkıntıları bir kenara atayım<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Yıldızlarla süslenmiş gökyüzüne bakayım,<br />
Uçsuz bucaksız derinliklerde hayallerimi göreyim,<br />
Bir an için kendimden geçeyim,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Yüreğimin sesini dinleyeyim, <br />
Mutluluğun sırrını keşfedeyim,<br />
Huzurun kapısını açayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Hiç olmadığım kadar neşeli olayım,<br />
Bulutların üstüne çıkayım,<br />
Dünyayı bir de kuşların gözünden göreyim,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Hem uzakta hem de yakında olayım,<br />
Dilediğim zaman dilediğim yerde olayım,<br />
Tertemiz bir hayatın kollarında olayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Karanlık dünyama dönünceye kadar uyuyayım,<br />
Penceremden süzülen ışıkla yalnız başıma uyanayım,<br />
Boynumu büküp, gözyaşlarımı içime akıtayım. <br />
<br />
Yazan: General]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Ruhumun yalnızlığını hissedeyim,<br />
Simidimden bir lokma koparayım, <br />
Kurumuş yaprakların arasında dolaşayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Yağmur damlalarına ağzımı açayım,<br />
Toprak kokusunu içime çekeyim,<br />
Kaldırımların üstünde gönlümce raks edeyim,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Ellerimi yarimin ipek saçlarında gezdireyim,<br />
Tatlı tatlı esen melteme yüzümü döndüreyim<br />
Dostlarımla iki lafın belini kırayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Kalabalıkların içinde görünmez olayım,<br />
Gönlümün çektiği mekanlara gideyim, <br />
Yüzüme bir tebessüm kondurayım,<br />
Dertleri, sıkıntıları bir kenara atayım<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Yıldızlarla süslenmiş gökyüzüne bakayım,<br />
Uçsuz bucaksız derinliklerde hayallerimi göreyim,<br />
Bir an için kendimden geçeyim,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Yüreğimin sesini dinleyeyim, <br />
Mutluluğun sırrını keşfedeyim,<br />
Huzurun kapısını açayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Hiç olmadığım kadar neşeli olayım,<br />
Bulutların üstüne çıkayım,<br />
Dünyayı bir de kuşların gözünden göreyim,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Hem uzakta hem de yakında olayım,<br />
Dilediğim zaman dilediğim yerde olayım,<br />
Tertemiz bir hayatın kollarında olayım,<br />
<br />
Beni bırakın bu rüyalarda,<br />
Karanlık dünyama dönünceye kadar uyuyayım,<br />
Penceremden süzülen ışıkla yalnız başıma uyanayım,<br />
Boynumu büküp, gözyaşlarımı içime akıtayım. <br />
<br />
Yazan: General]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çıraklıktan, devlet başkanlığına: Tito]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1008.html</link>
			<pubDate>Sun, 08 Aug 2010 02:44:02 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1008.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Josip Broz, Hırvat bir babayla, Sloven ananın 15 çocuğundan biridir (yedincisi) ve bu aile diğerleri gibi çiftçilikle geçinir. O günlerde Kumroveç kasabası fıkır fıkır çocuk kaynar, haliyle kimse onunla ilgilenecek değildir. Yine de ilk mektebi kör topal bitirir ve henüz yaşı 13 iken Sisak kasabasına gidip çilingirlik öğrenir. Sonra arkadaşlarına uyar, Avusturya ve Almanya&#8217;da işçilik yapar. Yapar ama Josip&#8217;in eli metal işlerine, aklı sendikacılığa yatar. Sivri dillidir, tez parlar ve ikide bir öne çıkar. Sık sık ikaz edilir ama umursamaz. Nitekim cepheye yollandığı yıllarda da çenesini kapayamaz. Sağda solda &#8220;savaşın mânâsızlığından&#8221; dem vurunca içeri tıkarlar. Gelgelelim hükümetin askere olan ihtiyacı artar, onu kodesten çıkarıp Karpat mevzilerine yollarlar. Ruslar Josip&#8217;i yaralar ve esir alırlar, bu arada Rusçayı da kapar. Burada Bolşeviklerle tanışır ve toplantılarına katılır. Lâkin gaza gelip de &#8220;esir haklarından&#8221; söz açınca yine tutuklanır. Petrograd&#8217;ın küflü zindanlarında yatarken ihtilal kopar ve dışarı salınır. Ancak bu kez sokak gösterilerinde yakalanır ve Kumgu esir kampına yollanır. Josip bu sefer zor kurtulacağının farkındadır, gözünü karartıp trenden atlar ve Kızılorduya kapılanır. Ekim devrimini yakından izler ve Rus Pelogiya Beluosova ile (o da sıkı bir solcudur) yuvasını kurar. Bu iki militan Komünist Parti tarafından &#8220;ihtilale zemin hazırlasınlar&#8221; diye Yugoslavya&#8217;ya yollanırlar. <br />
<span style="font-weight: bold;">İpin ucu Rus&#8217;un elinde</span><br />
Josip yurdunda da aykırı şeyler söyler ve tutuklanır. Mahpushanede hem hırslanır, hem hızlanır, üstelik yerli Komünistlerin dışarıdan yönetildiğinin farkına varır. Çıkar çıkmaz Moskova&#8217;da dostlar edinir ve yerini sağlamlaştırır. Çok değil iki yıl içinde parti başkanlığını ele geçirir ve rakiplerini ezmek için askeri komiteyi yapılandırır.<br />
O yıllarda Hitler Avrupa&#8217;yı felaket sıkıştırmaktadır. Josip hem Almanlar&#8217;a, hem İtalyanlar&#8217;a, hem de onların işbirlikçilerine (ustaşilere) karşı savaşır. Neretta ve Sutjeska&#8217;da Nazilere geri adım attırırken rakiplerinin de (Mihayloviç&#8217;in) ayağını kaydırır. Josip aşırı heyecanlı bir tiptir. Görev dağıtırken sürekli &#8220;ti to, ti to&#8221; (sen bunu, sen bunu) diye haykırdığı için adı &#8220;Tito&#8221; kalır. <br />
Doğrusunu söylemek gerekirse örgütlenmiş işçiler (partizanlar) Hitler&#8217;in ordularına kök söktürürler. Bunlar, her ne kadar &#8220;komünistiz&#8221; deseler de milli motiflerden vazgeçmezler. Nitekim Stalin de onları ırkçı bulur ve reddeder. Partizanlar da Çekoslavakya&#8217;nın işgalini lanetlemekten çekinmezler. <br />
<span style="font-weight: bold;">Kurallar önemli değildir!</span><br />
Tito çok enerjik bir liderdir ve Yugoslavya&#8217;ya sığamaz. Özellikle Afrika ve Latin Amerika ülkelerini örgütler ve &#8220;Bağlantısızlar&#8221;ın liderliğine oynar. Hindistan ve Mısır&#8217;ın desteklediği hareket, NATO ve Varşova Paktı kadar taraftar toplar. <br />
Evet Tito altını çize çize &#8220;eşitlikten&#8221; dem vursa da kurallar onun için geçerli değildir. Kendini, önce Parti Genel Sekreteri, sonra Mareşal, derken Başkomutan ilan eder ve Devlet Başkanlığını ele geçirir. Asırlık şehirlerin ismini Titova, Titograd, Titoveles olarak değiştirir. Her ne kadar &#8220;kollektif başkanlık sisteminden&#8221; yana gibi görünse de koltuğa yapışır ve rakiplerini casusluktan yargılayıverir. <br />
Tito her diktatör gibi çekilmez bir adamdır ama Yugoslavya&#8217;yı oluşturan halkları birarada tutmayı başarır. Onun ölümü ile dizginleri ele geçirmek isteyen Sırplar; Hırvatları, Slovenleri, Makedonları, Arnavutları, Türkleri yok sayar, kan görmüş vampir gibi Bosna ve Kosova üzerine saldırırlar. Tito tartışmasız zalimdir ama Miloseviç&#8217;in zulmünü yaşayanlar, onu bile ararlar. <br />
Neticede Yugoslavya parçalanır, &#8220;Büyük Sırbistan&#8221; hayali görenler rezil rüsva olurlar. Yıllar evvel savaş uçağı, tank, top yapan lider ülke üç dolar için Amerikan çanağı yalamaya başlar.<br />
<br />
İrfan Özfatura<br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=174755" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=174755</a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">Josip Broz, Hırvat bir babayla, Sloven ananın 15 çocuğundan biridir (yedincisi) ve bu aile diğerleri gibi çiftçilikle geçinir. O günlerde Kumroveç kasabası fıkır fıkır çocuk kaynar, haliyle kimse onunla ilgilenecek değildir. Yine de ilk mektebi kör topal bitirir ve henüz yaşı 13 iken Sisak kasabasına gidip çilingirlik öğrenir. Sonra arkadaşlarına uyar, Avusturya ve Almanya&#8217;da işçilik yapar. Yapar ama Josip&#8217;in eli metal işlerine, aklı sendikacılığa yatar. Sivri dillidir, tez parlar ve ikide bir öne çıkar. Sık sık ikaz edilir ama umursamaz. Nitekim cepheye yollandığı yıllarda da çenesini kapayamaz. Sağda solda &#8220;savaşın mânâsızlığından&#8221; dem vurunca içeri tıkarlar. Gelgelelim hükümetin askere olan ihtiyacı artar, onu kodesten çıkarıp Karpat mevzilerine yollarlar. Ruslar Josip&#8217;i yaralar ve esir alırlar, bu arada Rusçayı da kapar. Burada Bolşeviklerle tanışır ve toplantılarına katılır. Lâkin gaza gelip de &#8220;esir haklarından&#8221; söz açınca yine tutuklanır. Petrograd&#8217;ın küflü zindanlarında yatarken ihtilal kopar ve dışarı salınır. Ancak bu kez sokak gösterilerinde yakalanır ve Kumgu esir kampına yollanır. Josip bu sefer zor kurtulacağının farkındadır, gözünü karartıp trenden atlar ve Kızılorduya kapılanır. Ekim devrimini yakından izler ve Rus Pelogiya Beluosova ile (o da sıkı bir solcudur) yuvasını kurar. Bu iki militan Komünist Parti tarafından &#8220;ihtilale zemin hazırlasınlar&#8221; diye Yugoslavya&#8217;ya yollanırlar. <br />
<span style="font-weight: bold;">İpin ucu Rus&#8217;un elinde</span><br />
Josip yurdunda da aykırı şeyler söyler ve tutuklanır. Mahpushanede hem hırslanır, hem hızlanır, üstelik yerli Komünistlerin dışarıdan yönetildiğinin farkına varır. Çıkar çıkmaz Moskova&#8217;da dostlar edinir ve yerini sağlamlaştırır. Çok değil iki yıl içinde parti başkanlığını ele geçirir ve rakiplerini ezmek için askeri komiteyi yapılandırır.<br />
O yıllarda Hitler Avrupa&#8217;yı felaket sıkıştırmaktadır. Josip hem Almanlar&#8217;a, hem İtalyanlar&#8217;a, hem de onların işbirlikçilerine (ustaşilere) karşı savaşır. Neretta ve Sutjeska&#8217;da Nazilere geri adım attırırken rakiplerinin de (Mihayloviç&#8217;in) ayağını kaydırır. Josip aşırı heyecanlı bir tiptir. Görev dağıtırken sürekli &#8220;ti to, ti to&#8221; (sen bunu, sen bunu) diye haykırdığı için adı &#8220;Tito&#8221; kalır. <br />
Doğrusunu söylemek gerekirse örgütlenmiş işçiler (partizanlar) Hitler&#8217;in ordularına kök söktürürler. Bunlar, her ne kadar &#8220;komünistiz&#8221; deseler de milli motiflerden vazgeçmezler. Nitekim Stalin de onları ırkçı bulur ve reddeder. Partizanlar da Çekoslavakya&#8217;nın işgalini lanetlemekten çekinmezler. <br />
<span style="font-weight: bold;">Kurallar önemli değildir!</span><br />
Tito çok enerjik bir liderdir ve Yugoslavya&#8217;ya sığamaz. Özellikle Afrika ve Latin Amerika ülkelerini örgütler ve &#8220;Bağlantısızlar&#8221;ın liderliğine oynar. Hindistan ve Mısır&#8217;ın desteklediği hareket, NATO ve Varşova Paktı kadar taraftar toplar. <br />
Evet Tito altını çize çize &#8220;eşitlikten&#8221; dem vursa da kurallar onun için geçerli değildir. Kendini, önce Parti Genel Sekreteri, sonra Mareşal, derken Başkomutan ilan eder ve Devlet Başkanlığını ele geçirir. Asırlık şehirlerin ismini Titova, Titograd, Titoveles olarak değiştirir. Her ne kadar &#8220;kollektif başkanlık sisteminden&#8221; yana gibi görünse de koltuğa yapışır ve rakiplerini casusluktan yargılayıverir. <br />
Tito her diktatör gibi çekilmez bir adamdır ama Yugoslavya&#8217;yı oluşturan halkları birarada tutmayı başarır. Onun ölümü ile dizginleri ele geçirmek isteyen Sırplar; Hırvatları, Slovenleri, Makedonları, Arnavutları, Türkleri yok sayar, kan görmüş vampir gibi Bosna ve Kosova üzerine saldırırlar. Tito tartışmasız zalimdir ama Miloseviç&#8217;in zulmünü yaşayanlar, onu bile ararlar. <br />
Neticede Yugoslavya parçalanır, &#8220;Büyük Sırbistan&#8221; hayali görenler rezil rüsva olurlar. Yıllar evvel savaş uçağı, tank, top yapan lider ülke üç dolar için Amerikan çanağı yalamaya başlar.<br />
<br />
İrfan Özfatura<br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=174755" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=174755</a></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yabancı dildeki bir tarih forumundan alıntı]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1007.html</link>
			<pubDate>Fri, 06 Aug 2010 17:49:05 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1007.html</guid>
			<description><![CDATA[Arkadaşlar merhaba,<br />
Aşağıda alıntısını verdiğim yazı alternatehistory.com adresinden alınmıştır, siteyi gezerken dikkatimi çekti ve okuduklarım beni şaşkınlığa çevirdi, bu kadarda olmaz dedirtti!!, acaba kendi kendilerine oyun olarak mı senaryo yazıyorlar anlayabilmiş değilim.<br />
<br />
<br />
Yazılanların çevirisini dilim döndüğünce yapacak olursam;<br />
From the Great Death TL I'm doing, the flag of the Ottoman Federation.<br />
(yazının başında böyle bi ifade var, sanırım bir kitapdan alıntı yaptığını belirtiyor ama sondaki "i'm doing" ifadesi acaba kendisinin bu şeyi hayali olarak tasarladığını belirtmek için mi yazmış anlayamadım. virgülden sonra ise Osmanlı Fedarasyonunun bayrağı demiş.)<br />
alttan devam edersek;<br />
20.yüzyılın hemen başlarında Osmanlı İmparatorluğunda iç karışıklıklar nedeniyle reform arayışına girildi, ama yönetim reformları yapmak için yeterli değildi bunu 1917'de gerçekteştirebildi, bu onların devrimiydi. <br />
(son bölümü çevirirken anlamakta zorluk çektiysemde belki şöyle yazabilirim.)<br />
Neticede Osmanlı Fedaral Cumhuriyetinin İleri gelenleri, 60larda Osmanlı Fedarasyonun ikinci anayasasının kabul edilmesini sağladılar.(bilginize: emin değilim bu çeviriden)<br />
Aşağıdaki açıklamalarda ise şunlar yazıyor;<br />
Bu bayrak fedarasyonun iki büyük etno-kültürel grubunu temsil eder, Türkler (Ay ve Yıldız), ve Kürtler ( Kürd sun)<br />
Parantez içinde ise Arapların ya sınırdışı edildiğini ya kaçtığını veya da Arap Cumhuriyetine göç ettiklerini belirtiyor.<br />
<br />
Yazdıklarımında hata var ise uyarırsanız sevinirim, bu konunun önemli olduğunu düşündüğüm için burada bu saatte paylaştım. Yorumlarınızı bekliyorum..<br />
<br />
<br />
[quote&#93;<br />
<a href="http://www.alternatehistory.com/discussion/showthread.php?t=123221&amp;page=4" target="_blank">http://www.alternatehistory.com/discussi...221&#x26;page=4</a><br />
From the Great Death TL I'm doing, the flag of the Ottoman Federation.<br />
During the early beginning of the 20th century internal unrest in the Ottoman Empire sparked calls for reform, however the government was slow to do this and in 1917 their was a revolution, eventually leading to the Ottoman Federal Republic, which in the 60's would become the Ottoman Federation upon adoption of a second constitution.<br />
<br />
The flag represents the two major ethno-cultural groups of the Federation, the Turks (Moon &amp; Star) and the Kurds (Kurd sun).<br />
(The Arabs were either deported, fled or willingly immigrated to the Arabian Republic.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: large;"><a href="http://www.alternatehistory.com/discussion/attachment.php?attachmentid=68782&amp;stc=1&amp;d=1241660014" target="_blank">Resim için tıklayınız</a></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Arkadaşlar merhaba,<br />
Aşağıda alıntısını verdiğim yazı alternatehistory.com adresinden alınmıştır, siteyi gezerken dikkatimi çekti ve okuduklarım beni şaşkınlığa çevirdi, bu kadarda olmaz dedirtti!!, acaba kendi kendilerine oyun olarak mı senaryo yazıyorlar anlayabilmiş değilim.<br />
<br />
<br />
Yazılanların çevirisini dilim döndüğünce yapacak olursam;<br />
From the Great Death TL I'm doing, the flag of the Ottoman Federation.<br />
(yazının başında böyle bi ifade var, sanırım bir kitapdan alıntı yaptığını belirtiyor ama sondaki "i'm doing" ifadesi acaba kendisinin bu şeyi hayali olarak tasarladığını belirtmek için mi yazmış anlayamadım. virgülden sonra ise Osmanlı Fedarasyonunun bayrağı demiş.)<br />
alttan devam edersek;<br />
20.yüzyılın hemen başlarında Osmanlı İmparatorluğunda iç karışıklıklar nedeniyle reform arayışına girildi, ama yönetim reformları yapmak için yeterli değildi bunu 1917'de gerçekteştirebildi, bu onların devrimiydi. <br />
(son bölümü çevirirken anlamakta zorluk çektiysemde belki şöyle yazabilirim.)<br />
Neticede Osmanlı Fedaral Cumhuriyetinin İleri gelenleri, 60larda Osmanlı Fedarasyonun ikinci anayasasının kabul edilmesini sağladılar.(bilginize: emin değilim bu çeviriden)<br />
Aşağıdaki açıklamalarda ise şunlar yazıyor;<br />
Bu bayrak fedarasyonun iki büyük etno-kültürel grubunu temsil eder, Türkler (Ay ve Yıldız), ve Kürtler ( Kürd sun)<br />
Parantez içinde ise Arapların ya sınırdışı edildiğini ya kaçtığını veya da Arap Cumhuriyetine göç ettiklerini belirtiyor.<br />
<br />
Yazdıklarımında hata var ise uyarırsanız sevinirim, bu konunun önemli olduğunu düşündüğüm için burada bu saatte paylaştım. Yorumlarınızı bekliyorum..<br />
<br />
<br />
[quote]<br />
<a href="http://www.alternatehistory.com/discussion/showthread.php?t=123221&amp;page=4" target="_blank">http://www.alternatehistory.com/discussi...221&page=4</a><br />
From the Great Death TL I'm doing, the flag of the Ottoman Federation.<br />
During the early beginning of the 20th century internal unrest in the Ottoman Empire sparked calls for reform, however the government was slow to do this and in 1917 their was a revolution, eventually leading to the Ottoman Federal Republic, which in the 60's would become the Ottoman Federation upon adoption of a second constitution.<br />
<br />
The flag represents the two major ethno-cultural groups of the Federation, the Turks (Moon &amp; Star) and the Kurds (Kurd sun).<br />
(The Arabs were either deported, fled or willingly immigrated to the Arabian Republic.)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;"><span style="font-size: large;"><a href="http://www.alternatehistory.com/discussion/attachment.php?attachmentid=68782&amp;stc=1&amp;d=1241660014" target="_blank">Resim için tıklayınız</a></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kocaman Sözlük]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1006.html</link>
			<pubDate>Mon, 26 Jul 2010 00:11:02 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1006.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-family: Verdana;">Merhabalar,<br />
<br />
Çeşitli lûgatlardan topladığım sözcükleri, tek bir pencereden (siteden) ziyaretçilere sunmaya çalışıyorum. İnşaallah sizlerinde katkılarıyla adının hakkını verecektir.<br />
<br />
Adres: <a href="http://www.kocasozluk.com/" target="_blank">http://www.kocasozluk.com/</a><br />
<br />
Saygılarımla;<br />
Samet ARAS.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-family: Verdana;">Merhabalar,<br />
<br />
Çeşitli lûgatlardan topladığım sözcükleri, tek bir pencereden (siteden) ziyaretçilere sunmaya çalışıyorum. İnşaallah sizlerinde katkılarıyla adının hakkını verecektir.<br />
<br />
Adres: <a href="http://www.kocasozluk.com/" target="_blank">http://www.kocasozluk.com/</a><br />
<br />
Saygılarımla;<br />
Samet ARAS.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye'de tarih okumak]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1004.html</link>
			<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 14:06:13 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1004.html</guid>
			<description><![CDATA[Foruma yeni üye olan ve ygs+lys sınav sisteminin ilk gazilerinden biri olarak sizlere danışmak istedim:sizce tarihçi olmak isteyen biri için bu ülkedeki en iyi tarih eğitimini veren üniversite hangisi?<br />
puan olarak bakarsanız tabi ki boğaziçi,odtü diye sıralanıp giden bir liste mevcut ama sonuçta orta sıralarda olup da iyi bir eğitim veren bir kurum da olabilir değil mi? Görüşleriniz için şimdiden teşekkürler...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Foruma yeni üye olan ve ygs+lys sınav sisteminin ilk gazilerinden biri olarak sizlere danışmak istedim:sizce tarihçi olmak isteyen biri için bu ülkedeki en iyi tarih eğitimini veren üniversite hangisi?<br />
puan olarak bakarsanız tabi ki boğaziçi,odtü diye sıralanıp giden bir liste mevcut ama sonuçta orta sıralarda olup da iyi bir eğitim veren bir kurum da olabilir değil mi? Görüşleriniz için şimdiden teşekkürler...]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkçesi Varken Yerliği]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1003.html</link>
			<pubDate>Thu, 08 Jul 2010 06:50:32 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1003.html</guid>
			<description><![CDATA[<a href="http://turkcesivarken.com/" target="_blank">http://turkcesivarken.com/</a><br />
<br />
Yerliğimizde(sitemizde) ve yazışmalığımızda(forumumuzda) Türkçe'yi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmaya çalışıyor ve Türkçe ile ilgili dilbilimsel, kökenbilimsel bağlamda paylaşımlar yapıyoruz. Bütün dilseverleri davet ediyoruz.<br />
<br />
Başka dile uymaz annenin sesi<br />
Her sözün ararsan vardır Türkçesi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<a href="http://turkcesivarken.com/" target="_blank">http://turkcesivarken.com/</a><br />
<br />
Yerliğimizde(sitemizde) ve yazışmalığımızda(forumumuzda) Türkçe'yi yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmaya çalışıyor ve Türkçe ile ilgili dilbilimsel, kökenbilimsel bağlamda paylaşımlar yapıyoruz. Bütün dilseverleri davet ediyoruz.<br />
<br />
Başka dile uymaz annenin sesi<br />
Her sözün ararsan vardır Türkçesi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İsa'nın Fakir Şovalyeleri'nın Büyük Sırrı]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-1002.html</link>
			<pubDate>Wed, 07 Jul 2010 01:56:36 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-1002.html</guid>
			<description><![CDATA[--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
1092 yılında daha sonra papa olacak papaz Jilber'in kudusü ziyaret etmesiyle başlayan Kudüs'ün geri alınmasına yönelik fikirler somut olarak Haçlı Seferleriyle fiiliyata dökülmüştür.<br />
Kudüs kansız şekilde ellerinden çıkmasından 450 yıl sonra kanla hristiyanlarca geri alınmak istenmiştir.<br />
<br />
Bu oluşum hristiyan Avrupa'dan dalga dalga orduların Anadolu'ya akın etmesine sebep oldu.Sonunda 700 bin kişilik Haçlı ordusundan geriye kalan 40 bin kişilik ordu Kudüs'e vardığında Şii Fatımi hakimiyetine girmiş olan Kudüs zorlanmadan ele geçirildi.Ve 1099 yılında Latin Krallığı kuruldu.<br />
Sonraki günlerde Kont Hogues de Payen kralın huzuruna çıkarak bağlılığını bildirdi ve karşılığında İsa&#8217;nın Fakir Şovalyeleri adında 8 kişilik imtiyazlı bir grup meydana çıktı.<br />
<br />
Hikaye tam da burada başlıyor&#8230;<br />
<br />
İddaya göre 1118 yılında bu grup Hz.Süleyman&#8217;ın sarayının eski temelleri üzerine kurulmuş bir bölüme yerleştirilmiş.Böylece adları Templar Şovalyeleri diye anılmaya başlanmış , yani Sion Mabedi&#8217;nin şovalyeleri&#8230;<br />
Aslen de fakir , milletine bağlı bu cesur , fedakar şovalyeler 1127 yılında Avrupa&#8217;ya geri döndüklerinde kutsandılar.Hugues &#8220;Grand Master&#8221; ünvanına sahip oldu.<br />
<br />
Tarikat niteliği kazanan bu şovalye grubu Aziz Bernard tarafından namuslu cesur ve dürüst olma yemini ederek ileride kaybolacak bu vasıfları ilke edindiler.<br />
Fakat her ne olduysa 1139 yılında Papa 2. İnnocent şovalyelerin yalnızca kendilerine hesap verme imtiyazı sağlamasıyla oldu.Bulunduğu ülkelerin krallarından bile bağımsız hareket edebilme niteliği kazandılar.Bu imtiyaz dönemin büyük aristokratlarına çok çekici gelmekteydi.<br />
Ağır bedeller karşılığında üye almaya başlayan Templar Şovalyeleri kısa süre içinde büyük coğrafi alanlara yayıldı.Aynı zamanda muazzam servete ulaşan bu grup artık İsa&#8217;nın fakir olmayan şovalyeleriydi&#8230;<br />
Savaşlara katılıyor disiplinli ve başarılı olan bu askerler krallarını kurtararak ünlerine ün katıyorlardı.<br />
<br />
1187 yılında Kerak Prensi Chatillon'un islam kervanına saldırmasıyla Selahaddin Eyyübi'nin sonunda Kudüs&#8217;ü Balion&#8217;un elinden almasına kadar süren savaşlar başlanış oldu.<br />
1189 yılında Kudüs tekrar müslüman hakimiyetine girince Templar Şovalyelerinin kuruluş felsefesi olan Kudüs&#8217;ün korunması görevi yok halini aldı.<br />
Bundan ötürü Avrupa&#8217;ya kaymış Templar faaliyetleri maneviyatını kaybederek menfaat temelinde toplanmış imtiyazlı bir grup ekseninde gerçekleşmeye başladı.<br />
Fakat daha önce 1188 yılında çıkan tartışmalarda Templar üstadı Rideford&#8217;un ihanetinin Kudüs&#8217;ün kaybına yol açtığı konuşulmaya başlandı.<br />
<br />
Sonunda tarikat ikiye bölündü &#8220;Cutting Elm&#8221; diye anılan bu vaka sonucunda Templarların ardındaki esas cemiyet olan Sion Tapınağı kendini onlardan ayırarak daha da gizli bir hal aldı.<br />
<br />
<a href="http://www.gorunmeyenkoy.blogcu.com" target="_blank">http://www.gorunmeyenkoy.blogcu.com</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
1092 yılında daha sonra papa olacak papaz Jilber'in kudusü ziyaret etmesiyle başlayan Kudüs'ün geri alınmasına yönelik fikirler somut olarak Haçlı Seferleriyle fiiliyata dökülmüştür.<br />
Kudüs kansız şekilde ellerinden çıkmasından 450 yıl sonra kanla hristiyanlarca geri alınmak istenmiştir.<br />
<br />
Bu oluşum hristiyan Avrupa'dan dalga dalga orduların Anadolu'ya akın etmesine sebep oldu.Sonunda 700 bin kişilik Haçlı ordusundan geriye kalan 40 bin kişilik ordu Kudüs'e vardığında Şii Fatımi hakimiyetine girmiş olan Kudüs zorlanmadan ele geçirildi.Ve 1099 yılında Latin Krallığı kuruldu.<br />
Sonraki günlerde Kont Hogues de Payen kralın huzuruna çıkarak bağlılığını bildirdi ve karşılığında İsa&#8217;nın Fakir Şovalyeleri adında 8 kişilik imtiyazlı bir grup meydana çıktı.<br />
<br />
Hikaye tam da burada başlıyor&#8230;<br />
<br />
İddaya göre 1118 yılında bu grup Hz.Süleyman&#8217;ın sarayının eski temelleri üzerine kurulmuş bir bölüme yerleştirilmiş.Böylece adları Templar Şovalyeleri diye anılmaya başlanmış , yani Sion Mabedi&#8217;nin şovalyeleri&#8230;<br />
Aslen de fakir , milletine bağlı bu cesur , fedakar şovalyeler 1127 yılında Avrupa&#8217;ya geri döndüklerinde kutsandılar.Hugues &#8220;Grand Master&#8221; ünvanına sahip oldu.<br />
<br />
Tarikat niteliği kazanan bu şovalye grubu Aziz Bernard tarafından namuslu cesur ve dürüst olma yemini ederek ileride kaybolacak bu vasıfları ilke edindiler.<br />
Fakat her ne olduysa 1139 yılında Papa 2. İnnocent şovalyelerin yalnızca kendilerine hesap verme imtiyazı sağlamasıyla oldu.Bulunduğu ülkelerin krallarından bile bağımsız hareket edebilme niteliği kazandılar.Bu imtiyaz dönemin büyük aristokratlarına çok çekici gelmekteydi.<br />
Ağır bedeller karşılığında üye almaya başlayan Templar Şovalyeleri kısa süre içinde büyük coğrafi alanlara yayıldı.Aynı zamanda muazzam servete ulaşan bu grup artık İsa&#8217;nın fakir olmayan şovalyeleriydi&#8230;<br />
Savaşlara katılıyor disiplinli ve başarılı olan bu askerler krallarını kurtararak ünlerine ün katıyorlardı.<br />
<br />
1187 yılında Kerak Prensi Chatillon'un islam kervanına saldırmasıyla Selahaddin Eyyübi'nin sonunda Kudüs&#8217;ü Balion&#8217;un elinden almasına kadar süren savaşlar başlanış oldu.<br />
1189 yılında Kudüs tekrar müslüman hakimiyetine girince Templar Şovalyelerinin kuruluş felsefesi olan Kudüs&#8217;ün korunması görevi yok halini aldı.<br />
Bundan ötürü Avrupa&#8217;ya kaymış Templar faaliyetleri maneviyatını kaybederek menfaat temelinde toplanmış imtiyazlı bir grup ekseninde gerçekleşmeye başladı.<br />
Fakat daha önce 1188 yılında çıkan tartışmalarda Templar üstadı Rideford&#8217;un ihanetinin Kudüs&#8217;ün kaybına yol açtığı konuşulmaya başlandı.<br />
<br />
Sonunda tarikat ikiye bölündü &#8220;Cutting Elm&#8221; diye anılan bu vaka sonucunda Templarların ardındaki esas cemiyet olan Sion Tapınağı kendini onlardan ayırarak daha da gizli bir hal aldı.<br />
<br />
<a href="http://www.gorunmeyenkoy.blogcu.com" target="_blank">http://www.gorunmeyenkoy.blogcu.com</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dâmâdlar sarayda yaşamaya mecburdu]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-999.html</link>
			<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 00:40:11 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-999.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-weight: bold;">EŞ VE ÇOCUKLARINI KAYBEDİNCE...</span> <br />
Sultan II. Mahmud&#8217;un kızı Adile Sultan, çok sevdiği eşi Mehmet Ali Paşa ve dört kızını genç yaşlarda kaybettikten sonra Adile Sultan Sarayı&#8217;nda oturmak istemedi ve 1868 yılında sarayı terk etti.<br />
<br />
Osmanoğulları&#8217;ndan Türk imparatorluk prenseslerine &#8220;sultan&#8221; denir. Habsburg (Avusturya) imparatorluk prenseslerine arşidüşes, Romanov (Rusya) imparatorluk prenseslerine grandüşes, Timuroğulları ve İran Türk imparatorluk prenseslerine &#8220;beğim&#8220; denmesi gibidir.<br />
&#8220;Sultan&#8221; sayılabilmek için babasının padişah olması gerekmez. Babası şehzâde de olabilir. Daha açık ifadeyle, babası Osmanoğlu olmalıdır. Annesi Osmanoğlu (yani sultan) babası ise şehzâde olmayan prenseslere hanım-sultan denir. Bunlar Türk imparatorluk prensesi değil, sıradan Türk prensesleridir.<br />
Bugün (2010) hayatta -bebekler dahil- 16 sultan vardır. 1921 (Nesl-i Şâh Sultan) ile 2004 (Asyahân Sultan) arasında doğmuşlardır. Hanım-sultan sayısı da bu civardadır. Sultanlar, şehzâdelerle birlikte &#8220;Hânedân âzâsı/üyesi&#8221;, fakat hanım-sultanlar ancak &#8220;Hânedân mensûbu&#8221; sayılırlar.<br />
Buna rağmen sultan denen imparatorluk prensesleri tahta geçemezler. Tahta geçebilmek için kesiksiz Osman Gazi&#8217;nin sulbünden erkek yani şehzâde olmak gerekir. Avrupa&#8217;da Fransa ve Almanya hânedanlarında tahta yalnız erkekler geçebilir. İngiltere, Rusya, Hollanda, İspanya, Portekiz, İsveç, Danimarka&#8217;da prensesler de tahta &#8220;hükümdar kraliçe veya imparatoriçe&#8221; olarak geçebilirler.<br />
Tahta en yaşlı şehzâdenin geçmesi ancak 1703&#8217;te Üçüncü Ahmed&#8217;in cülûsu ile kesinleşmiştir. 1617&#8217;de kesinleştiği hakkında bütün eski ve yeni kitaplarda yazılan kesinlikle yanlıştır.<br />
Osmanlı devletinde tek soylu aile Osmanoğulları&#8217;dır. Başka bir ailenin soyluluk iddiası, hânedâna saygısızlık sayılmıştır. Avrupa sisteminin tam aksi olduğu görülüyor. Bu sistemin, kültür hayatımızı, hattâ bütün hayatımızı asırlarca olumsuz etkilediğini vurgulamam gerekiyor. Öyle Cumhuriyet dönemi kitaplarında yazıldığı gibi erdem falan değildir. Zaten Osmanlı&#8217;ya mahsustur. Osmanlı&#8217;nın vârisi olduğunu resmen iddia ettiği Selçukoğulları sisteminde ve başka -İslâm sonrası ve öncesi- bütün Türk devletlerinde soyluluk vardır. Osmanlı, o Türk ve İslâm devletlerinde Hânedân üyesi prenslere ülkeler verilerek ayrıştığını iyice tenhis ederek böyle bir sistem kurmuştur. Avrupa devletleri bu sebeple, prenslerin her birinin devletin bir yerinde -hem de irsî olarak- hükümrân olmaları ile, millî birliklerini Osmanlı&#8217;dan çok geç yapmışlardır. Osmanoğulları&#8217;nın 15. asır ortalarında kesinlikle başardıkları bu işi, en büyük Hristiyan hânedânı sayılan Fransa&#8217;nın Capet (Kape) hanedanı 17. asır ortalarında gerçekleştirebilmiştir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">MÜLKİYELİ DAMATLAR </span><br />
Sultanlar, 16. asra kadar daha çok Anadolu beylikleri prensleri, Osmanlı devletinin kuruluşuna katılan ailelerin çocukları ile evlendirildi. Ancak 16. asırda ortada kız verecek ve kız alacak Anadolu beyleri kalmadı. Osmanlı devleti, bu beyliklerin Türkmen hânedanlarını sıradan devlet görevlileri hâline getirmek için özel gayret gösterdi.<br />
Sultan prenseslerimiz, rastgele devlet görevlileri ile evlendirildi ki böyle bir şey Avrupa sisteminde asla mevcut değildir. Devlet görevlisinin mülkiye, tercihen asker sınıfından gelmesi gerekiyordu. İlmiye (ulemâ) ve tarîkat mensuplarına, onların çocuklarına asla sultan verilmezdi (bir iki istisnası var). Niçin olduğunu hiçbir tarihçimiz yazmadı. Halbuki sebebi çok basittir: Mülkiye ve asker görevlisi, sadrâzam olsa bile, hapis, müsâdere, epey sık olarak da idamla cezalandırılabiliyordu. İlmiye sınıfına idam ve hapis cezası kesinlikle verilemiyordu (birkaç istisnası var). Osmanlı, kafasını kestiremediği erkeğe, Hânedan kızı vermedi (tarîkat mensupları ancak siyasete karışırlarsa bazen söylenen cezalara uğramışlardır, çünkü Osmanlı sisteminde ya dünyevî sultan olunurdu, ya gönüller sultanı).<br />
Sultan, kocası dâmâd paşa çok defa eyaletlerde görevli olduğu halde asla onunla gidemez, İstanbul&#8217;daki sarayında otururdu. Bizans imparatorluk prenseslerinin İstanbul dışına çıkmak yasağı ile aynı olduğu görülüyor. 4. Mehmed&#8217;in yaşlı ablası Hadîce Sultân&#8217;a İzmit gibi yakın bir yerde kocasının yanına gitmek izni vermesi istisnadır. Birkaç sultân&#8217;a da hac izni verilmiştir. Abbâsî hânedânında da Bağdad dışına prenses vermekte çok titiz ve huysuz davranıldığını hatırlatmalıyım.<br />
Osmanoğulları&#8217;nda şehzâde kıyımı dehşet verici olduğu halde, hiçbir sultan ne öldürüldü, ne zehirlendi, ne sûikasde uğradı. Haylisinin yaşlı öldüğü görülür. Son şehzâdenin 1916&#8217;da öldürüldüğünü vurguluyorum.<br />
Dâmâd resmî unvanı ile prenslik statüsüne alınan sultan eşleri, zevceleri sultanların saraylarında, sâhil-saraylarında, yalılarında, köşklerinde yaşamaya mecburdular. Eşleri sultanları asla kendi evlerine, konaklarına götüremezlerdi. Sultanlar, arzû ederlerse, kocalarını tek bir cümle telaffuz edip boşayabilirlerdi (çok az vuku bulmuştur). Hanım-sultan ve sultân-zâde denen sultan&#8217;ların kız ve erkek çocukları, annelerinin saraylarında büyütülürlerdi. Hanım-sultan ve sultan-zâdeler, babaları dâmâd&#8217;lar gibi prens statüsünde idiler. Fakat eşleri de, çocukları da hiçbir unvan taşımaz ve prens, prenses sayılmazlardı. Soyluluğun kimseye verilmemesi hususunda Osmanlı sisteminin titizliğinin diğer bir örneğidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">SARAY HAZÎNE-İ HÂSSADAN</span> <br />
Sultanlara, genç yaşta evlendirilirken, yüzlerce (evet yüzlerce) hizmetkârın çalıştığı bir saray, muazzam bir tahsîsat (maaş) verilirdi. Bunu padişah, hazîne-i hâssa denen kendi hazinesinden verirdi. Ekserisi yaşlı kişilerle evlendirildikleri için, genç yaşlarda dul kalmış, birden fazla evlilik yapmışlardır. Birinci Ahmed&#8217;in Kösem Sultan&#8217;dan doğma büyük kızı Ayşe Sultan (1605-1657) dördü sadrâzam, 8 ayrı vezirle evlenerek tarihinin rekorunu kırdı. Kız kardeşi -aynı anneden - Fatma Sultan (1606-1670) biri sadrâzam 6 vezirle evlendi.<br />
Hânedan dâmadlığına seçilen kişi, vezir (mareşal) rütbesinde değilse, evlenirken bu en yüksek rütbe tevcîh edilirdi. İç güveyisi olan dâmâdlar, eşleri sultan&#8217;ların saraylarından (biri sâhil-saray) faydalanırlardı. Sultan kethudâsı denen yaşlı ve emekli, çok güvenilir bir yüksek bürokrat, sultan&#8217;ın parasını ve gelirlerini, giderlerini yönetirdi.<br />
1908&#8217;de Avrupa sisteminin başladığı görülürse de, tarihin en büyük hânedânının, sultan unvanını verdiği kız çocuklarının statüsünü zaman içinde yenilemekte zorlandığı görülür. Ancak Devlet&#8217;in, hâkan-halîfeye bile sağlayamadığı can ve mal güvenliğini sultanlar için -hem de istisnasız- temin ettiğini eklemem gerekir...</div>
<br />
Yılmaz Öztuna<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=453074" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=453074</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-weight: bold;">EŞ VE ÇOCUKLARINI KAYBEDİNCE...</span> <br />
Sultan II. Mahmud&#8217;un kızı Adile Sultan, çok sevdiği eşi Mehmet Ali Paşa ve dört kızını genç yaşlarda kaybettikten sonra Adile Sultan Sarayı&#8217;nda oturmak istemedi ve 1868 yılında sarayı terk etti.<br />
<br />
Osmanoğulları&#8217;ndan Türk imparatorluk prenseslerine &#8220;sultan&#8221; denir. Habsburg (Avusturya) imparatorluk prenseslerine arşidüşes, Romanov (Rusya) imparatorluk prenseslerine grandüşes, Timuroğulları ve İran Türk imparatorluk prenseslerine &#8220;beğim&#8220; denmesi gibidir.<br />
&#8220;Sultan&#8221; sayılabilmek için babasının padişah olması gerekmez. Babası şehzâde de olabilir. Daha açık ifadeyle, babası Osmanoğlu olmalıdır. Annesi Osmanoğlu (yani sultan) babası ise şehzâde olmayan prenseslere hanım-sultan denir. Bunlar Türk imparatorluk prensesi değil, sıradan Türk prensesleridir.<br />
Bugün (2010) hayatta -bebekler dahil- 16 sultan vardır. 1921 (Nesl-i Şâh Sultan) ile 2004 (Asyahân Sultan) arasında doğmuşlardır. Hanım-sultan sayısı da bu civardadır. Sultanlar, şehzâdelerle birlikte &#8220;Hânedân âzâsı/üyesi&#8221;, fakat hanım-sultanlar ancak &#8220;Hânedân mensûbu&#8221; sayılırlar.<br />
Buna rağmen sultan denen imparatorluk prensesleri tahta geçemezler. Tahta geçebilmek için kesiksiz Osman Gazi&#8217;nin sulbünden erkek yani şehzâde olmak gerekir. Avrupa&#8217;da Fransa ve Almanya hânedanlarında tahta yalnız erkekler geçebilir. İngiltere, Rusya, Hollanda, İspanya, Portekiz, İsveç, Danimarka&#8217;da prensesler de tahta &#8220;hükümdar kraliçe veya imparatoriçe&#8221; olarak geçebilirler.<br />
Tahta en yaşlı şehzâdenin geçmesi ancak 1703&#8217;te Üçüncü Ahmed&#8217;in cülûsu ile kesinleşmiştir. 1617&#8217;de kesinleştiği hakkında bütün eski ve yeni kitaplarda yazılan kesinlikle yanlıştır.<br />
Osmanlı devletinde tek soylu aile Osmanoğulları&#8217;dır. Başka bir ailenin soyluluk iddiası, hânedâna saygısızlık sayılmıştır. Avrupa sisteminin tam aksi olduğu görülüyor. Bu sistemin, kültür hayatımızı, hattâ bütün hayatımızı asırlarca olumsuz etkilediğini vurgulamam gerekiyor. Öyle Cumhuriyet dönemi kitaplarında yazıldığı gibi erdem falan değildir. Zaten Osmanlı&#8217;ya mahsustur. Osmanlı&#8217;nın vârisi olduğunu resmen iddia ettiği Selçukoğulları sisteminde ve başka -İslâm sonrası ve öncesi- bütün Türk devletlerinde soyluluk vardır. Osmanlı, o Türk ve İslâm devletlerinde Hânedân üyesi prenslere ülkeler verilerek ayrıştığını iyice tenhis ederek böyle bir sistem kurmuştur. Avrupa devletleri bu sebeple, prenslerin her birinin devletin bir yerinde -hem de irsî olarak- hükümrân olmaları ile, millî birliklerini Osmanlı&#8217;dan çok geç yapmışlardır. Osmanoğulları&#8217;nın 15. asır ortalarında kesinlikle başardıkları bu işi, en büyük Hristiyan hânedânı sayılan Fransa&#8217;nın Capet (Kape) hanedanı 17. asır ortalarında gerçekleştirebilmiştir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">MÜLKİYELİ DAMATLAR </span><br />
Sultanlar, 16. asra kadar daha çok Anadolu beylikleri prensleri, Osmanlı devletinin kuruluşuna katılan ailelerin çocukları ile evlendirildi. Ancak 16. asırda ortada kız verecek ve kız alacak Anadolu beyleri kalmadı. Osmanlı devleti, bu beyliklerin Türkmen hânedanlarını sıradan devlet görevlileri hâline getirmek için özel gayret gösterdi.<br />
Sultan prenseslerimiz, rastgele devlet görevlileri ile evlendirildi ki böyle bir şey Avrupa sisteminde asla mevcut değildir. Devlet görevlisinin mülkiye, tercihen asker sınıfından gelmesi gerekiyordu. İlmiye (ulemâ) ve tarîkat mensuplarına, onların çocuklarına asla sultan verilmezdi (bir iki istisnası var). Niçin olduğunu hiçbir tarihçimiz yazmadı. Halbuki sebebi çok basittir: Mülkiye ve asker görevlisi, sadrâzam olsa bile, hapis, müsâdere, epey sık olarak da idamla cezalandırılabiliyordu. İlmiye sınıfına idam ve hapis cezası kesinlikle verilemiyordu (birkaç istisnası var). Osmanlı, kafasını kestiremediği erkeğe, Hânedan kızı vermedi (tarîkat mensupları ancak siyasete karışırlarsa bazen söylenen cezalara uğramışlardır, çünkü Osmanlı sisteminde ya dünyevî sultan olunurdu, ya gönüller sultanı).<br />
Sultan, kocası dâmâd paşa çok defa eyaletlerde görevli olduğu halde asla onunla gidemez, İstanbul&#8217;daki sarayında otururdu. Bizans imparatorluk prenseslerinin İstanbul dışına çıkmak yasağı ile aynı olduğu görülüyor. 4. Mehmed&#8217;in yaşlı ablası Hadîce Sultân&#8217;a İzmit gibi yakın bir yerde kocasının yanına gitmek izni vermesi istisnadır. Birkaç sultân&#8217;a da hac izni verilmiştir. Abbâsî hânedânında da Bağdad dışına prenses vermekte çok titiz ve huysuz davranıldığını hatırlatmalıyım.<br />
Osmanoğulları&#8217;nda şehzâde kıyımı dehşet verici olduğu halde, hiçbir sultan ne öldürüldü, ne zehirlendi, ne sûikasde uğradı. Haylisinin yaşlı öldüğü görülür. Son şehzâdenin 1916&#8217;da öldürüldüğünü vurguluyorum.<br />
Dâmâd resmî unvanı ile prenslik statüsüne alınan sultan eşleri, zevceleri sultanların saraylarında, sâhil-saraylarında, yalılarında, köşklerinde yaşamaya mecburdular. Eşleri sultanları asla kendi evlerine, konaklarına götüremezlerdi. Sultanlar, arzû ederlerse, kocalarını tek bir cümle telaffuz edip boşayabilirlerdi (çok az vuku bulmuştur). Hanım-sultan ve sultân-zâde denen sultan&#8217;ların kız ve erkek çocukları, annelerinin saraylarında büyütülürlerdi. Hanım-sultan ve sultan-zâdeler, babaları dâmâd&#8217;lar gibi prens statüsünde idiler. Fakat eşleri de, çocukları da hiçbir unvan taşımaz ve prens, prenses sayılmazlardı. Soyluluğun kimseye verilmemesi hususunda Osmanlı sisteminin titizliğinin diğer bir örneğidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">SARAY HAZÎNE-İ HÂSSADAN</span> <br />
Sultanlara, genç yaşta evlendirilirken, yüzlerce (evet yüzlerce) hizmetkârın çalıştığı bir saray, muazzam bir tahsîsat (maaş) verilirdi. Bunu padişah, hazîne-i hâssa denen kendi hazinesinden verirdi. Ekserisi yaşlı kişilerle evlendirildikleri için, genç yaşlarda dul kalmış, birden fazla evlilik yapmışlardır. Birinci Ahmed&#8217;in Kösem Sultan&#8217;dan doğma büyük kızı Ayşe Sultan (1605-1657) dördü sadrâzam, 8 ayrı vezirle evlenerek tarihinin rekorunu kırdı. Kız kardeşi -aynı anneden - Fatma Sultan (1606-1670) biri sadrâzam 6 vezirle evlendi.<br />
Hânedan dâmadlığına seçilen kişi, vezir (mareşal) rütbesinde değilse, evlenirken bu en yüksek rütbe tevcîh edilirdi. İç güveyisi olan dâmâdlar, eşleri sultan&#8217;ların saraylarından (biri sâhil-saray) faydalanırlardı. Sultan kethudâsı denen yaşlı ve emekli, çok güvenilir bir yüksek bürokrat, sultan&#8217;ın parasını ve gelirlerini, giderlerini yönetirdi.<br />
1908&#8217;de Avrupa sisteminin başladığı görülürse de, tarihin en büyük hânedânının, sultan unvanını verdiği kız çocuklarının statüsünü zaman içinde yenilemekte zorlandığı görülür. Ancak Devlet&#8217;in, hâkan-halîfeye bile sağlayamadığı can ve mal güvenliğini sultanlar için -hem de istisnasız- temin ettiğini eklemem gerekir...</div>
<br />
Yılmaz Öztuna<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=453074" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=453074</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şuaybe Savaşı]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-998.html</link>
			<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 16:07:52 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-998.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;">Şuaybe Savaşı</div></span><br />
<div style="text-align: justify;">Irak Cephesinde Osmanlılar ile İngilizler arasında cereyan eden önemli sdavaşlardan biridir. Savaşın gelişimi şöyle gerçekleşmiştir. 1914 senesinin aralık ayları başında Kurna'da Osmanlı birliklerine karşı İngilizlerin muvaffak olması üzerine Osmanlı güçlerini kumandanı olan Albay Suphi Bey emrindeki birlikleri Dicle nehrinin 13 km kadar kuzeyinde bulunan Ruta'ya kadar geri çekti. Burada yaklaşık 3000 kadar askerden oluşan İngiliz-Hint birliklerinin tarruzu Süleyman Askeri Bey'in komutasında ki Osmanlı birlikleri tarafından başarı ile püskürtüldü ve Türkler gelecekte yapacakları taaruzlar için burada durumlarını muhafaza etmeyi başardılar.<br />
Bu birlikten ayrı olarak hareket eden diğer bir Osmanlı birliği ise Dicle nehrini geçerek İngilizlerce işgal edilmiş olan topraklarda akıncı harekatları icra etti. Bu birliğin hedefinde İngiliz petrol kuyularının önemli bir merkezi olan Ahvaz mıntıkasını tahrip etmeye başladı. Yaklaşık yerel güçlerce oluşan 10-12 bin kişilik bir üçüncü kuvvet ise daha batıda Fırat nehri yakınlarında bulunan Nasiriyye taraflarından ileri harekete geçerek Basra tarafına doğru akınlarda bulundu. <br />
Durumun gittikçe kötü hal aldığını gören İngilizler mevcut birliklerini Basra limanı vasıtasıyla Hindistan'dan getirilen taze güçlerle takviye ettiler. Böylelikle tüm olanlara rağmen sayısal üstünlüklerini muhafaza etmeyi başarabilmişlerdi. Anılan dönem olan Nisan 1915 başlarında İngiliz kuvvetlerinin Irak'ta mevcut asker sayısı yaklaşık 30 bin civarında idi. İngiliz Birlikleri Irak harekatında özellikle susuzluktan ve baskınlardan dolayı kaynaklanan olumsuzluklardan ötürü zayiat vermekteydi.<br />
Bölge kumandanı ve başkanı olan Sir Arthur Barrett, Basra limanından 15 km. kadar güneybatıda bulunan ormanlık bir mıntıkada bulunan Şuaybe'de Basra şehri üzerine yürümekte olan Osmanlı kuvvetlerine karşı koymaya karar verdi ve birliklerini 7000 kadar askerden müteşekkil bir birlik ile kuvvetlendirdi.<br />
11 Nisan günü Şuaybe'ye ulaşan Sir Barrett topçu birliklerini aynı Kurna savaşında yaptığı gibi istihkam etti.Osmanlı tarafının başında bulunan Süleyman Askeri Bey ise daha önceki başarılarından cesaret alarak iki bacağından yaralı olmasına rağmen bu mevkiye birliklerini sevk etti. Amacı İngilizlere büyük bir mağlubiyet yaşatıp psikolojik üstünlüğü tamamen Osmanlılar lehine çevirmek ve yerel halktan aldığı desteği artırarak İngilizleri büsbütün yalnızlaştırmaktı. Savaşın ilk başlarında işler Osmanlılar için iyi gitti. İngilizler 6.ıncı bölükleri ile Osmanlı taaruzlarına karşı koyuyordu ve girişimleri arka arkaya başarısızlığa uğramıştı. Ancak İngilizlerin takviye güç almaları zamanla işleri kendi lehine çevirdi. İkinci Britanya Kontluğu birlikleri ve 24.üncü Pencap bölüğünün ani ataklarıyla her iki tarafta ağır kayıplar vermeye başladılar.<br />
13 Nisan da ise iki günlük yoğun bir bombardımanın ardından Türk birlikleri genel bir taarruz hazırlığına başladı. Ancalk İngilizlerin sürekli takviye alması ve başlngıçta 9000 kadar askerden müteşekkil Osmanlı birliklerinin önemli bir kısmını kaybetmesi 14 Nisan günü savaşın sonucunu yavaş yavaş belli etmeye başladı. Savaşını kaybedeceğini anlayan onurlu bir subay olan Süleyman Askeri Bey ise intihar ederek hayatına son verdi. <br />
Bu savaşta dikkat çekilecek bir nokta İngilizlerin sürekli takviye almalarına rağmen Türk tarafından daha fazla kayıp vermesidir. Bu savaşta Türklerin kayıpları 2400 kadar iken İngilizlerin 2500 kişiden daha fazla kayıp vermiş olmasıdır. Eşit şartlarda veya en azından bu şartlara yakın olarak yapılacak savaşlarda ordumuzun niteliğini de ortaya koymaktadır bu rakamlar. <br />
Bu savaşta ki zoraki başarısına rağmen Sir Arthur Barrett kısa bir zaman sonra görevinden alınmış ve yerine Sir John Nixon atanmıştır. Sir Nixon anılan bölgeye en son atanan vali-komutan olmuştur. Onun valiliği döneminde İngiliz güçleri daha saldırgan bir tavır takınacaklardır.</div>
<br />
<span style="color: #FF0000;">Yararlanılan Linkler:<br />
<br />
<a href="http://www.firstworldwar.com/battles/shaiba.htm" target="_blank">http://www.firstworldwar.com/battles/shaiba.htm</a><br />
<a href="http://www.haber10.com/makale/9537/" target="_blank">http://www.haber10.com/makale/9537/</a> (bu makaleyi okumanızı tavsiye ederim)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;"><div style="text-align: center;">Şuaybe Savaşı</div></span><br />
<div style="text-align: justify;">Irak Cephesinde Osmanlılar ile İngilizler arasında cereyan eden önemli sdavaşlardan biridir. Savaşın gelişimi şöyle gerçekleşmiştir. 1914 senesinin aralık ayları başında Kurna'da Osmanlı birliklerine karşı İngilizlerin muvaffak olması üzerine Osmanlı güçlerini kumandanı olan Albay Suphi Bey emrindeki birlikleri Dicle nehrinin 13 km kadar kuzeyinde bulunan Ruta'ya kadar geri çekti. Burada yaklaşık 3000 kadar askerden oluşan İngiliz-Hint birliklerinin tarruzu Süleyman Askeri Bey'in komutasında ki Osmanlı birlikleri tarafından başarı ile püskürtüldü ve Türkler gelecekte yapacakları taaruzlar için burada durumlarını muhafaza etmeyi başardılar.<br />
Bu birlikten ayrı olarak hareket eden diğer bir Osmanlı birliği ise Dicle nehrini geçerek İngilizlerce işgal edilmiş olan topraklarda akıncı harekatları icra etti. Bu birliğin hedefinde İngiliz petrol kuyularının önemli bir merkezi olan Ahvaz mıntıkasını tahrip etmeye başladı. Yaklaşık yerel güçlerce oluşan 10-12 bin kişilik bir üçüncü kuvvet ise daha batıda Fırat nehri yakınlarında bulunan Nasiriyye taraflarından ileri harekete geçerek Basra tarafına doğru akınlarda bulundu. <br />
Durumun gittikçe kötü hal aldığını gören İngilizler mevcut birliklerini Basra limanı vasıtasıyla Hindistan'dan getirilen taze güçlerle takviye ettiler. Böylelikle tüm olanlara rağmen sayısal üstünlüklerini muhafaza etmeyi başarabilmişlerdi. Anılan dönem olan Nisan 1915 başlarında İngiliz kuvvetlerinin Irak'ta mevcut asker sayısı yaklaşık 30 bin civarında idi. İngiliz Birlikleri Irak harekatında özellikle susuzluktan ve baskınlardan dolayı kaynaklanan olumsuzluklardan ötürü zayiat vermekteydi.<br />
Bölge kumandanı ve başkanı olan Sir Arthur Barrett, Basra limanından 15 km. kadar güneybatıda bulunan ormanlık bir mıntıkada bulunan Şuaybe'de Basra şehri üzerine yürümekte olan Osmanlı kuvvetlerine karşı koymaya karar verdi ve birliklerini 7000 kadar askerden müteşekkil bir birlik ile kuvvetlendirdi.<br />
11 Nisan günü Şuaybe'ye ulaşan Sir Barrett topçu birliklerini aynı Kurna savaşında yaptığı gibi istihkam etti.Osmanlı tarafının başında bulunan Süleyman Askeri Bey ise daha önceki başarılarından cesaret alarak iki bacağından yaralı olmasına rağmen bu mevkiye birliklerini sevk etti. Amacı İngilizlere büyük bir mağlubiyet yaşatıp psikolojik üstünlüğü tamamen Osmanlılar lehine çevirmek ve yerel halktan aldığı desteği artırarak İngilizleri büsbütün yalnızlaştırmaktı. Savaşın ilk başlarında işler Osmanlılar için iyi gitti. İngilizler 6.ıncı bölükleri ile Osmanlı taaruzlarına karşı koyuyordu ve girişimleri arka arkaya başarısızlığa uğramıştı. Ancak İngilizlerin takviye güç almaları zamanla işleri kendi lehine çevirdi. İkinci Britanya Kontluğu birlikleri ve 24.üncü Pencap bölüğünün ani ataklarıyla her iki tarafta ağır kayıplar vermeye başladılar.<br />
13 Nisan da ise iki günlük yoğun bir bombardımanın ardından Türk birlikleri genel bir taarruz hazırlığına başladı. Ancalk İngilizlerin sürekli takviye alması ve başlngıçta 9000 kadar askerden müteşekkil Osmanlı birliklerinin önemli bir kısmını kaybetmesi 14 Nisan günü savaşın sonucunu yavaş yavaş belli etmeye başladı. Savaşını kaybedeceğini anlayan onurlu bir subay olan Süleyman Askeri Bey ise intihar ederek hayatına son verdi. <br />
Bu savaşta dikkat çekilecek bir nokta İngilizlerin sürekli takviye almalarına rağmen Türk tarafından daha fazla kayıp vermesidir. Bu savaşta Türklerin kayıpları 2400 kadar iken İngilizlerin 2500 kişiden daha fazla kayıp vermiş olmasıdır. Eşit şartlarda veya en azından bu şartlara yakın olarak yapılacak savaşlarda ordumuzun niteliğini de ortaya koymaktadır bu rakamlar. <br />
Bu savaşta ki zoraki başarısına rağmen Sir Arthur Barrett kısa bir zaman sonra görevinden alınmış ve yerine Sir John Nixon atanmıştır. Sir Nixon anılan bölgeye en son atanan vali-komutan olmuştur. Onun valiliği döneminde İngiliz güçleri daha saldırgan bir tavır takınacaklardır.</div>
<br />
<span style="color: #FF0000;">Yararlanılan Linkler:<br />
<br />
<a href="http://www.firstworldwar.com/battles/shaiba.htm" target="_blank">http://www.firstworldwar.com/battles/shaiba.htm</a><br />
<a href="http://www.haber10.com/makale/9537/" target="_blank">http://www.haber10.com/makale/9537/</a> (bu makaleyi okumanızı tavsiye ederim)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Almanya ile SSCB'nin Düşmanlığı [Soru&#93;]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-997.html</link>
			<pubDate>Thu, 01 Jul 2010 15:54:10 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-997.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Arkadaşlar bu düşmanlığın sebebi faşist-sosyalist çelişkisi mi ?</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;">Arkadaşlar bu düşmanlığın sebebi faşist-sosyalist çelişkisi mi ?</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Eyüp Sultan&#8217;daki Mezar Kimin?]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-996.html</link>
			<pubDate>Wed, 30 Jun 2010 09:40:57 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-996.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-weight: bold;">50 BİN KİŞİLİK ORDUDA 30 SAHABİ </span><br />
Halife Muaviye&#8217;nin 670 yılında İstanbul&#8217;u fethetmek üzere gönder-diği 50 bin kişilik orduda, hayatta olan 30 kadar sahabi bulunuyordu. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî de bunlar arasındaydı.<br />
<br />
Geçenlerde nevzuhur bir tarihçiden, Eyüp Sultan türbesinde yatan zâtın Eyüp Sultan olmadığını öğrendik. Yazarımız, vaktiyle Hz. Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşan birinin, 80 yaşında iken, o devrin şartlarıyla deve üstünde İstanbul önlerine gelmesini garipsediğini; bunu anlatan kaynakların hâdiseden iki asır sonra yazıldığını; kara ordusunda ölen birinin kabrinin Avrupa&#8217;da ne aradığını; Hammer, Babinger, İnalcık gibi tarihçilerin, kabrin bulunuşu aldatmacasını! askere şevk vermek gibi bir psikolojik ihtiyaca bağladığını söylemiş.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Kabir nasıl bulundu? </span><br />
Halife Muaviye, Süfyan bin Avf kumandasında elli bin kişilik bir orduyu 670&#8217;de İstanbul&#8217;u fethetmek üzere gönderdi. Ardından oğlu Yezid&#8217;i bu orduya kumandan tayin etti. Hazret-i Peygamber Kostantiniye&#8217;nin fethini müjdelemiş ve bu şehre ilk sefer yapan ordunun mağfiret olunacağını söylemişti. Hayattaki sahâbiler, yaşlarına bakmadan bu müjdeye kavuşmak için yarıştı. Hâlid bin Zeyd, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, İbni Zürâre&#8217;nin de bulunduğu o zaman hayattaki 30 kadar sahâbi orduya katıldı. Ordu binlerce tekne ile önce Rodos&#8217;a, oradan da İstanbul önlerine geldi. [Kıbrıs ve Rodos Halife Muaviye zamanında fethedilmiştir.&#93; Muhasara uzun sürdü. Bu arada asker arasında dizanteri hastalığı yayıldı. Hâlid bin Zeyd de bu hastalığa tutuldu. Vefatına yakın Yezid&#8217;e kendisini surlara mümkün mertebe yakın defnetmesini vasiyet ederek &#8220;Peygamberimiz İstanbul surlarının dibine sâlih bir insan defnedilecektir, buyurmuştu. Umarım ki o insan ben olayım&#8221; dedi. Bir rivâyette kaleden atılan bir okla şehid düştü. Yezid, cenâze namazını kıldırarak vasiyeti yerine getirdi. Rumlar haraca râzı olduklarından, otuz bin kişinin kaybedildiği muhasara mecburen kaldırıldı. <br />
Ordu dönerken, bu olup bitenlere şâhit olan imparator haber göndererek &#8220;Siz gittikten sonra o mezarı açıp, ölüsünü köpeklere atacağım&#8221; tehdidinde bulundu. Yezid, imparatorun adamına: &#8220;Bu kabrin başına bir iş geldiğini işitirsem, ülkemde ne bir Hıristiyan, ne bir kilise kalır&#8221; dedi. Telâşlanan imparator kendini bilmezin birisi kabre zarar verir diye bir müfreze asker vazifelendirdi. İmparatorun sinir hastalığına yakalanan kızı gördüğü bir rüya üzerine kabrin yanında çıkan ayazmadan içerek iyileşti. Kabir Rumların ziyaretgâhı oldu. Asırlarca böyle korunan kabir, 13. asırdaki Lâtin istilâsından sonra kayboldu. İstanbul&#8217;un fethi sırasında Akşemseddin&#8217;in keşfiyle ortaya çıkarıldı. Hâzâ merkadü Hazreti Hâlid (Bu, Hazret-i Hâlid&#8217;in yattığı yerdir) yazan bir taş bulundu. Üzerine türbe ve yanına câmi yapıldı. Sultan Fatih&#8217;in o zaman diktiği çınarın bir kısmı bugün bile ayaktadır. Kuşatma esnasında sur dibinde vefat eden sahâbilerin kabirleri ile geri dönebilenlerin mevzilendikleri yerler sonradan ehli tarafından keşfedilip ziyaretgâh olmuş, Sultan II. Mahmud da hepsinin üzerine birer türbe yaptırmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Kabirde kimin olduğu mühim değil! </span><br />
İslâmiyet kabir ziyaretini ölen din kardeşlerine bir vazife olarak Müslümanlara tavsiye eder. Kabirdeki Allah&#8217;ın rızasına kavuştuğuna inanılan bir zât (evliyâ) ise, ziyaretçilerin manevî istifadesi umulur. Kabir ziyaretinden maksat, ölünün ruhâniyetine hürmettir. Anne ve babasının kabrini bilmediğini söyleyen birine Hazret-i Peygamber &#8220;Yere iki çizgi çiz! Birini annen, diğerini baban olarak ziyaret et!&#8221; buyurmuştur. Bu bakımdan kabirlerde zannedilen kişi yatmıyor olsa bile, iyi niyetle ziyaret eden fayda görür. Zaten ruh manevî bir mekândadır. Kabriyle irtibatı devam eder. Ziyarete gelenlere icabet eder.<br />
Sahâbiler, yaşlı halde sefere çıkmaktan daha zor işlere imza atmış insanlardır. Aralarındaki mücadeleler de şahsî husumet değil; hakkın tecellisi içindir. Tabakât kitapları sonra yazılmakla beraber, içindeki bilgiler hadis-i şerifler gibi rivâyet silsilesi ile nakledilir. Tarih kitapları zaten bu devirde yazılmaya başlanmıştır. Şehir fethedildikten sonra askere şevk lâzım değildir ki psikolojik bir harb oyunu oynansın. Yukarıda ismi geçen tarihçiler, daha mühim mevzularda bile taraflı ve mutaassıp tavırlarıyla tanınır. Sandukaya örtü örtme âdetinin Bizans&#8217;tan geçmesinin zararı yoktur. Kıymetli zâtlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymanın, üzerine türbe inşa etmenin câiz olduğu; aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin ettiği fıkıh kitaplarında yazar. Bizans&#8217;ta ölü kişinin yatırılma şekli, gözlerinin ve ağzının kapatılması ile yıkanmasının Anadolu&#8217;da hâlâ tatbik edilmesi de normaldir. Dünyanın her yerinde ölü katılaşmadan yapılır. Ölüyü yıkamak İncil&#8217;de de vardır.<br />
İstanbul&#8217;daki erken devir Müslüman izleri bundan ibaret değildir. İstanbul&#8217;daki Çifte Sultanlar ile Anadolu&#8217;daki Battal Gazi türbeleri hakkındaki kafa karışıklığını da başka bir yazıda ele alırız.<br />
<br />
Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci<br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=452842" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=452842</a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><span style="font-weight: bold;">50 BİN KİŞİLİK ORDUDA 30 SAHABİ </span><br />
Halife Muaviye&#8217;nin 670 yılında İstanbul&#8217;u fethetmek üzere gönder-diği 50 bin kişilik orduda, hayatta olan 30 kadar sahabi bulunuyordu. Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensarî de bunlar arasındaydı.<br />
<br />
Geçenlerde nevzuhur bir tarihçiden, Eyüp Sultan türbesinde yatan zâtın Eyüp Sultan olmadığını öğrendik. Yazarımız, vaktiyle Hz. Ali ile birlikte Hâricîlere karşı savaşan birinin, 80 yaşında iken, o devrin şartlarıyla deve üstünde İstanbul önlerine gelmesini garipsediğini; bunu anlatan kaynakların hâdiseden iki asır sonra yazıldığını; kara ordusunda ölen birinin kabrinin Avrupa&#8217;da ne aradığını; Hammer, Babinger, İnalcık gibi tarihçilerin, kabrin bulunuşu aldatmacasını! askere şevk vermek gibi bir psikolojik ihtiyaca bağladığını söylemiş.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Kabir nasıl bulundu? </span><br />
Halife Muaviye, Süfyan bin Avf kumandasında elli bin kişilik bir orduyu 670&#8217;de İstanbul&#8217;u fethetmek üzere gönderdi. Ardından oğlu Yezid&#8217;i bu orduya kumandan tayin etti. Hazret-i Peygamber Kostantiniye&#8217;nin fethini müjdelemiş ve bu şehre ilk sefer yapan ordunun mağfiret olunacağını söylemişti. Hayattaki sahâbiler, yaşlarına bakmadan bu müjdeye kavuşmak için yarıştı. Hâlid bin Zeyd, İbni Abbas, İbni Ömer, İbni Zübeyr, İbni Zürâre&#8217;nin de bulunduğu o zaman hayattaki 30 kadar sahâbi orduya katıldı. Ordu binlerce tekne ile önce Rodos&#8217;a, oradan da İstanbul önlerine geldi. [Kıbrıs ve Rodos Halife Muaviye zamanında fethedilmiştir.] Muhasara uzun sürdü. Bu arada asker arasında dizanteri hastalığı yayıldı. Hâlid bin Zeyd de bu hastalığa tutuldu. Vefatına yakın Yezid&#8217;e kendisini surlara mümkün mertebe yakın defnetmesini vasiyet ederek &#8220;Peygamberimiz İstanbul surlarının dibine sâlih bir insan defnedilecektir, buyurmuştu. Umarım ki o insan ben olayım&#8221; dedi. Bir rivâyette kaleden atılan bir okla şehid düştü. Yezid, cenâze namazını kıldırarak vasiyeti yerine getirdi. Rumlar haraca râzı olduklarından, otuz bin kişinin kaybedildiği muhasara mecburen kaldırıldı. <br />
Ordu dönerken, bu olup bitenlere şâhit olan imparator haber göndererek &#8220;Siz gittikten sonra o mezarı açıp, ölüsünü köpeklere atacağım&#8221; tehdidinde bulundu. Yezid, imparatorun adamına: &#8220;Bu kabrin başına bir iş geldiğini işitirsem, ülkemde ne bir Hıristiyan, ne bir kilise kalır&#8221; dedi. Telâşlanan imparator kendini bilmezin birisi kabre zarar verir diye bir müfreze asker vazifelendirdi. İmparatorun sinir hastalığına yakalanan kızı gördüğü bir rüya üzerine kabrin yanında çıkan ayazmadan içerek iyileşti. Kabir Rumların ziyaretgâhı oldu. Asırlarca böyle korunan kabir, 13. asırdaki Lâtin istilâsından sonra kayboldu. İstanbul&#8217;un fethi sırasında Akşemseddin&#8217;in keşfiyle ortaya çıkarıldı. Hâzâ merkadü Hazreti Hâlid (Bu, Hazret-i Hâlid&#8217;in yattığı yerdir) yazan bir taş bulundu. Üzerine türbe ve yanına câmi yapıldı. Sultan Fatih&#8217;in o zaman diktiği çınarın bir kısmı bugün bile ayaktadır. Kuşatma esnasında sur dibinde vefat eden sahâbilerin kabirleri ile geri dönebilenlerin mevzilendikleri yerler sonradan ehli tarafından keşfedilip ziyaretgâh olmuş, Sultan II. Mahmud da hepsinin üzerine birer türbe yaptırmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;">Kabirde kimin olduğu mühim değil! </span><br />
İslâmiyet kabir ziyaretini ölen din kardeşlerine bir vazife olarak Müslümanlara tavsiye eder. Kabirdeki Allah&#8217;ın rızasına kavuştuğuna inanılan bir zât (evliyâ) ise, ziyaretçilerin manevî istifadesi umulur. Kabir ziyaretinden maksat, ölünün ruhâniyetine hürmettir. Anne ve babasının kabrini bilmediğini söyleyen birine Hazret-i Peygamber &#8220;Yere iki çizgi çiz! Birini annen, diğerini baban olarak ziyaret et!&#8221; buyurmuştur. Bu bakımdan kabirlerde zannedilen kişi yatmıyor olsa bile, iyi niyetle ziyaret eden fayda görür. Zaten ruh manevî bir mekândadır. Kabriyle irtibatı devam eder. Ziyarete gelenlere icabet eder.<br />
Sahâbiler, yaşlı halde sefere çıkmaktan daha zor işlere imza atmış insanlardır. Aralarındaki mücadeleler de şahsî husumet değil; hakkın tecellisi içindir. Tabakât kitapları sonra yazılmakla beraber, içindeki bilgiler hadis-i şerifler gibi rivâyet silsilesi ile nakledilir. Tarih kitapları zaten bu devirde yazılmaya başlanmıştır. Şehir fethedildikten sonra askere şevk lâzım değildir ki psikolojik bir harb oyunu oynansın. Yukarıda ismi geçen tarihçiler, daha mühim mevzularda bile taraflı ve mutaassıp tavırlarıyla tanınır. Sandukaya örtü örtme âdetinin Bizans&#8217;tan geçmesinin zararı yoktur. Kıymetli zâtlara saygı göstermek için, mezarlarının üzerine sanduka, örtü ve sarık koymanın, üzerine türbe inşa etmenin câiz olduğu; aynı zamanda, ziyaret edenlerin sıcak ve yağmurdan korunmasını da temin ettiği fıkıh kitaplarında yazar. Bizans&#8217;ta ölü kişinin yatırılma şekli, gözlerinin ve ağzının kapatılması ile yıkanmasının Anadolu&#8217;da hâlâ tatbik edilmesi de normaldir. Dünyanın her yerinde ölü katılaşmadan yapılır. Ölüyü yıkamak İncil&#8217;de de vardır.<br />
İstanbul&#8217;daki erken devir Müslüman izleri bundan ibaret değildir. İstanbul&#8217;daki Çifte Sultanlar ile Anadolu&#8217;daki Battal Gazi türbeleri hakkındaki kafa karışıklığını da başka bir yazıda ele alırız.<br />
<br />
Prof.Dr.Ekrem Buğra Ekinci<br />
<br />
<a href="http://www.turkiyegazetesi.com/haberdetay.aspx?haberid=452842" target="_blank">http://www.turkiyegazetesi.com/haberdeta...rid=452842</a></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[69 yıl sonra gün yüzüne çıkan infaz]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/thread-995.html</link>
			<pubDate>Tue, 22 Jun 2010 06:04:51 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/thread-995.html</guid>
			<description><![CDATA[<a href="http://www.sabah.com.tr/Dunya/2010/06/22/69_yil_sonra_gun_yuzune_cikan_infazAlman" target="_blank">http://www.sabah.com.tr/Dunya/2010/06/22...infazAlman</a> askerlerinden Clemens Ruter'in 21 Şubat 1941 yılında çalılıkların ardına saklanarak çektiği fotoğrafta, Nazi infaz mangasının Fransız direnişçileri kurşuna dizmesi görülüyor. Fotoğraf, işgal altındaki Paris yakınlarındaki Mont-Valerien bölgesinde çekilmiş.not:otoğraf linkin içinde.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<a href="http://www.sabah.com.tr/Dunya/2010/06/22/69_yil_sonra_gun_yuzune_cikan_infazAlman" target="_blank">http://www.sabah.com.tr/Dunya/2010/06/22...infazAlman</a> askerlerinden Clemens Ruter'in 21 Şubat 1941 yılında çalılıkların ardına saklanarak çektiği fotoğrafta, Nazi infaz mangasının Fransız direnişçileri kurşuna dizmesi görülüyor. Fotoğraf, işgal altındaki Paris yakınlarındaki Mont-Valerien bölgesinde çekilmiş.not:otoğraf linkin içinde.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>