<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[e-tarih forum - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://forum.e-tarih.org/</link>
		<description><![CDATA[e-tarih forum - http://forum.e-tarih.org]]></description>
		<pubDate>Wed, 19 Nov 2008 14:05:35 -0700</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Türk Tarihi Hakkında Ne Biliyoruz?Kendimizi Test Edelim...]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=413</link>
			<pubDate>Tue, 18 Nov 2008 14:31:44 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=413</guid>
			<description><![CDATA[Geçen gün araştırma yaparken bu siteye  rastladım.Merak edenler iki bölümden oluşan bu testi kendisine uygulasın ve bilgilerini sınasınlar bakalım:)<br />
<br />
http://turkoloji.bilgicik.com/yazi/turkl...i-sinayin/<br />
<br />
Aynı sitede Türk Marşlarını dinlemek isteyenler için de bir bölüm var:<br />
http://turkoloji.bilgicik.com/yazi/turk-marslari/<br />
<br />
Ayrıca Türk devletlerinin bayraklarını da buradan görebilirsiniz.<br />
http://turkoloji.bilgicik.com/yazi/turk-bayraklari/]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Geçen gün araştırma yaparken bu siteye  rastladım.Merak edenler iki bölümden oluşan bu testi kendisine uygulasın ve bilgilerini sınasınlar bakalım:)<br />
<br />
http://turkoloji.bilgicik.com/yazi/turkl...i-sinayin/<br />
<br />
Aynı sitede Türk Marşlarını dinlemek isteyenler için de bir bölüm var:<br />
http://turkoloji.bilgicik.com/yazi/turk-marslari/<br />
<br />
Ayrıca Türk devletlerinin bayraklarını da buradan görebilirsiniz.<br />
http://turkoloji.bilgicik.com/yazi/turk-bayraklari/]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[&quot;Osmanlı'da Adalet&quot;]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=412</link>
			<pubDate>Tue, 18 Nov 2008 09:17:21 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=412</guid>
			<description><![CDATA[Kaynak: www.islammedeniyeti.com<br />
<br />
<br />
Alıntı:<br />
Hebrew Üniversitesinde İslam Tarihi profesörü olan Haim Gerber belki de Osmanlı hukuk yapısını ve özellikle Osmanlı mahkemelerini en iyi anlayan yabancı ilim adamlarındandır. &#8220;State, society, and law in Islam : Otttoman law in comparative perspective&#8221; isimli eserinden Osmanlı mahkemelerinde sınıf ve statü üzerine birkaç iktibas yapacağım (sayfa 55-57):<br />
<br />
As raw material I have used the collection of court cases by Dabbagzade Numan. On inspection, the collection was found to contain 140 cases of real litigation - that is, cases that had one plaintiff and one defendant and that were resolved judicially. I have analyzed all these cases in terms of the status of the litigants within Ottoman society, which means that a person would be classified according to one of the following categories: (1) as an askeri - that is, a member of the official class; (2) as an alim - that is, a religious functionary of some sort; (3) as a commoner - that is, an ordinary Muslim; (4) as a woman; and (5) as a non-Muslim.<br />
<br />
Ham materyal olarak, Debbağzade Numan'ın hazırlamış olduğu dava koleksiyonunu (Tuhfetü's-Sukuk) kullandım. Koleksiyon 140 gerçek hukuk davası içermektedir- davalarda bir davacı ve bir davalı vardır ve hukuki olarak çözümlenmişlerdir. Tüm bu davaları, davacı ve davalıların Osmanlı toplumu içindeki statüleri açısından analiz ettim. Bireyler sözü edilen kategorilerden birine göre sınıflandırılabilirler: (1) askeri - yani resmi görevliler sınıfının bir üyesi; (2) âlim - yani dini görevli; (3) avam - sıradan Müslüman; (4) kadın; ve (5) gayri-Müslim.<br />
<br />
<br />
<br />
Mary Baumgartner's conclusion was emphatic that in New Haven it was mainly aristocrats who initiated lawsuits. But in the society under study, in all but a few cases, it was the social underdog who initiated the case - women versus men, non-Muslims versus Muslims, commoners versus members of the elite. The court is seen mainly as a tool of the common people to defend a modicum of legal rights.<br />
<br />
Mary Baumgartner'ın New Haven'deki (Amerika'nın Connecticut eyaletinde bir şehir) davaların çoğunluğunu aristokratların açtığı sonucu önemlidir. Ancak, üzerinde çalıştığımız toplum, bir kaç dava hariç hepsinde, sosyal olarak güçsüz olanlar -kadına karşı erkek, gayrı-Müslime karşı Müslüman, avama karşı elitler - davaları açmaktadır. Mahkeme çoğunlukla, avamın hukukî haklarını bir nebzede olsa savundukları bir araç olarak görülmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
Of course, the most important question to be considered here is the outcome of such lawsuits in terms of social class. Whereas in colonial New Haven the upper class had a clear advantage, this is distinctly not so here. Women won seventeen of twenty-two cases against men; non-Muslims won seven of eight cases against Muslims; commoners won six of eight cases against askeris. Only in the category of commoners against religious doctors do we find a tie of ten cases each. Thus the shari'a court in the area under study cannot be said to have been a tool of the upper class. On the contrary, it seems more proper to view it as a means for people of the lower classes to defend themselves against possible encroachments by the elite. <br />
<br />
Şüphesiz, burada düşünülmesi gereken en önemli sual böyle davaların sosyal sınıf açısından sonuçlarıdır. Oysaki New Haven kolonisinde üst sınıf açık bir avantaja sahiptir, bu açık olarak Osmanlı mahkemesinde yoktur. Kadınlar erkeklere karşı oldukları 22 davanın 17'sini kazanmışlar; gayri-Müslimler Müslümanlara karşı oldukları 8 davanın 7'sini kazanmışlar; avam askerilere karşı oldukları 8 davanın 6'sını kazanmış. Sadece avamın dini görevlilere karşı açtıkları davalarda ise başa baş bir durum görülmektedir, her biri 10 dava kazanmıştır. Bu nedenle, Şeriyye mahkemelerinin üst sınıfın bir aracı olduğu söylenmez. Aksine onu, düşük sınıftaki insanların kendilerini elitlerin zararlarına karşı müdafaa etmelerine bir imkan olarak görmek daha münasib gözükmektedir.<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kaynak: www.islammedeniyeti.com<br />
<br />
<br />
Alıntı:<br />
Hebrew Üniversitesinde İslam Tarihi profesörü olan Haim Gerber belki de Osmanlı hukuk yapısını ve özellikle Osmanlı mahkemelerini en iyi anlayan yabancı ilim adamlarındandır. &#8220;State, society, and law in Islam : Otttoman law in comparative perspective&#8221; isimli eserinden Osmanlı mahkemelerinde sınıf ve statü üzerine birkaç iktibas yapacağım (sayfa 55-57):<br />
<br />
As raw material I have used the collection of court cases by Dabbagzade Numan. On inspection, the collection was found to contain 140 cases of real litigation - that is, cases that had one plaintiff and one defendant and that were resolved judicially. I have analyzed all these cases in terms of the status of the litigants within Ottoman society, which means that a person would be classified according to one of the following categories: (1) as an askeri - that is, a member of the official class; (2) as an alim - that is, a religious functionary of some sort; (3) as a commoner - that is, an ordinary Muslim; (4) as a woman; and (5) as a non-Muslim.<br />
<br />
Ham materyal olarak, Debbağzade Numan'ın hazırlamış olduğu dava koleksiyonunu (Tuhfetü's-Sukuk) kullandım. Koleksiyon 140 gerçek hukuk davası içermektedir- davalarda bir davacı ve bir davalı vardır ve hukuki olarak çözümlenmişlerdir. Tüm bu davaları, davacı ve davalıların Osmanlı toplumu içindeki statüleri açısından analiz ettim. Bireyler sözü edilen kategorilerden birine göre sınıflandırılabilirler: (1) askeri - yani resmi görevliler sınıfının bir üyesi; (2) âlim - yani dini görevli; (3) avam - sıradan Müslüman; (4) kadın; ve (5) gayri-Müslim.<br />
<br />
<br />
<br />
Mary Baumgartner's conclusion was emphatic that in New Haven it was mainly aristocrats who initiated lawsuits. But in the society under study, in all but a few cases, it was the social underdog who initiated the case - women versus men, non-Muslims versus Muslims, commoners versus members of the elite. The court is seen mainly as a tool of the common people to defend a modicum of legal rights.<br />
<br />
Mary Baumgartner'ın New Haven'deki (Amerika'nın Connecticut eyaletinde bir şehir) davaların çoğunluğunu aristokratların açtığı sonucu önemlidir. Ancak, üzerinde çalıştığımız toplum, bir kaç dava hariç hepsinde, sosyal olarak güçsüz olanlar -kadına karşı erkek, gayrı-Müslime karşı Müslüman, avama karşı elitler - davaları açmaktadır. Mahkeme çoğunlukla, avamın hukukî haklarını bir nebzede olsa savundukları bir araç olarak görülmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
Of course, the most important question to be considered here is the outcome of such lawsuits in terms of social class. Whereas in colonial New Haven the upper class had a clear advantage, this is distinctly not so here. Women won seventeen of twenty-two cases against men; non-Muslims won seven of eight cases against Muslims; commoners won six of eight cases against askeris. Only in the category of commoners against religious doctors do we find a tie of ten cases each. Thus the shari'a court in the area under study cannot be said to have been a tool of the upper class. On the contrary, it seems more proper to view it as a means for people of the lower classes to defend themselves against possible encroachments by the elite. <br />
<br />
Şüphesiz, burada düşünülmesi gereken en önemli sual böyle davaların sosyal sınıf açısından sonuçlarıdır. Oysaki New Haven kolonisinde üst sınıf açık bir avantaja sahiptir, bu açık olarak Osmanlı mahkemesinde yoktur. Kadınlar erkeklere karşı oldukları 22 davanın 17'sini kazanmışlar; gayri-Müslimler Müslümanlara karşı oldukları 8 davanın 7'sini kazanmışlar; avam askerilere karşı oldukları 8 davanın 6'sını kazanmış. Sadece avamın dini görevlilere karşı açtıkları davalarda ise başa baş bir durum görülmektedir, her biri 10 dava kazanmıştır. Bu nedenle, Şeriyye mahkemelerinin üst sınıfın bir aracı olduğu söylenmez. Aksine onu, düşük sınıftaki insanların kendilerini elitlerin zararlarına karşı müdafaa etmelerine bir imkan olarak görmek daha münasib gözükmektedir.<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kriptolojinin Kökenleri]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=411</link>
			<pubDate>Thu, 13 Nov 2008 14:37:27 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=411</guid>
			<description><![CDATA[Kaynak: www.islammedeniyeti.com<br />
<br />
<br />
Alıntı:Bilgi çağında yoğun bir kullanım sahası bulan kriptolojinin ne olduğunu bilmeyen yoktur herhalde... TDK Sözlüğünde "Gizli yazılar, şifreli belgeler bilimi veya incelemesi" olarak tanımlanan kriptoloji, günlük hayatımızın çoğu safhasında bizlerin bilgi güvenliğini sağlıyor.<br />
<br />
Şimdi biraz geçmişe gidelim. Kriptolojinin kökleri çok eski devirlere dayanmaktadır. David Kahn, meşhur kriptoloji tarihinde, &#8220;Kriptoloji Araplar arasında doğdu&#8221;[1] demektedir. Bu konuyu, Prof. Dr. İbrahim A. El-Kadi [2] "Origins of Cryptology: The Arab Contributions (Kriptolojinin Kökenleri: Arapların Katkısı)" isimli makalesinde detaylı olarak ele almaktadır. Makalenin özetinde şunlar yazmaktadır [3]:<br />
<br />
    Yakın zamanda keşfedilen eski yazmalar kriptolojinin kökenin ve Arapları katkısının, evvelce sanılandan daha eski ve daha yoğun olduğunu göstermektedir. Avrupa dillerindeki &#8216;cipher&#8217; kelimesi Arapça sifr kelimesinden gelmektedir. Kriptoloji üzerine bilinen en eski kitabın yazarı olan IX. Yüzyıl Arap bilim adamı el-Kindî kendisinden 300 yıl öncesine atıfta bulunmaktadır. Bu makale yeni keşfedilen el-Kindî, İbn Adlân ve İbn ed-Dureyhim&#8217;in kitaplarını esas alarak bazı Arap kriptolojicilerin özel katkılarının altını çizmektedir. Arap kriptolojisinin ortaya çıkışı ve ilerlemesinin arkasındaki faktörler tartışılmıştır. Makalede bildirilen keşifler kriptoloji tarihinin sınırlarını yaklaşık 500 yıl daha geriye çekmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
[1] David Kahn, The Codebreakers: The Story of Secret Writing, New York: Macmillan, 1967, sayfa 93.<br />
<br />
[2] 1984 senesinde Standford Üniversitesi Elektrik Mühendisliğinden doktorasını alan El-Kadi, haberleşme sahasında çalışmaktadır.<br />
<br />
[3] Ibrahim A. Al-Kadit, "Origins of Cryptology: The Arab Contributions", Cryptologia, Cild:16, Sayı:2, sayfa 97-126, 1992. <br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kaynak: www.islammedeniyeti.com<br />
<br />
<br />
Alıntı:Bilgi çağında yoğun bir kullanım sahası bulan kriptolojinin ne olduğunu bilmeyen yoktur herhalde... TDK Sözlüğünde "Gizli yazılar, şifreli belgeler bilimi veya incelemesi" olarak tanımlanan kriptoloji, günlük hayatımızın çoğu safhasında bizlerin bilgi güvenliğini sağlıyor.<br />
<br />
Şimdi biraz geçmişe gidelim. Kriptolojinin kökleri çok eski devirlere dayanmaktadır. David Kahn, meşhur kriptoloji tarihinde, &#8220;Kriptoloji Araplar arasında doğdu&#8221;[1] demektedir. Bu konuyu, Prof. Dr. İbrahim A. El-Kadi [2] "Origins of Cryptology: The Arab Contributions (Kriptolojinin Kökenleri: Arapların Katkısı)" isimli makalesinde detaylı olarak ele almaktadır. Makalenin özetinde şunlar yazmaktadır [3]:<br />
<br />
    Yakın zamanda keşfedilen eski yazmalar kriptolojinin kökenin ve Arapları katkısının, evvelce sanılandan daha eski ve daha yoğun olduğunu göstermektedir. Avrupa dillerindeki &#8216;cipher&#8217; kelimesi Arapça sifr kelimesinden gelmektedir. Kriptoloji üzerine bilinen en eski kitabın yazarı olan IX. Yüzyıl Arap bilim adamı el-Kindî kendisinden 300 yıl öncesine atıfta bulunmaktadır. Bu makale yeni keşfedilen el-Kindî, İbn Adlân ve İbn ed-Dureyhim&#8217;in kitaplarını esas alarak bazı Arap kriptolojicilerin özel katkılarının altını çizmektedir. Arap kriptolojisinin ortaya çıkışı ve ilerlemesinin arkasındaki faktörler tartışılmıştır. Makalede bildirilen keşifler kriptoloji tarihinin sınırlarını yaklaşık 500 yıl daha geriye çekmektedir.<br />
<br />
<br />
<br />
[1] David Kahn, The Codebreakers: The Story of Secret Writing, New York: Macmillan, 1967, sayfa 93.<br />
<br />
[2] 1984 senesinde Standford Üniversitesi Elektrik Mühendisliğinden doktorasını alan El-Kadi, haberleşme sahasında çalışmaktadır.<br />
<br />
[3] Ibrahim A. Al-Kadit, "Origins of Cryptology: The Arab Contributions", Cryptologia, Cild:16, Sayı:2, sayfa 97-126, 1992. <br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Yavuz Sultan Selim Han'ın yazdığı söylenilen şiir]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=410</link>
			<pubDate>Tue, 11 Nov 2008 10:32:48 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=410</guid>
			<description><![CDATA[Yavuz Sultan Selim'in İran şahına yazdığı mükkemel şiir...<br />
Not: Şiirin en büyük özelliği yukardan aşağı ve soldan sağa aynı olması...<br />
<br />
<br />
<br />
Sanma Canım Herkesi Sen Can-ı Dilden Yar Olur<br />
Herkesi Sen Dostmu Sandın Belki Ol Ağyar Olur<br />
Can-ı Dilden Belki Ol Alemde Bir Dildar Olur<br />
Yar Olur, Ağyar olur, Dildar olur, Serdar Olur<br />
<br />
bunun incelemesi daha kolay<br />
<br />
Sanma Canım-Herkesi Sen-Can-ı Dilden-Yar Olur<br />
Herkesi Sen-Dostmu Sandın-Belki Ol-Ağyar Olur<br />
Can-ı Dilden-Belki Ol-Alemde Bir-Dildar Olur<br />
Yar Olur, Ağyar olur, Dildar olur, Serdar Olur<br />
<br />
ayrıntılı incelemek için girin<br />
http://www.frmtr.com/garip-olaylar/23143...i-yok.html]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yavuz Sultan Selim'in İran şahına yazdığı mükkemel şiir...<br />
Not: Şiirin en büyük özelliği yukardan aşağı ve soldan sağa aynı olması...<br />
<br />
<br />
<br />
Sanma Canım Herkesi Sen Can-ı Dilden Yar Olur<br />
Herkesi Sen Dostmu Sandın Belki Ol Ağyar Olur<br />
Can-ı Dilden Belki Ol Alemde Bir Dildar Olur<br />
Yar Olur, Ağyar olur, Dildar olur, Serdar Olur<br />
<br />
bunun incelemesi daha kolay<br />
<br />
Sanma Canım-Herkesi Sen-Can-ı Dilden-Yar Olur<br />
Herkesi Sen-Dostmu Sandın-Belki Ol-Ağyar Olur<br />
Can-ı Dilden-Belki Ol-Alemde Bir-Dildar Olur<br />
Yar Olur, Ağyar olur, Dildar olur, Serdar Olur<br />
<br />
ayrıntılı incelemek için girin<br />
http://www.frmtr.com/garip-olaylar/23143...i-yok.html]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[&#8220;Evrensel Bakış Açısı&#8221;]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=409</link>
			<pubDate>Sun, 09 Nov 2008 16:07:46 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=409</guid>
			<description><![CDATA[Yazan:Gürbüz Evren<br />
Bütün Dünya Dergisi<br />
Sayı: 2006 / 11 <br />
<br />
Türk Tarihine Yönelik Suçlamalar: Ayrımcılık, Hoşgörü <br />
ve Adalet Üzerine...<br />
<br />
Tarihimizi eleştirenler, Türkler'in, kendilerinden olmayanlara karşı hoşgörüsüz ve adaletsiz davrandığını, ayrımcılık yaptığını, baskı uyguladığını ileri sürerler. Oysa, Türk tarihi, bu tür iddialara anlamlı yanıtlar veren örneklerle doludur. Yalnızca Osmanlı dönemine bakıldığında, devlet yönetiminin kilit noktalarına bile, hiçbir ayrımcılık yapılmadan farklı etnik kökenlerden insanların getirildiği görülecektir.<br />
<br />
 <br />
Osmanlı Devleti'nde toplam 218 sadrazam (başbakan) görev yapmıştır. "Alaüddin" adlı ilk sadrazam Orhan Gazi döneminde, 1323 yılında göreve getirilmiş; son sadrazam ise, 1920'de yalnızca 25 gün görevde kalan Abaza kökenli Salih Hulusi Paşa olmuştur. <br />
<br />
<br />
Böylesine önemli bir makama getirilenlerin 101'i Türk kökenliyken, geri kalan 117'sinin farklı etnik kökenlerden olması, ayrımcılık suçlamalarına verilecek en güzel yanıttır.<br />
<br />
<br />
117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32'sinin Arnavut, 12'sinin Boşnak, 11'inin Gürcü, 9'unun Abaza, 8'inin devşirme, 6'sının Rum, 4'ünün Çerkez, 4'ünün Hırvat, 2'sinin Arap, 2'sinin Ermeni, 2'sinin İtalyan, 2'sinin Slav, 2'sinin dönme, 1'inin Rus, 1'inin Bulgar, 1'inin Sırp, 1'inin de Çeçen olduğu görülecektir. Ayrıca, Rum ya da Fransız 1, Rum ya da Arnavut 1, Hırvat ya da Macar 1, 1 Boşnak ya da Hırvat sadrazamın yanısıra, 13 sadrazamın da kökeni bilinmemektedir.<br />
<br />
<br />
Kimi sadrazamların etnik kökenleriyle anılması da hiçbir sorun yaratmamıştır. Rum Mahmut Paşa, Rum Mehmet Paşa gibi sadrazamlar bu durumun en iyi örnekleridir. <br />
Bunca etnik köken arasında, Ermeniler'e ayrı bir güven duyulmuş, özel bir önem verilmiş, "Sadık Millet" olarak da adlandırılan Ermeniler'e yaşamsal önemi olan makamlar teslim edilmiştir. <br />
<br />
<br />
Paşa (general) rütbesine yükselen 22, milletvekili olan 33, büyükelçi olarak görev yapan 7, konsolos olan 11, tabip general olan 8 Ermeni'nin yanısıra, başta Osmanlı Nüfus İdaresi Genel Müdürlüğü olmak üzere, bürokraside üst düzey görevde bulunan 41 Ermeni, ayrımcılık suçlamalarına verilecek bir başka yanıttır.<br />
 <br />
Yine Ermeniler'den örnek verirsek, Maliye Bakanı Agop Paşa, Maden ve Tarım Bakanı Mavro Kordato Efendi, Ticaret Bakanı Naum Paşa ve Gabriel Noradokyan Efendi gibi adların da bu denli önemli görevlerde Osmanlı Devleti'ne hizmet ettiklerini görürüz. <br />
<br />
<br />
Türkler'in hoşgörüsünü yakından tanıyan birçok yabancı da, din ve ad değiştirerek Osmanlı Devleti'nin hizmetine girmiştir. Bunların arasında, tarihimizde yer edinen çok önemli kişiler vardır.<br />
<br />
<br />
Matbaa, İstanbul'un fethinden 17 yıl önce bulunmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'nda Hıristiyanlar ve Yahudiler 15'inci yüzyılın sonlarından itibaren kitaplarını basacak matbaalara sahiptiler. Buna karşın, ilk Türk matbaası, din değiştirerek Müslüman olan ve İbrahim Müteferrika adını alan Protestan bir Macar tarafından kurulmuştur. 1729 yılında tarih ve coğrafya konulu ilk Türkçe kitabı basan Müteferrika, önemli konularda padişah için hazırladığı raporlarla da tanınmaktadır. <br />
<br />
<br />
Osmanlı ordusunda, Humbaracılar olarak adlandırılan patlayıcı silahlar bölümünü modernleştirme görevi verilen Humbaracı Osman Ahmet Paşa, aslında bir Fransız kontudur. Gerçek adı Claude Alexandre Bonneval olan Osman Ahmet Paşa, İstanbul'a gelmeden önce Fransız Kralı XIV. Louis'in hizmetinde çalışmış bir generaldir. Üsküdar'da askeri bir mühendislik okulu da kuran Bonneval, modernleşme çabalarına karşı çıkan yeniçerilere karşın, yaşamının sonuna dek ordunun yeniliklere ayak uydurması için çalışmıştır.<br />
<br />
 <br />
Osmanlı'da ilk modern itfaiye birliğini, 1729'da Ahmet Paşa kurmuştur. Fransız kökenli olan Ahmet Paşa'nın asıl adı Louis Favid'tir. <br />
<br />
<br />
I. Abdülhamit döneminde kurulan hızlı topçu birliği projesinin sahibi ise, Macar asıllı bir Fransız generali olan Baron Tott'dur. Tott, ne Müslüman olmuş ne de isim değiştirmiştir. Ama Fransa'ya döndüğünde yazdığı hatıralarında, Türkler'in hoşgörü ve adaletinden hep övgüyle bahsetmiştir. <br />
<br />
Baron Tott'un yardımcısı Campbell adlı bir İskoçyalı'ydı. İstanbul'da kalmayı yeğleyen Campbell, daha sonra Müslüman olmaya karar vererek Mustafa ismini almış, yaşamının sonuna değin de "İngiliz Mustafa" lakabıyla anılmıştır. <br />
<br />
<br />
Eğer son anda yaşanan olaylar olmasaydı, Napolyon Bonapart da, yeni yeni tanınmaya başlayan bir tümgeneral olarak, Osmanlı ordusuna katkıda bulunmak üzere İstanbul'a gelecekti. Bonapart, 20 Ağustos 1795'te erkek kardeşi Joseph'e gönderdiği mektupta, 'Büyük Türk' olarak tanımladığı Osmanlı padişahının isteği üzerine, topçu birliklerinin yeniden düzenlenmesi için İstanbul'a davet edildiğini, Fransız yöneticilerinin de bu öneriye sıcak baktığını yazmıştır.<br />
<br />
Bu mektubun ardından İstanbul'a gitme hazırlıklarına başlayan Bonapart, eylül ayında pasaportunu da alır. İşte o sırada tarihin akışını değiştirecek bir olay gerçekleşir ve ekim ayı başında Paris sokaklarında başlayan karışıklıklar, Napolyon'un Paris'te kalmasına neden olacak ve ona imparatorluğun yolunu açacaktır. <br />
<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin, daha kuruluşunun ilk yıllarında, toprakları üzerinde yerleşik farklı kökenlerden insanlara gösterdiği hoşgörü kısa sürede tüm bölgede duyulmuştu. İşte bu nedenle, Bizans İmparatorluğu'nun baskısından kurtulmak isteyenler için bir umut olan Türkler'e, birçok kent hiçbir direnç göstermeden teslim olmuştur. <br />
<br />
Bu durumun en iyi örneği de Bursa'nın fethi sırasında yaşanmıştır. Türkler'in Bursa çevresindeki yerleşim merkezlerinde uyguladığı adil ve hoşgörülü yönetimden etkilenen Rumlar, Bursa'ya gelen akıncılara karşı koymadan teslim oldular. <br />
<br />
Bir meydana toplanan Rumlar, Orhan Gazi'nin, kentin neden direnişsiz teslim edildiğini sorması üzerine, "Baban tarafından fethedilen ve Osmanlı'ya bağlanan kentlerin huzur ve hoşgörü içinde yaşadığını biliyoruz. Biz de aynı huzuru istediğimiz için Bursa'ya gelmenizi bekledik" yanıtını vermiştir.<br />
<br />
Bugün çatışmaların ve savaşların sürdüğü Ortadoğu'da, 400 yılı aşkın bir süre Türkler'in sağladığı hoşgörü ve güvenlik ortamında, farklı etnik ve dini kökenlerden insanların huzur içinde yaşadığını taraflı tarafsız herkes, özellikle de Arap tarihçiler kabul eder. "Pax Ottomane", yani "Osmanlı Barışı" olarak adlandıran 400 yıllık bir barış döneminin ardından, 1918'den itibaren bölgeyi denetimleri altına alan İngilizler, 30 yılda Ortadoğu'yu savaş alanına dönüştürmüşlerdir. İşte bunun içindir ki, Filistinli tarihçi Rıfat Ebu Ilhac, "Keşke Osmanlılık sona ermesiydi" diye yazmak zorunda kalmıştır. <br />
<br />
<br />
Tarih, Türkler'in yalnızca hoşgörülü ve adil olma özelliklerini değil, yardımsever olma özelliklerini de kaydeder. Osmanlılar, İngiltere'nin uyguladığı ambargonun etkisiyle büyük bir kıtlık yaşayan İrlanda'ya, 1847'de, başta patates olmak üzere gemiler dolusu yiyecek göndermişti. Osmanlı Devleti, 1900 yılında Hindistan'daki kıtlığa da kayıtsız kalmamış, özellikle Bağdat ve Basra gibi kentlerden satın aldırdığı buğdayı bu ülkeye göndermişti. Amerika'da yaşanan orman yangınları karşısında bile duyarlı davranan Osmanlı, yangınlardan zarar görenlere 18 Eylül 1894'te, o dönem için önemli bir para sayılan olan 300 liralık yardım yapmıştı.<br />
<br />
<br />
Tarihimiz, konuya ilişkin sayılamayacak denli örnekle dolu olduğu halde, Türk tarihini eleştirenler, cımbızla çekip çıkaracakları olumsuzluklar ararlar. Her ulusun tarihinde iyi ve kötü sayfalar vardır; ama Türk tarihinde bizleri utandıracak kara bir leke yoktur. Eleştirilere ve suçlamalara kızmak, duygusal tepkiler vermek yerine, yukarıdaki örneklerin benzerlerini bulup ortaya koymak daha doğru bir davranış olacaktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Yazan:Gürbüz Evren<br />
Bütün Dünya Dergisi<br />
Sayı: 2006 / 11 <br />
<br />
Türk Tarihine Yönelik Suçlamalar: Ayrımcılık, Hoşgörü <br />
ve Adalet Üzerine...<br />
<br />
Tarihimizi eleştirenler, Türkler'in, kendilerinden olmayanlara karşı hoşgörüsüz ve adaletsiz davrandığını, ayrımcılık yaptığını, baskı uyguladığını ileri sürerler. Oysa, Türk tarihi, bu tür iddialara anlamlı yanıtlar veren örneklerle doludur. Yalnızca Osmanlı dönemine bakıldığında, devlet yönetiminin kilit noktalarına bile, hiçbir ayrımcılık yapılmadan farklı etnik kökenlerden insanların getirildiği görülecektir.<br />
<br />
 <br />
Osmanlı Devleti'nde toplam 218 sadrazam (başbakan) görev yapmıştır. "Alaüddin" adlı ilk sadrazam Orhan Gazi döneminde, 1323 yılında göreve getirilmiş; son sadrazam ise, 1920'de yalnızca 25 gün görevde kalan Abaza kökenli Salih Hulusi Paşa olmuştur. <br />
<br />
<br />
Böylesine önemli bir makama getirilenlerin 101'i Türk kökenliyken, geri kalan 117'sinin farklı etnik kökenlerden olması, ayrımcılık suçlamalarına verilecek en güzel yanıttır.<br />
<br />
<br />
117 sadrazamın etnik kökenlerine bakıldığında ise, 32'sinin Arnavut, 12'sinin Boşnak, 11'inin Gürcü, 9'unun Abaza, 8'inin devşirme, 6'sının Rum, 4'ünün Çerkez, 4'ünün Hırvat, 2'sinin Arap, 2'sinin Ermeni, 2'sinin İtalyan, 2'sinin Slav, 2'sinin dönme, 1'inin Rus, 1'inin Bulgar, 1'inin Sırp, 1'inin de Çeçen olduğu görülecektir. Ayrıca, Rum ya da Fransız 1, Rum ya da Arnavut 1, Hırvat ya da Macar 1, 1 Boşnak ya da Hırvat sadrazamın yanısıra, 13 sadrazamın da kökeni bilinmemektedir.<br />
<br />
<br />
Kimi sadrazamların etnik kökenleriyle anılması da hiçbir sorun yaratmamıştır. Rum Mahmut Paşa, Rum Mehmet Paşa gibi sadrazamlar bu durumun en iyi örnekleridir. <br />
Bunca etnik köken arasında, Ermeniler'e ayrı bir güven duyulmuş, özel bir önem verilmiş, "Sadık Millet" olarak da adlandırılan Ermeniler'e yaşamsal önemi olan makamlar teslim edilmiştir. <br />
<br />
<br />
Paşa (general) rütbesine yükselen 22, milletvekili olan 33, büyükelçi olarak görev yapan 7, konsolos olan 11, tabip general olan 8 Ermeni'nin yanısıra, başta Osmanlı Nüfus İdaresi Genel Müdürlüğü olmak üzere, bürokraside üst düzey görevde bulunan 41 Ermeni, ayrımcılık suçlamalarına verilecek bir başka yanıttır.<br />
 <br />
Yine Ermeniler'den örnek verirsek, Maliye Bakanı Agop Paşa, Maden ve Tarım Bakanı Mavro Kordato Efendi, Ticaret Bakanı Naum Paşa ve Gabriel Noradokyan Efendi gibi adların da bu denli önemli görevlerde Osmanlı Devleti'ne hizmet ettiklerini görürüz. <br />
<br />
<br />
Türkler'in hoşgörüsünü yakından tanıyan birçok yabancı da, din ve ad değiştirerek Osmanlı Devleti'nin hizmetine girmiştir. Bunların arasında, tarihimizde yer edinen çok önemli kişiler vardır.<br />
<br />
<br />
Matbaa, İstanbul'un fethinden 17 yıl önce bulunmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'nda Hıristiyanlar ve Yahudiler 15'inci yüzyılın sonlarından itibaren kitaplarını basacak matbaalara sahiptiler. Buna karşın, ilk Türk matbaası, din değiştirerek Müslüman olan ve İbrahim Müteferrika adını alan Protestan bir Macar tarafından kurulmuştur. 1729 yılında tarih ve coğrafya konulu ilk Türkçe kitabı basan Müteferrika, önemli konularda padişah için hazırladığı raporlarla da tanınmaktadır. <br />
<br />
<br />
Osmanlı ordusunda, Humbaracılar olarak adlandırılan patlayıcı silahlar bölümünü modernleştirme görevi verilen Humbaracı Osman Ahmet Paşa, aslında bir Fransız kontudur. Gerçek adı Claude Alexandre Bonneval olan Osman Ahmet Paşa, İstanbul'a gelmeden önce Fransız Kralı XIV. Louis'in hizmetinde çalışmış bir generaldir. Üsküdar'da askeri bir mühendislik okulu da kuran Bonneval, modernleşme çabalarına karşı çıkan yeniçerilere karşın, yaşamının sonuna dek ordunun yeniliklere ayak uydurması için çalışmıştır.<br />
<br />
 <br />
Osmanlı'da ilk modern itfaiye birliğini, 1729'da Ahmet Paşa kurmuştur. Fransız kökenli olan Ahmet Paşa'nın asıl adı Louis Favid'tir. <br />
<br />
<br />
I. Abdülhamit döneminde kurulan hızlı topçu birliği projesinin sahibi ise, Macar asıllı bir Fransız generali olan Baron Tott'dur. Tott, ne Müslüman olmuş ne de isim değiştirmiştir. Ama Fransa'ya döndüğünde yazdığı hatıralarında, Türkler'in hoşgörü ve adaletinden hep övgüyle bahsetmiştir. <br />
<br />
Baron Tott'un yardımcısı Campbell adlı bir İskoçyalı'ydı. İstanbul'da kalmayı yeğleyen Campbell, daha sonra Müslüman olmaya karar vererek Mustafa ismini almış, yaşamının sonuna değin de "İngiliz Mustafa" lakabıyla anılmıştır. <br />
<br />
<br />
Eğer son anda yaşanan olaylar olmasaydı, Napolyon Bonapart da, yeni yeni tanınmaya başlayan bir tümgeneral olarak, Osmanlı ordusuna katkıda bulunmak üzere İstanbul'a gelecekti. Bonapart, 20 Ağustos 1795'te erkek kardeşi Joseph'e gönderdiği mektupta, 'Büyük Türk' olarak tanımladığı Osmanlı padişahının isteği üzerine, topçu birliklerinin yeniden düzenlenmesi için İstanbul'a davet edildiğini, Fransız yöneticilerinin de bu öneriye sıcak baktığını yazmıştır.<br />
<br />
Bu mektubun ardından İstanbul'a gitme hazırlıklarına başlayan Bonapart, eylül ayında pasaportunu da alır. İşte o sırada tarihin akışını değiştirecek bir olay gerçekleşir ve ekim ayı başında Paris sokaklarında başlayan karışıklıklar, Napolyon'un Paris'te kalmasına neden olacak ve ona imparatorluğun yolunu açacaktır. <br />
<br />
<br />
Osmanlı Devleti'nin, daha kuruluşunun ilk yıllarında, toprakları üzerinde yerleşik farklı kökenlerden insanlara gösterdiği hoşgörü kısa sürede tüm bölgede duyulmuştu. İşte bu nedenle, Bizans İmparatorluğu'nun baskısından kurtulmak isteyenler için bir umut olan Türkler'e, birçok kent hiçbir direnç göstermeden teslim olmuştur. <br />
<br />
Bu durumun en iyi örneği de Bursa'nın fethi sırasında yaşanmıştır. Türkler'in Bursa çevresindeki yerleşim merkezlerinde uyguladığı adil ve hoşgörülü yönetimden etkilenen Rumlar, Bursa'ya gelen akıncılara karşı koymadan teslim oldular. <br />
<br />
Bir meydana toplanan Rumlar, Orhan Gazi'nin, kentin neden direnişsiz teslim edildiğini sorması üzerine, "Baban tarafından fethedilen ve Osmanlı'ya bağlanan kentlerin huzur ve hoşgörü içinde yaşadığını biliyoruz. Biz de aynı huzuru istediğimiz için Bursa'ya gelmenizi bekledik" yanıtını vermiştir.<br />
<br />
Bugün çatışmaların ve savaşların sürdüğü Ortadoğu'da, 400 yılı aşkın bir süre Türkler'in sağladığı hoşgörü ve güvenlik ortamında, farklı etnik ve dini kökenlerden insanların huzur içinde yaşadığını taraflı tarafsız herkes, özellikle de Arap tarihçiler kabul eder. "Pax Ottomane", yani "Osmanlı Barışı" olarak adlandıran 400 yıllık bir barış döneminin ardından, 1918'den itibaren bölgeyi denetimleri altına alan İngilizler, 30 yılda Ortadoğu'yu savaş alanına dönüştürmüşlerdir. İşte bunun içindir ki, Filistinli tarihçi Rıfat Ebu Ilhac, "Keşke Osmanlılık sona ermesiydi" diye yazmak zorunda kalmıştır. <br />
<br />
<br />
Tarih, Türkler'in yalnızca hoşgörülü ve adil olma özelliklerini değil, yardımsever olma özelliklerini de kaydeder. Osmanlılar, İngiltere'nin uyguladığı ambargonun etkisiyle büyük bir kıtlık yaşayan İrlanda'ya, 1847'de, başta patates olmak üzere gemiler dolusu yiyecek göndermişti. Osmanlı Devleti, 1900 yılında Hindistan'daki kıtlığa da kayıtsız kalmamış, özellikle Bağdat ve Basra gibi kentlerden satın aldırdığı buğdayı bu ülkeye göndermişti. Amerika'da yaşanan orman yangınları karşısında bile duyarlı davranan Osmanlı, yangınlardan zarar görenlere 18 Eylül 1894'te, o dönem için önemli bir para sayılan olan 300 liralık yardım yapmıştı.<br />
<br />
<br />
Tarihimiz, konuya ilişkin sayılamayacak denli örnekle dolu olduğu halde, Türk tarihini eleştirenler, cımbızla çekip çıkaracakları olumsuzluklar ararlar. Her ulusun tarihinde iyi ve kötü sayfalar vardır; ama Türk tarihinde bizleri utandıracak kara bir leke yoktur. Eleştirilere ve suçlamalara kızmak, duygusal tepkiler vermek yerine, yukarıdaki örneklerin benzerlerini bulup ortaya koymak daha doğru bir davranış olacaktır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sevilen İçecek Boza ve Tarihçesi Hakkında]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=408</link>
			<pubDate>Sun, 09 Nov 2008 15:59:48 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=408</guid>
			<description><![CDATA[Kış Aylarının Özlenen İçeceği:Boza <br />
Yazan:Çağan Şanad<br />
<br />
Tam olarak kaç yaşlarımda olduğumu anımsamıyorum. Kış geldiğinde salonumuzun kapılarını kapatır, küçük odada odun sobasının başına toplaşırdık. Sıcacık odada cam kenarında oturmayı çok severdim. Kışı da. Karın yağmasını nasıl da heyecanla beklerdim. Yalnızca bahçeye çıkıp kardan adam yapacağım ya da arkadaşlarımla kar topu oynayacağım için değil, karın sessizliğini çok severdim. O sessizliği dinlemeyi... <br />
<br />
Geceleri karanlığın sükunetini bozan iki ses vardı. Birisi mahallemizden geçen bekçinin düdük sesi, ki o ses bana hep güven verirdi. Öteki ise beni çok ama çok korkuturdu; uzaklardan, derinden, karanlığın taa içinden gelirdi "Boozaaa..." diyerek. Korkumu yenmeye çalışarak camdan dışarı baktığımda sahibini göremediğim o kısık ses içimi ürpertirdi. Annemle babam canları isteyip de bozacıyı kapıya çağırdıklarında evin içinde saklanacak yer arardım. Çocukluk işte... Babamın tepsi içinde getirdiği içi boza dolu geniş tabanlı, ağzı dar, kalın cam şişe ve yanındaki küçük cam kasedeki sarı leblebiler hâlâ gözümün önünde. Buram buram tarçın kokusu da burnumda...<br />
<br />
<br />
Evliya Çelebi seyahatnamesinde 17'nci yüzyıl ortalarında İstanbul'da boza satan dükkanların sayısının 300'den fazla olduğunu yazıyor. Bu dükkanlarda çalışan bozacıların sayısı da 1100 civarındaymış. Bu bozaların en ünlüleri de Süleymaniye'nin yasemin bozası, Arnavut Kasım bozası, Unkapanı'nın Sinan ve Miho bozasıymış. Eh, ünlü bozacılar deyince de Vefa Bozacısı'ndan söz etmemek olmaz. 1876'da ilk imalathanesini kuran Sadık Efendi bozanın adını da imalathaneyi kurduğu semtin adından Vefa'dan almış. O zamanlar dut ağacından fıçılarda üretilirmiş boza.<br />
 <br />
Eskiden boza üzerine hindistancevizi, zencefil ve karanfil de serpilirmiş. Bozayı ilk kez Salsal Tatar adlı biri yapmış. Ama bozacıların Sarı Saltuk'u kendilerine pir olarak kabul ettiklerini yazarmış ünlü seyyah. Tekirdağ darısından muhallebi kıvamında süt renkli bir tür boza yapan ayrı bir esnaf takımından da söz ediyor Evliya Çelebi. Kırk dükkanda çalışan 105 kişiymişler. Ayasofya Çarşısı, Kadırga Limanı, At Meydanı, Aksaray bölgelerindeki kimi bozacıların dükkanlarında da alkol oranı yüksek bozalar yapılırmış.<br />
<br />
Bozanın ilk olarak İÖ IV'üncü yüzyılda Doğu Anadolu'da yapıldığı biliniyor. Orta Asya'nın bu sevilen içkisi Eski Roma ve Yunan'da da bilinirmiş. Osmanlılarda, özellikle kış aylarında konaklarda derin sohbetlere eşlik edermiş boza. En ünlüsü de Arnavut bozasıymış. Ama kimi bozahanelerde fazla mayalandırılmış ve içine afyon da karıştırılmış bozalar insanları sarhoş ettiği için özellikle IV. Murat ve IV. Mehmet dönemlerinde meyhanelerle birlikte kapatılıp yıktırılmışlar. 18'inci yüzyıl sonlarında, III. Selim döneminde ise bozahaneler tamamen ortadan yok olmuş, gitmiş.<br />
<br />
Günümüzde Türkiye'den başka Balkanlarda, Macaristan, İran ve Arap ülkelerinde yapımına devam ediliyor. Türkiye'de yapılanların alkol derecesi yüzde ikide kalırken, Kafkas Türkleri'nin içtiği bozadaki alkol oranı yüzde altılara kadar çıkıyor. Boza, içindeki yüksek oranda bulunan kuru maddeler nedeniyle besleyici, laktik asit nedeniyle hazmı kolaylaştırıcı, A, B1, B6, B12 ve C vitamini bakımından da oldukça zengin bir içecek ama çok da kalorili; 1 litresinde 1000 kalori var.<br />
<br />
Genellikle bozanın darıdan yapılanı yeğleniyor. Ama bulgur ve buğdaydan yapılanı da var. Darıdan boza yapmak için önce darı öğütülüyor ve kepeği alınıyor. Unu kavrulup, su ile pişirildikten sonra da elekten geçiriliyor. Mayalaşması için içine ya eskimiş boza katılıyor ya da ekmek mayası çıkın yapılıp içine bırakılıyor. İstenilen ekşilik elde edildiği zaman da şekerle tatlandırılıyor. En önemlisi de serin yerde saklanması.<br />
<br />
Aradan yıllar geçti. Hâlâ kış mevsimini çok seviyorum. Kar yağdığında yine dışarı çıkıp kar topu oynuyor, kardan adam yapıyorum ama bu kez çocuğumla. Kar yağdığındaki o sessizliği dinlemektense hiç vazgeçmedim. Babamın uzattığı bardaktan ilk yudumu aldığımda bozanın tadından hoşlanmadığımı anımsıyorum. Kimbilir belki de bozacıdan korktuğum içindi. Ama yine de bekçinin sesini de, bozacınınkini de özlüyorum.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kış Aylarının Özlenen İçeceği:Boza <br />
Yazan:Çağan Şanad<br />
<br />
Tam olarak kaç yaşlarımda olduğumu anımsamıyorum. Kış geldiğinde salonumuzun kapılarını kapatır, küçük odada odun sobasının başına toplaşırdık. Sıcacık odada cam kenarında oturmayı çok severdim. Kışı da. Karın yağmasını nasıl da heyecanla beklerdim. Yalnızca bahçeye çıkıp kardan adam yapacağım ya da arkadaşlarımla kar topu oynayacağım için değil, karın sessizliğini çok severdim. O sessizliği dinlemeyi... <br />
<br />
Geceleri karanlığın sükunetini bozan iki ses vardı. Birisi mahallemizden geçen bekçinin düdük sesi, ki o ses bana hep güven verirdi. Öteki ise beni çok ama çok korkuturdu; uzaklardan, derinden, karanlığın taa içinden gelirdi "Boozaaa..." diyerek. Korkumu yenmeye çalışarak camdan dışarı baktığımda sahibini göremediğim o kısık ses içimi ürpertirdi. Annemle babam canları isteyip de bozacıyı kapıya çağırdıklarında evin içinde saklanacak yer arardım. Çocukluk işte... Babamın tepsi içinde getirdiği içi boza dolu geniş tabanlı, ağzı dar, kalın cam şişe ve yanındaki küçük cam kasedeki sarı leblebiler hâlâ gözümün önünde. Buram buram tarçın kokusu da burnumda...<br />
<br />
<br />
Evliya Çelebi seyahatnamesinde 17'nci yüzyıl ortalarında İstanbul'da boza satan dükkanların sayısının 300'den fazla olduğunu yazıyor. Bu dükkanlarda çalışan bozacıların sayısı da 1100 civarındaymış. Bu bozaların en ünlüleri de Süleymaniye'nin yasemin bozası, Arnavut Kasım bozası, Unkapanı'nın Sinan ve Miho bozasıymış. Eh, ünlü bozacılar deyince de Vefa Bozacısı'ndan söz etmemek olmaz. 1876'da ilk imalathanesini kuran Sadık Efendi bozanın adını da imalathaneyi kurduğu semtin adından Vefa'dan almış. O zamanlar dut ağacından fıçılarda üretilirmiş boza.<br />
 <br />
Eskiden boza üzerine hindistancevizi, zencefil ve karanfil de serpilirmiş. Bozayı ilk kez Salsal Tatar adlı biri yapmış. Ama bozacıların Sarı Saltuk'u kendilerine pir olarak kabul ettiklerini yazarmış ünlü seyyah. Tekirdağ darısından muhallebi kıvamında süt renkli bir tür boza yapan ayrı bir esnaf takımından da söz ediyor Evliya Çelebi. Kırk dükkanda çalışan 105 kişiymişler. Ayasofya Çarşısı, Kadırga Limanı, At Meydanı, Aksaray bölgelerindeki kimi bozacıların dükkanlarında da alkol oranı yüksek bozalar yapılırmış.<br />
<br />
Bozanın ilk olarak İÖ IV'üncü yüzyılda Doğu Anadolu'da yapıldığı biliniyor. Orta Asya'nın bu sevilen içkisi Eski Roma ve Yunan'da da bilinirmiş. Osmanlılarda, özellikle kış aylarında konaklarda derin sohbetlere eşlik edermiş boza. En ünlüsü de Arnavut bozasıymış. Ama kimi bozahanelerde fazla mayalandırılmış ve içine afyon da karıştırılmış bozalar insanları sarhoş ettiği için özellikle IV. Murat ve IV. Mehmet dönemlerinde meyhanelerle birlikte kapatılıp yıktırılmışlar. 18'inci yüzyıl sonlarında, III. Selim döneminde ise bozahaneler tamamen ortadan yok olmuş, gitmiş.<br />
<br />
Günümüzde Türkiye'den başka Balkanlarda, Macaristan, İran ve Arap ülkelerinde yapımına devam ediliyor. Türkiye'de yapılanların alkol derecesi yüzde ikide kalırken, Kafkas Türkleri'nin içtiği bozadaki alkol oranı yüzde altılara kadar çıkıyor. Boza, içindeki yüksek oranda bulunan kuru maddeler nedeniyle besleyici, laktik asit nedeniyle hazmı kolaylaştırıcı, A, B1, B6, B12 ve C vitamini bakımından da oldukça zengin bir içecek ama çok da kalorili; 1 litresinde 1000 kalori var.<br />
<br />
Genellikle bozanın darıdan yapılanı yeğleniyor. Ama bulgur ve buğdaydan yapılanı da var. Darıdan boza yapmak için önce darı öğütülüyor ve kepeği alınıyor. Unu kavrulup, su ile pişirildikten sonra da elekten geçiriliyor. Mayalaşması için içine ya eskimiş boza katılıyor ya da ekmek mayası çıkın yapılıp içine bırakılıyor. İstenilen ekşilik elde edildiği zaman da şekerle tatlandırılıyor. En önemlisi de serin yerde saklanması.<br />
<br />
Aradan yıllar geçti. Hâlâ kış mevsimini çok seviyorum. Kar yağdığında yine dışarı çıkıp kar topu oynuyor, kardan adam yapıyorum ama bu kez çocuğumla. Kar yağdığındaki o sessizliği dinlemektense hiç vazgeçmedim. Babamın uzattığı bardaktan ilk yudumu aldığımda bozanın tadından hoşlanmadığımı anımsıyorum. Kimbilir belki de bozacıdan korktuğum içindi. Ama yine de bekçinin sesini de, bozacınınkini de özlüyorum.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dilopya:Gençlerin Ütopyası]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=407</link>
			<pubDate>Sun, 09 Nov 2008 07:44:00 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=407</guid>
			<description><![CDATA[Thomas More ve başyapıtı olan Ütopya&#8217;yı bilmeyeniniz yoktur sanırım...Bursa Anadolu Kız Lisesi Dil R Sınıfı öğrencileri(16 kişi)-ki kızım da bunların içindedir- Felsefe Dersi için aynı tarzda bir çalışma hazırladılar.Hoşuma giden bu çalışmayı onların izniyle sizlerle paylaşmak istiyorum. 17 yaşlarında ve ülke sorunlarına da son derece duyarlı olduklarını eklemek isterim:)<br />
<br />
<br />
YÖNETİM<br />
<br />
Dilopya Devleti,demokrasi ilkelerine dayalı bir yönetim biçimine sahiptir.Bu yönetim biçimi dilokrasidir.Dilokrasinin şartı,meclise girenlerin en az 3 dil bilmesi ve yüksek öğrenim mezunu olmalarıdır.Dilokraside, milli egemenlik-vatan-millet kavramlarından temel alır,bu üç öğeden hiçbirinin kopmaması için uğraşılır.<br />
<br />
Dilopya Devleti kuzey,güney,doğu ve batı olmak üzere dört ayrı bölgeden oluşur.Her bölgenin kendine ait bir meclisi ve ordusu bulunmaktadır.Her meclis 200 kişiden oluşur. Her mecliste bir meclis başkanı ve bu başkanın seçtiği 50 kişiden oluşan özel bir grup vardır. Bu gruplar her 4 ayda bir başkentteki Büyük Meclis'te toplanır. Devlet başkanının önderliğinde toplanan bu mecliste yapılan işler değerlendirilir ve yapılması gereken şeyler hakkında tartışılır,planlar yapılır,kararlar alınır.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nin başında bir devlet başkanı bulunmaktadır.Devletin başkanı aynı zamanda orduların da başkanıdır. Başkan,tüm ülke çapında büyük bir seçimle seçilir. Başkanın görevleri arasında savaş ve barışı ilan etmek,(olası bir savaşta) orduları komuta etmek,meclis başkanlarını ve grupları Büyük Meclis'te toplamak,bakanlık atamalarını yapmak,vb. gibi görevler vardır.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde çok partili yönetim vardır.25 kişi bir araya gelip bir parti kurabilir.Partiler kapatılmaz ve partilere(ülke bütünlüğüne zarar vermedikleri sürece) karışılmaz.Hatta devlet,partilerin yaygınlaşması ve fikirlerini özgürce savunabilmeleri için teşvik ve yardımlarda bulunur.<br />
<br />
Bu devlette yasamayı Büyük Meclis,yürütmeyi Devlet Başkanı yaparken, yargı görevini bağımsız mahkemeler yapar. Meclisi ve devlet başkanını denetleyen Anayasa Mahkemesi, herhangi bir yanlışlık veya sorunda duruma el koyar. Yargı önünde herkes eşittir,asla ayrım yapılmaz. Dokunulmazlık hakkı yoktur. Devletteki her bireyin bir avukatı vardır. Adaletten ödün verilmez. Herhangi bir davada başvuru üzerine temyize gidilebilir.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde Devletle İlgili İşler ve Halkla İlgili İşler adında iki büyük bakanlık bulunmaktadır. Devletle İlgili İşler Bakanlığı'nda milli güvenlik,siyaset,içişleri,dışişleri,milli eğitim,çalışma,..gibi bakanlıklar bulunmaktadır. Halkla İlgili İşler Bakanlığı'ndaysa<br />
turizm,kültür,sanat,aile,çocuk eğitimi ve bilinçlendirme... gibi  bakanlıklar bulunmaktadır. Tüm bu bakanlıkların en üst kadrosunu devlet başkanı atar.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde yazılı bir anayasa bulunmaktadır. Bu anayasa halk tarafından oluşturulmuş, insanların hak ve özgürlüklerini yasalarla güvence altına almıştır.25 maddeliktir. İstenirse anayasada değişiklik ancak referandum yoluyla yaptırılabilir.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde seçme ve seçilme hakkı herkese tanınır,fakat belli bir şartı vardır: Seçimlere katılabilmek için kişinin en az 3 dil bilmesi ve yüksek öğrenimini bitirmesi zorunludur. Genel seçimler 5 yılda bir, belediye seçimleri 4 yılda bir yapılır.<br />
<br />
<br />
TOPLUMSAL HAYAT<br />
<br />
Dilopya Devleti toplumunu oluşturan insanlar rengarenktir.Tenlerinin rengi değil, kalplerinin rengi dikkate alınır.Eşitlik her yerdedir.Cuma akşam yemekleri her yerleşim yerinde bulunan  ve Büyük Konak denilen  uçsuz bucaksız,içine herkesi alabilen yerde hep birlikte yenir.Yaşlısı genci,zengini fakiri,toplumun bütün bireyleri orda olmak zorundadır.Herkes büyük bir dikkatle dinlenir,saygı duyulur.Ayrıca cuma günleri "kültür günü"dür.Cuma sabahları herkes kendi semtindeki kütüphanede kitap okur ve o gün öğleden sonra sinemaya ya da tiyatroya gitmek zorunludur.Bunların yapılmaması sonucunda yüksek miktarda para cezası kesilir.<br />
<br />
 Evlenmeden önce;evlenmek isteyen  çiftler,her yerleşim bölgesinde kurulu bulunan izdivaç okullarında üç aylık eğitimden geçmek zorundadırlar.Burada aile yaşamı ve iletişim,çocuk bakımı,ev işlerindeki paylaşım,tasarruf ve bütçe yönetimi,zor zamanları atlatabilme...gibi konularda çiftlere uygulamalı eğitim verilir. Ayrıca bu 3 aylık eğitimin sonunda kimliğini gizleyip çiftlerin arasına karışan yanılmaz aşkölçer gözlemcileri, çiftlerin birbirini sevip sevmediğini o eşsiz yetenekleriyle belirler.Böylece boşanma oranları azalmış olur ve sağlam bir ailenin temelleri atılmış olur.Çocuk sayısı ailenin gelirine göre belirlenir ancak en fazla 5 çocuk yapılabilir.<br />
<br />
İnsanların günlük uyku saatleri 6,çalışma saatleri 8,kültürel aktiviteler için ayrılan vakit 3 saat olarak belirlenmiştir kalan zamanlar isteğe bağlı olarak değerlendirilebilir.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde bütçe en çok  eğitime ayrılmıştır.Özel okul diye bir şey yoktur ve okullar çocukları geliştirebilecek her türlü araç ve gereçle donatılır.Daha 3-4 yaşlarındayken çocukların önüne her meslekten bir nesne getirilir örneğin;balıkçılık için misina,öğretmenlik için kalem-defter,avcılık için çakı... gibi ve onlara seçtirilir böylece küçük yaştan itibaren çocuklar sevdikleri meslek yönünde eğitilmeye başlarlar.Herkes ilgi duyduğu alana yönelir ve bu konuda uzmanlaştırılır.Eğitimin ciddiyeti küçüklükten beri onlara aşılanmıştır.Herkes başarıyla mezun olur ve iş hayatına atılır.Böylece sağlam ekonomi ve sağlam toplumun temelleri atılır.<br />
<br />
&#8226;	Hergün saat 12:00-13:00 arası dinlenme ve uyku saatidir.Böylece insanları verimi arttırılmış olur.<br />
<br />
&#8226;	Her evde iki tuvalet bulunur ve Çamaşır makineleri (evde de olabilir)halka açık yerlerde de bulunmaktadır.<br />
<br />
&#8226;	Her okulda ayda bir kere sınıflar arası yemek yapma yarışması olur ve bu Ülke Turnuvasına kadar gidip her sene en güzel seçilen yemek, milli yemek olur.<br />
<br />
&#8226;	Hakları çiğnenen bir vatandaşa geçici bir süreliğine kimsede bulunmayan bir hak tanınır.<br />
<br />
&#8226;	Herkesin banka hesabı vardır,ancak kimsenin elinde nakit para yoktur. Herkesin parmak izi hesabı vardır.Bir alışverişe gidildiğinde parmak iziyle alışveriş yapılır.<br />
<br />
Ulaşım,yer altında mükemmel bir bir metro ağıyla yapılır ve ülkenin her yerine ulaşır; o da parmak iziyle çalışır.. Şahıslara ait arabalar yer üstünde, güneş ve su enerjisiyle çalışır.Gerekli kalmadıkça kullanılmaz.<br />
<br />
&#8226;	Okula gidemeyen öğrenci, wireless communicate system sayesinde sınıfa canlı bağlanabilir ama sadece geçerli sebeplerde.<br />
	<br />
&#8226;	İnsanlar msn de  :D huha   gibi ifadeler yerine, direkt yüzlerini bunlarla aynı şekle sokup karşısındakine gösterecek bir teknolojiye sahiptirler.<br />
<br />
&#8226;	Hayatı yönlendiren şarkılar diye bir radyo kanalı vardır.Çıkmazda olan ya da morali bozuk olan biri radyoyu açıp, kendisine bir şarkı çaldırıp  kendini iyi hissedebilir böylece sorunu çözmeye yönelik bir adım atılır.<br />
<br />
&#8226;	Her şarkıcı, dünyadaki biri için bir şarkı yapar.<br />
<br />
&#8226;	Her ay insanlara bedava check-up yapılır-eğer bir sağlık sorunu varsa parmak iziyle birlikte o sorun hemen halledilir. Böylece ülkenin sağlık durumu ve yaş ortalaması da yüksektir.<br />
<br />
&#8226;	Sağlığı yerinde olan herkesin kan vermesi zorunludur.<br />
<br />
&#8226;	Her hastalığın bir hastanesi vardır. Böylece her doktor kendi alanında bir hastanede çalışabilir ve hastalara kendi hastalıkları üzerinde daha iyi bir tedavi uygulanır.<br />
<br />
&#8226;	Toplu olarak yaşanılan her yerde (İşyeri,apartman...) bir ibadethane vardır.<br />
<br />
&#8226;	Her meslekte uzmanlaşma vardır ama, insanlar genel kültürlerini sürekli arttırırlar.<br />
<br />
&#8226;	İnanç özgürlüğü vardır.<br />
<br />
&#8226;	Her dinin ruhani liderleri iki ayda bir toplantı yapıp aradaki gerginlikleri ve sorunları çözmek için adımlar atarlar.<br />
<br />
&#8226;	Aynı meslekte göreve başlayan herkesin başlangıçta maaşları aynıdır.Bilgi ve kültür düzeylerine göre sonradan aldıkları maaşlar yükselir.<br />
<br />
 &#8226;	Her mesleğin bir bürosu vardır,meslekteki sorunlar ile meslektaşların sıkıntıları,ödül ve ceza uygulamaları ...gibi işler burada halledilir.<br />
<br />
&#8226;	Her meslek grubundan  başarılı olan 10 kişi kısa bir süreliğine konuşabildiği dillerin ülkesine gönderilir ve her ay bu 10 kişi sürekli değişir. Ayrıca ülke genelinde mesleğinde çok başarılı olan 50 kişiye de yıl sonunda  bir vize verilir,bu vizeyle mesleki bilgi ve görgüsünü arttırmak için 1 yıl boyunca her yere gidilebilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Thomas More ve başyapıtı olan Ütopya&#8217;yı bilmeyeniniz yoktur sanırım...Bursa Anadolu Kız Lisesi Dil R Sınıfı öğrencileri(16 kişi)-ki kızım da bunların içindedir- Felsefe Dersi için aynı tarzda bir çalışma hazırladılar.Hoşuma giden bu çalışmayı onların izniyle sizlerle paylaşmak istiyorum. 17 yaşlarında ve ülke sorunlarına da son derece duyarlı olduklarını eklemek isterim:)<br />
<br />
<br />
YÖNETİM<br />
<br />
Dilopya Devleti,demokrasi ilkelerine dayalı bir yönetim biçimine sahiptir.Bu yönetim biçimi dilokrasidir.Dilokrasinin şartı,meclise girenlerin en az 3 dil bilmesi ve yüksek öğrenim mezunu olmalarıdır.Dilokraside, milli egemenlik-vatan-millet kavramlarından temel alır,bu üç öğeden hiçbirinin kopmaması için uğraşılır.<br />
<br />
Dilopya Devleti kuzey,güney,doğu ve batı olmak üzere dört ayrı bölgeden oluşur.Her bölgenin kendine ait bir meclisi ve ordusu bulunmaktadır.Her meclis 200 kişiden oluşur. Her mecliste bir meclis başkanı ve bu başkanın seçtiği 50 kişiden oluşan özel bir grup vardır. Bu gruplar her 4 ayda bir başkentteki Büyük Meclis'te toplanır. Devlet başkanının önderliğinde toplanan bu mecliste yapılan işler değerlendirilir ve yapılması gereken şeyler hakkında tartışılır,planlar yapılır,kararlar alınır.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nin başında bir devlet başkanı bulunmaktadır.Devletin başkanı aynı zamanda orduların da başkanıdır. Başkan,tüm ülke çapında büyük bir seçimle seçilir. Başkanın görevleri arasında savaş ve barışı ilan etmek,(olası bir savaşta) orduları komuta etmek,meclis başkanlarını ve grupları Büyük Meclis'te toplamak,bakanlık atamalarını yapmak,vb. gibi görevler vardır.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde çok partili yönetim vardır.25 kişi bir araya gelip bir parti kurabilir.Partiler kapatılmaz ve partilere(ülke bütünlüğüne zarar vermedikleri sürece) karışılmaz.Hatta devlet,partilerin yaygınlaşması ve fikirlerini özgürce savunabilmeleri için teşvik ve yardımlarda bulunur.<br />
<br />
Bu devlette yasamayı Büyük Meclis,yürütmeyi Devlet Başkanı yaparken, yargı görevini bağımsız mahkemeler yapar. Meclisi ve devlet başkanını denetleyen Anayasa Mahkemesi, herhangi bir yanlışlık veya sorunda duruma el koyar. Yargı önünde herkes eşittir,asla ayrım yapılmaz. Dokunulmazlık hakkı yoktur. Devletteki her bireyin bir avukatı vardır. Adaletten ödün verilmez. Herhangi bir davada başvuru üzerine temyize gidilebilir.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde Devletle İlgili İşler ve Halkla İlgili İşler adında iki büyük bakanlık bulunmaktadır. Devletle İlgili İşler Bakanlığı'nda milli güvenlik,siyaset,içişleri,dışişleri,milli eğitim,çalışma,..gibi bakanlıklar bulunmaktadır. Halkla İlgili İşler Bakanlığı'ndaysa<br />
turizm,kültür,sanat,aile,çocuk eğitimi ve bilinçlendirme... gibi  bakanlıklar bulunmaktadır. Tüm bu bakanlıkların en üst kadrosunu devlet başkanı atar.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde yazılı bir anayasa bulunmaktadır. Bu anayasa halk tarafından oluşturulmuş, insanların hak ve özgürlüklerini yasalarla güvence altına almıştır.25 maddeliktir. İstenirse anayasada değişiklik ancak referandum yoluyla yaptırılabilir.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde seçme ve seçilme hakkı herkese tanınır,fakat belli bir şartı vardır: Seçimlere katılabilmek için kişinin en az 3 dil bilmesi ve yüksek öğrenimini bitirmesi zorunludur. Genel seçimler 5 yılda bir, belediye seçimleri 4 yılda bir yapılır.<br />
<br />
<br />
TOPLUMSAL HAYAT<br />
<br />
Dilopya Devleti toplumunu oluşturan insanlar rengarenktir.Tenlerinin rengi değil, kalplerinin rengi dikkate alınır.Eşitlik her yerdedir.Cuma akşam yemekleri her yerleşim yerinde bulunan  ve Büyük Konak denilen  uçsuz bucaksız,içine herkesi alabilen yerde hep birlikte yenir.Yaşlısı genci,zengini fakiri,toplumun bütün bireyleri orda olmak zorundadır.Herkes büyük bir dikkatle dinlenir,saygı duyulur.Ayrıca cuma günleri "kültür günü"dür.Cuma sabahları herkes kendi semtindeki kütüphanede kitap okur ve o gün öğleden sonra sinemaya ya da tiyatroya gitmek zorunludur.Bunların yapılmaması sonucunda yüksek miktarda para cezası kesilir.<br />
<br />
 Evlenmeden önce;evlenmek isteyen  çiftler,her yerleşim bölgesinde kurulu bulunan izdivaç okullarında üç aylık eğitimden geçmek zorundadırlar.Burada aile yaşamı ve iletişim,çocuk bakımı,ev işlerindeki paylaşım,tasarruf ve bütçe yönetimi,zor zamanları atlatabilme...gibi konularda çiftlere uygulamalı eğitim verilir. Ayrıca bu 3 aylık eğitimin sonunda kimliğini gizleyip çiftlerin arasına karışan yanılmaz aşkölçer gözlemcileri, çiftlerin birbirini sevip sevmediğini o eşsiz yetenekleriyle belirler.Böylece boşanma oranları azalmış olur ve sağlam bir ailenin temelleri atılmış olur.Çocuk sayısı ailenin gelirine göre belirlenir ancak en fazla 5 çocuk yapılabilir.<br />
<br />
İnsanların günlük uyku saatleri 6,çalışma saatleri 8,kültürel aktiviteler için ayrılan vakit 3 saat olarak belirlenmiştir kalan zamanlar isteğe bağlı olarak değerlendirilebilir.<br />
<br />
Dilopya Devleti'nde bütçe en çok  eğitime ayrılmıştır.Özel okul diye bir şey yoktur ve okullar çocukları geliştirebilecek her türlü araç ve gereçle donatılır.Daha 3-4 yaşlarındayken çocukların önüne her meslekten bir nesne getirilir örneğin;balıkçılık için misina,öğretmenlik için kalem-defter,avcılık için çakı... gibi ve onlara seçtirilir böylece küçük yaştan itibaren çocuklar sevdikleri meslek yönünde eğitilmeye başlarlar.Herkes ilgi duyduğu alana yönelir ve bu konuda uzmanlaştırılır.Eğitimin ciddiyeti küçüklükten beri onlara aşılanmıştır.Herkes başarıyla mezun olur ve iş hayatına atılır.Böylece sağlam ekonomi ve sağlam toplumun temelleri atılır.<br />
<br />
&#8226;	Hergün saat 12:00-13:00 arası dinlenme ve uyku saatidir.Böylece insanları verimi arttırılmış olur.<br />
<br />
&#8226;	Her evde iki tuvalet bulunur ve Çamaşır makineleri (evde de olabilir)halka açık yerlerde de bulunmaktadır.<br />
<br />
&#8226;	Her okulda ayda bir kere sınıflar arası yemek yapma yarışması olur ve bu Ülke Turnuvasına kadar gidip her sene en güzel seçilen yemek, milli yemek olur.<br />
<br />
&#8226;	Hakları çiğnenen bir vatandaşa geçici bir süreliğine kimsede bulunmayan bir hak tanınır.<br />
<br />
&#8226;	Herkesin banka hesabı vardır,ancak kimsenin elinde nakit para yoktur. Herkesin parmak izi hesabı vardır.Bir alışverişe gidildiğinde parmak iziyle alışveriş yapılır.<br />
<br />
Ulaşım,yer altında mükemmel bir bir metro ağıyla yapılır ve ülkenin her yerine ulaşır; o da parmak iziyle çalışır.. Şahıslara ait arabalar yer üstünde, güneş ve su enerjisiyle çalışır.Gerekli kalmadıkça kullanılmaz.<br />
<br />
&#8226;	Okula gidemeyen öğrenci, wireless communicate system sayesinde sınıfa canlı bağlanabilir ama sadece geçerli sebeplerde.<br />
	<br />
&#8226;	İnsanlar msn de  :D huha   gibi ifadeler yerine, direkt yüzlerini bunlarla aynı şekle sokup karşısındakine gösterecek bir teknolojiye sahiptirler.<br />
<br />
&#8226;	Hayatı yönlendiren şarkılar diye bir radyo kanalı vardır.Çıkmazda olan ya da morali bozuk olan biri radyoyu açıp, kendisine bir şarkı çaldırıp  kendini iyi hissedebilir böylece sorunu çözmeye yönelik bir adım atılır.<br />
<br />
&#8226;	Her şarkıcı, dünyadaki biri için bir şarkı yapar.<br />
<br />
&#8226;	Her ay insanlara bedava check-up yapılır-eğer bir sağlık sorunu varsa parmak iziyle birlikte o sorun hemen halledilir. Böylece ülkenin sağlık durumu ve yaş ortalaması da yüksektir.<br />
<br />
&#8226;	Sağlığı yerinde olan herkesin kan vermesi zorunludur.<br />
<br />
&#8226;	Her hastalığın bir hastanesi vardır. Böylece her doktor kendi alanında bir hastanede çalışabilir ve hastalara kendi hastalıkları üzerinde daha iyi bir tedavi uygulanır.<br />
<br />
&#8226;	Toplu olarak yaşanılan her yerde (İşyeri,apartman...) bir ibadethane vardır.<br />
<br />
&#8226;	Her meslekte uzmanlaşma vardır ama, insanlar genel kültürlerini sürekli arttırırlar.<br />
<br />
&#8226;	İnanç özgürlüğü vardır.<br />
<br />
&#8226;	Her dinin ruhani liderleri iki ayda bir toplantı yapıp aradaki gerginlikleri ve sorunları çözmek için adımlar atarlar.<br />
<br />
&#8226;	Aynı meslekte göreve başlayan herkesin başlangıçta maaşları aynıdır.Bilgi ve kültür düzeylerine göre sonradan aldıkları maaşlar yükselir.<br />
<br />
 &#8226;	Her mesleğin bir bürosu vardır,meslekteki sorunlar ile meslektaşların sıkıntıları,ödül ve ceza uygulamaları ...gibi işler burada halledilir.<br />
<br />
&#8226;	Her meslek grubundan  başarılı olan 10 kişi kısa bir süreliğine konuşabildiği dillerin ülkesine gönderilir ve her ay bu 10 kişi sürekli değişir. Ayrıca ülke genelinde mesleğinde çok başarılı olan 50 kişiye de yıl sonunda  bir vize verilir,bu vizeyle mesleki bilgi ve görgüsünü arttırmak için 1 yıl boyunca her yere gidilebilir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anıtkabir'in Barış Parkı]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=406</link>
			<pubDate>Sun, 09 Nov 2008 06:53:11 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=406</guid>
			<description><![CDATA[Anıtkabir'in Barış Parkı  <br />
Anıtkabir; Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla oluşturulan Barış Parkı içinde yükselmektedir .<br />
Afganistan, ABD, Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Irak, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Kıbrıs, Mısır, Norveç, Portekiz, Yugoslavya ve Yunanistan'dan çeşitli ağaç ve fidanlar getirilmiştir. Bugün Barış Parkı'nda 104 ayrı türden yaklaşık 48500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır .<br />
<br />
alinti, kaynak: http://www.icmimarlik.org/viewtopic.php?...cb922520d4<br />
<br />
Barış Parkı'na ağaç armağan eden ülkeler ve armağan ettikleri ağaçlar şunlardır: <br />
<br />
 *Afganistan: 15 Akkavak, 10 Nesteren Gül, 12 Çitlembik <br />
<br />
*A.B.D.: 310 Mavi Ladin, 100 Mavi Selvi, 100 Sedir <br />
<br />
 *Avusturya: 55 Dağ Çamı<br />
<br />
 * Almanya: 25 Bataklık Meşesi, 10 Huş, 15 Ihlamur, 5 Atlas Sediri,<br />
 5 Yalancı Selvi, 8 Pinus Sabiniana, 17 Erik, 5 Yatık Ardıç, 200 Gül<br />
<br />
 *Belçika: 10 Kotoneaster, 13 Şimşir, 12 Top Mazı, 12 Yatık Ardıç, 12 Sedir, 12 Akçaağaç, 12 Porsuk, 12 Göknar, 12 Sarıçam<br />
<br />
 *Danimarka: 20 Kayın<br />
<br />
 *Finlandiya: 275 Huş<br />
<br />
 *Fransa: 10 Kızılağaç, 10 Sarıçam, 10 Sahil Çamı, 10 Fıstık Çamı, 10 Avrupa Melezi, 10 Göknar, 10 Kayın, 10 Avrupa Ladini<br />
<br />
 *Çin: Bir miktar Armand Çamı ile Çin Göknarı tohumu<br />
<br />
 *Hindistan: 289 Sahil Çamı <br />
<br />
*Irak: 20 Musul Fıstığı<br />
<br />
 *İngiltere: 50 Kiraz, 50 Porsuk, 100 Karaçam, 50 Meşe<br />
<br />
 *İspanya: 1 Karaağaç, 1 Selvi, 4 Sahil Çamı, 1 Dişbudak, 2 Kestane, 3 Ardıç, 1 Ceviz, 1 Meşe<br />
<br />
 *İsrail: 30 Sahil Çamı <br />
<br />
*İtalya: 5 Karayemiş, 5 Mezarlık Selvisi, 8 Fıstık Çamı, 10 Mavi Selvi,<br />
 5 Karaçam, 7 Sedir<br />
<br />
 *Japonya: 35 Kiraz<br />
<br />
 *Kanada: 30 Akçaağaç<br />
<br />
 *Kıbrıs: 5 Çam<br />
<br />
 *Mısır: 8 Akkavak, 6 Katalpa, 6 Gladiçya, 6 Akasya, 6 Salkım Akasya&#8226; <br />
<br />
Kaynak:Bütün Dünya Dergisi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Anıtkabir'in Barış Parkı  <br />
Anıtkabir; Atatürk'ün "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla oluşturulan Barış Parkı içinde yükselmektedir .<br />
Afganistan, ABD, Almanya, Avusturya, Belçika, Çin, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Irak, İngiltere, İspanya, İsrail, İsveç, İtalya, Japonya, Kanada, Kıbrıs, Mısır, Norveç, Portekiz, Yugoslavya ve Yunanistan'dan çeşitli ağaç ve fidanlar getirilmiştir. Bugün Barış Parkı'nda 104 ayrı türden yaklaşık 48500 adet süs ağacı, ağaççık ve süs bitkisi bulunmaktadır .<br />
<br />
alinti, kaynak: http://www.icmimarlik.org/viewtopic.php?...cb922520d4<br />
<br />
Barış Parkı'na ağaç armağan eden ülkeler ve armağan ettikleri ağaçlar şunlardır: <br />
<br />
 *Afganistan: 15 Akkavak, 10 Nesteren Gül, 12 Çitlembik <br />
<br />
*A.B.D.: 310 Mavi Ladin, 100 Mavi Selvi, 100 Sedir <br />
<br />
 *Avusturya: 55 Dağ Çamı<br />
<br />
 * Almanya: 25 Bataklık Meşesi, 10 Huş, 15 Ihlamur, 5 Atlas Sediri,<br />
 5 Yalancı Selvi, 8 Pinus Sabiniana, 17 Erik, 5 Yatık Ardıç, 200 Gül<br />
<br />
 *Belçika: 10 Kotoneaster, 13 Şimşir, 12 Top Mazı, 12 Yatık Ardıç, 12 Sedir, 12 Akçaağaç, 12 Porsuk, 12 Göknar, 12 Sarıçam<br />
<br />
 *Danimarka: 20 Kayın<br />
<br />
 *Finlandiya: 275 Huş<br />
<br />
 *Fransa: 10 Kızılağaç, 10 Sarıçam, 10 Sahil Çamı, 10 Fıstık Çamı, 10 Avrupa Melezi, 10 Göknar, 10 Kayın, 10 Avrupa Ladini<br />
<br />
 *Çin: Bir miktar Armand Çamı ile Çin Göknarı tohumu<br />
<br />
 *Hindistan: 289 Sahil Çamı <br />
<br />
*Irak: 20 Musul Fıstığı<br />
<br />
 *İngiltere: 50 Kiraz, 50 Porsuk, 100 Karaçam, 50 Meşe<br />
<br />
 *İspanya: 1 Karaağaç, 1 Selvi, 4 Sahil Çamı, 1 Dişbudak, 2 Kestane, 3 Ardıç, 1 Ceviz, 1 Meşe<br />
<br />
 *İsrail: 30 Sahil Çamı <br />
<br />
*İtalya: 5 Karayemiş, 5 Mezarlık Selvisi, 8 Fıstık Çamı, 10 Mavi Selvi,<br />
 5 Karaçam, 7 Sedir<br />
<br />
 *Japonya: 35 Kiraz<br />
<br />
 *Kanada: 30 Akçaağaç<br />
<br />
 *Kıbrıs: 5 Çam<br />
<br />
 *Mısır: 8 Akkavak, 6 Katalpa, 6 Gladiçya, 6 Akasya, 6 Salkım Akasya&#8226; <br />
<br />
Kaynak:Bütün Dünya Dergisi]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anılarla Atatürk]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=405</link>
			<pubDate>Sun, 09 Nov 2008 06:26:41 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=405</guid>
			<description><![CDATA[&#8220;Ben İnsan Değil miyim?"<br />
<br />
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek. Ve Latife'yi.<br />
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.<br />
Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyrederken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.<br />
&#8220;&#8217;Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.<br />
İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: 'Anamız öldü paşam!' diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, 'Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah demez mi?' 'Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?'"<br />
<br />
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.<br />
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:<br />
"Emret Paşam".<br />
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:<br />
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"<br />
"Uyku tutturamadım da Paşam"<br />
"Annemden bir haber var mı?"<br />
"Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."<br />
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."<br />
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:<br />
"Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah." <br />
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor. <br />
"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana bir şeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!.."<br />
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:<br />
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!" <br />
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı. <br />
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor." <br />
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.<br />
"Millet sağ olsun." <br />
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş "Ağlama paşam" diye yalvardı. <br />
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulurum. Benim için ikisi bir."<br />
İşte ben bunun için:<br />
'Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini' diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.Bir dehanın annesine!&#8226;<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
&#8220;Bağrı Yanık Bülbül&#8221;<br />
<br />
Yıl 1925. Bu senenin en mühim olayı, Mustafa Kemal'in milletimizin başındaki fesi atıp şapka giydirmesi ve kıyafeti medeniyet aleminin kıyafetine benzetmesi oldu. En üzücü olay da Latife Hanım'dan ayrılması. Bu ayrılmanın onu çok üzdüğü, fakat bunu kimseye hissettirmemeye çalıştığı biliniyordu. Odasında gramofonuna "Bağrı yanık bülbüle döndüm" türküsünü çaldırarak ağladığını duymuştuk.<br />
<br />
<br />
&#8220;Gök Kubbe Başıma Yıkılsın&#8221;<br />
<br />
Kocatepe'de gün doğumu. Sonsuz bir sessizlik ve bekleyiş. Mustafa Kemal bir taşın üstünde oturuyor. Arkasında, ayakta Kolordu Komutanı Bekir Sami, Feyzi ve İsmet Paşalar. Mustafa Kemal konuşmuyor, düşünüyor.<br />
Birden gökleri yaran, sessizliği paramparça eden topçu barajı ateşi başlıyor. Kocatepe ara ara ışığa boğuluyor.<br />
Sonra Mustafa Kemal ayağa kalkıyor, dediklerini kimse işitmiyormuş gibi sesleniyor.<br />
"Rabbim! Yunanlıların kazandığını gösterme bana. Onlar kazanacaksa şu gök kubbe benim başına yıkılsın, daha iyi. Anacağım bize dua et!"<br />
Ve gözlerinde pırıl pırıl gözyaşı taneleri...&#8226;<br />
<br />
&#8220;İğde Ağacı&#8221;<br />
<br />
Bin dokuzyüz yirmiikilerin Ankarası. Mustafa Kemal büyük özveriyle çalışıyor. Her sabah Çankaya Köşkü'nden çıkıp Büyük Millet Meclisi'ne giderken o yolda sadece tek bir iğde ağacı var. Bir tek!<br />
Mustafa Kemal o ağacın önünden geçerken her sabah... Ve dönüşte hemen hemen her akşam... Yanında kim varsa ona, ne konuşuyorlarsa sözü kesip; <br />
"Bak," diyor "bak bu benim iğde ağacım!"<br />
Sonra bir gün, gene beraber olduğu bir dostuna ağacı göstermek için otomobilin penceresine uzandığında Mustafa Kemal gözlerine inanamıyor. Çünkü iğde ağacı yerinde yok.<br />
Hemen otomobili durdurup iniyor yol üstünde çalışan işçilere doğru hızla yürüyor ve "Çocuklar" diyor. "Buradaki ağaca ne yaptınız?"<br />
İşçilerden biri,<br />
"Kestik efendim" diyor. "Yolu genişletmek için. Mühendis beyler emretti."<br />
Mustafa Kemal hüzünlü bir yüzle arabasına dönüyor, yüzünü elleriyle kapatıyor ve çocuklar gibi içtenlikle ağlıyor.<br />
"Ama o benim ağacımdı..."<br />
<br />
Biz bu ibretli ve hikmetli olayı (eskiler böyle söylerdi) bir 10 Kasım günü televizyonda anlattırmak istedik ve olayı programımız içine aldık. Programımızın metni her zaman yapıldığı gibi gitti.<br />
Bize geri geldiği zaman hepimiz hayretler içinde kaldık. Çünkü iğde ağacının o görkemli hikayesi kocaman bir çarpı işaretiyle gösteriden kaldırılıyordu. Sayfanın altına bu kaldırmanın nedeni iki sözcükle yazılmıştı: <br />
"Mustafa Kemaller ağlamaz!"<br />
Neden ki?<br />
Onun sık sık kendine sorduğu bir soruyu bu kez biz birbirimize soruyorduk.<br />
"Ama o bir insan değil mi?"&#8226;<br />
<br />
&#8226;Nezihe Araz - Bütün Dünya dergisinde yayınlanmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[&#8220;Ben İnsan Değil miyim?"<br />
<br />
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal'in özel treni Eskişehir'e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu'sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir'e gidip annesini görecek. Ve Latife'yi.<br />
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal'in ve bir türlü uyku tutturamıyor.<br />
Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyrederken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.<br />
&#8220;&#8217;Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.<br />
İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: 'Anamız öldü paşam!' diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, 'Paşam sen sağ ol' desem 'Eyvah demez mi?' 'Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?'"<br />
<br />
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.<br />
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:<br />
"Emret Paşam".<br />
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:<br />
"Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?"<br />
"Uyku tutturamadım da Paşam"<br />
"Annemden bir haber var mı?"<br />
"Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar."<br />
"Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım."<br />
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:<br />
"Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah." <br />
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor. <br />
"Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana bir şeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!.."<br />
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:<br />
"Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!" <br />
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı. <br />
"Ver onu" dedi. "Paşamız bekliyor." <br />
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: "Sen sağol paşam" dedi.<br />
"Millet sağ olsun." <br />
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş "Ağlama paşam" diye yalvardı. <br />
"Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da teselli bulurum. Benim için ikisi bir."<br />
İşte ben bunun için:<br />
'Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini' diye cevap vermedim mi Namık Kemal'e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.Bir dehanın annesine!&#8226;<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
&#8220;Bağrı Yanık Bülbül&#8221;<br />
<br />
Yıl 1925. Bu senenin en mühim olayı, Mustafa Kemal'in milletimizin başındaki fesi atıp şapka giydirmesi ve kıyafeti medeniyet aleminin kıyafetine benzetmesi oldu. En üzücü olay da Latife Hanım'dan ayrılması. Bu ayrılmanın onu çok üzdüğü, fakat bunu kimseye hissettirmemeye çalıştığı biliniyordu. Odasında gramofonuna "Bağrı yanık bülbüle döndüm" türküsünü çaldırarak ağladığını duymuştuk.<br />
<br />
<br />
&#8220;Gök Kubbe Başıma Yıkılsın&#8221;<br />
<br />
Kocatepe'de gün doğumu. Sonsuz bir sessizlik ve bekleyiş. Mustafa Kemal bir taşın üstünde oturuyor. Arkasında, ayakta Kolordu Komutanı Bekir Sami, Feyzi ve İsmet Paşalar. Mustafa Kemal konuşmuyor, düşünüyor.<br />
Birden gökleri yaran, sessizliği paramparça eden topçu barajı ateşi başlıyor. Kocatepe ara ara ışığa boğuluyor.<br />
Sonra Mustafa Kemal ayağa kalkıyor, dediklerini kimse işitmiyormuş gibi sesleniyor.<br />
"Rabbim! Yunanlıların kazandığını gösterme bana. Onlar kazanacaksa şu gök kubbe benim başına yıkılsın, daha iyi. Anacağım bize dua et!"<br />
Ve gözlerinde pırıl pırıl gözyaşı taneleri...&#8226;<br />
<br />
&#8220;İğde Ağacı&#8221;<br />
<br />
Bin dokuzyüz yirmiikilerin Ankarası. Mustafa Kemal büyük özveriyle çalışıyor. Her sabah Çankaya Köşkü'nden çıkıp Büyük Millet Meclisi'ne giderken o yolda sadece tek bir iğde ağacı var. Bir tek!<br />
Mustafa Kemal o ağacın önünden geçerken her sabah... Ve dönüşte hemen hemen her akşam... Yanında kim varsa ona, ne konuşuyorlarsa sözü kesip; <br />
"Bak," diyor "bak bu benim iğde ağacım!"<br />
Sonra bir gün, gene beraber olduğu bir dostuna ağacı göstermek için otomobilin penceresine uzandığında Mustafa Kemal gözlerine inanamıyor. Çünkü iğde ağacı yerinde yok.<br />
Hemen otomobili durdurup iniyor yol üstünde çalışan işçilere doğru hızla yürüyor ve "Çocuklar" diyor. "Buradaki ağaca ne yaptınız?"<br />
İşçilerden biri,<br />
"Kestik efendim" diyor. "Yolu genişletmek için. Mühendis beyler emretti."<br />
Mustafa Kemal hüzünlü bir yüzle arabasına dönüyor, yüzünü elleriyle kapatıyor ve çocuklar gibi içtenlikle ağlıyor.<br />
"Ama o benim ağacımdı..."<br />
<br />
Biz bu ibretli ve hikmetli olayı (eskiler böyle söylerdi) bir 10 Kasım günü televizyonda anlattırmak istedik ve olayı programımız içine aldık. Programımızın metni her zaman yapıldığı gibi gitti.<br />
Bize geri geldiği zaman hepimiz hayretler içinde kaldık. Çünkü iğde ağacının o görkemli hikayesi kocaman bir çarpı işaretiyle gösteriden kaldırılıyordu. Sayfanın altına bu kaldırmanın nedeni iki sözcükle yazılmıştı: <br />
"Mustafa Kemaller ağlamaz!"<br />
Neden ki?<br />
Onun sık sık kendine sorduğu bir soruyu bu kez biz birbirimize soruyorduk.<br />
"Ama o bir insan değil mi?"&#8226;<br />
<br />
&#8226;Nezihe Araz - Bütün Dünya dergisinde yayınlanmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı'dan Karikatürler...]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=404</link>
			<pubDate>Sat, 08 Nov 2008 11:54:27 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=404</guid>
			<description><![CDATA[Çeşitli İnternet Siteleri ve Google'in Görsellerinden bulduğum,Osmanlı'yı konu alan bazı karikatürler...Umarım Beğenirsiniz;<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çeşitli İnternet Siteleri ve Google'in Görsellerinden bulduğum,Osmanlı'yı konu alan bazı karikatürler...Umarım Beğenirsiniz;<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünyanın en yaşlı insanı Osmanlı doğumlu]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=403</link>
			<pubDate>Sat, 08 Nov 2008 11:36:26 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=403</guid>
			<description><![CDATA[VATAN GAzetesinin 16.02.2008 tarihli haberine göre,Dünyanın en yaşlı insanı olan Meryem Amash Osmanlı İmparatorluğu'nda dünyaya gelmiş.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Guinness rekorları kitabına ilk Osmanlı doğum belgeli bir kadın dünyanın en yaşlı insanı olarak giriyor. İsrail'de yaşayan Meryem Amash isimli kadın tam 120 yaşında. Elindeki doğum belgesi o dönem bu toprakların hakimi olan Osmanlı imparatorluğu tarafından verilmiş. 10 çocuğu olan Meryem'in 120 torunu, 250 torunununun çocuğu bulunuyor. 20 tane de torununun torunu var. Meryem Kudüs'ün Türklerin kontrolünde olduğu zamanları hatırlıyor.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[VATAN GAzetesinin 16.02.2008 tarihli haberine göre,Dünyanın en yaşlı insanı olan Meryem Amash Osmanlı İmparatorluğu'nda dünyaya gelmiş.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Guinness rekorları kitabına ilk Osmanlı doğum belgeli bir kadın dünyanın en yaşlı insanı olarak giriyor. İsrail'de yaşayan Meryem Amash isimli kadın tam 120 yaşında. Elindeki doğum belgesi o dönem bu toprakların hakimi olan Osmanlı imparatorluğu tarafından verilmiş. 10 çocuğu olan Meryem'in 120 torunu, 250 torunununun çocuğu bulunuyor. 20 tane de torununun torunu var. Meryem Kudüs'ün Türklerin kontrolünde olduğu zamanları hatırlıyor.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Osmanlı'nın Yay'ına Şaşıyor..]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=402</link>
			<pubDate>Sat, 08 Nov 2008 06:30:41 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=402</guid>
			<description><![CDATA[İşte Osmanlı'nın kullandığı yay üzerine alman ZDF televizyonu tarafından yapılan programın bir bölümü...Gerçekten ilginç ve çok güzel bir video...İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.Gurur duyacaksınız...<br />
<br />
http://www.megavideo.com/?v=SPFRAZOG]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İşte Osmanlı'nın kullandığı yay üzerine alman ZDF televizyonu tarafından yapılan programın bir bölümü...Gerçekten ilginç ve çok güzel bir video...İzlemenizi şiddetle tavsiye ederim.Gurur duyacaksınız...<br />
<br />
http://www.megavideo.com/?v=SPFRAZOG]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[TÜRKÇE'NİN İlginç Rekorları...]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=401</link>
			<pubDate>Fri, 07 Nov 2008 06:04:05 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=401</guid>
			<description><![CDATA[<br />
<br />
<br />
EN ÇOK ANLAMDAŞI OLAN KELİME:<br />
<br />
Tuvalet, ayakyolu, memişhane, apteshane, kenef, hela, yüznumara. (7)<br />
<br />
EN ÇOK BİR SESLİ HARF KULLANIMI:<br />
<br />
Badanalayamayacaklardansalar (12)<br />
<br />
EN UZUN KELİME:<br />
<br />
Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebilecekleri mizdenmişsiniz (64)<br />
<br />
EN ÇOK "a" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Alafrangalaştıramayacaklardansalar (13)<br />
<br />
EN ÇOK "e" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Gelenekselleştiriveremeyebileceklerdenseler (15)<br />
<br />
EN ÇOK "ı" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Sıkıntısızlaştırıcılığınızın (11)<br />
<br />
EN ÇOK "i" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Kişiliksizleştiricileştiriverebileceklerimizdenmiş siniz (15)<br />
<br />
TERSİNDEN DE AYNEN OKUNABİLEN EN UZUN CÜMLE:<br />
<br />
Ey edip Adana'da pide ye (19)<br />
<br />
KAYNAK;<br />
http://www.turkceciler.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<br />
<br />
<br />
EN ÇOK ANLAMDAŞI OLAN KELİME:<br />
<br />
Tuvalet, ayakyolu, memişhane, apteshane, kenef, hela, yüznumara. (7)<br />
<br />
EN ÇOK BİR SESLİ HARF KULLANIMI:<br />
<br />
Badanalayamayacaklardansalar (12)<br />
<br />
EN UZUN KELİME:<br />
<br />
Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebilecekleri mizdenmişsiniz (64)<br />
<br />
EN ÇOK "a" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Alafrangalaştıramayacaklardansalar (13)<br />
<br />
EN ÇOK "e" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Gelenekselleştiriveremeyebileceklerdenseler (15)<br />
<br />
EN ÇOK "ı" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Sıkıntısızlaştırıcılığınızın (11)<br />
<br />
EN ÇOK "i" İÇEREN KELİME:<br />
<br />
Kişiliksizleştiricileştiriverebileceklerimizdenmiş siniz (15)<br />
<br />
TERSİNDEN DE AYNEN OKUNABİLEN EN UZUN CÜMLE:<br />
<br />
Ey edip Adana'da pide ye (19)<br />
<br />
KAYNAK;<br />
http://www.turkceciler.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Teneke sobalar...]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=400</link>
			<pubDate>Thu, 06 Nov 2008 01:01:05 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=400</guid>
			<description><![CDATA[SOBALARIMIZ tenekedendi.<br />
<br />
Ağırlıktan yanlara doğru hafif açılmış dört ayağı, odunları koymak için büyük, hava ayarı için küçük sürgülü kapakları vardı.<br />
<br />
Borular önce tavana doğru yükselir, sonra dirsekle döner, duvardaki deliğe girerdi.<br />
<br />
Bir-iki yerinden telle tavana ya da duvarlara bağlanırdı borular, ki başımıza düşmesin.<br />
<br />
Soba altlıkları, üzeri teneke ile kaplı tahtadan yapılırdı. Kenarları dört parmak yüksekliğinde ve yapan ustanın zevkine göre çivinin ucuyla süslenirdi...<br />
<br />
Yakıldığında genelde evi duman basardı. Kapıyı-pencereyi açardık ve paltolarımızı giyerdik, baca ısınıp da sıcak hava doğal yolunu bulana ve ev ısınana dek. Ve ısındıkça çıtır çıtır sesler gelirdi borulardan, toplanırdık teneke sobanın başına.<br />
<br />
Sobalar evin fırınıydı, ocağı, çocukların çalışma salonu, kestaneci, mısırcı, çayhanesi, büyüklerin kütüphanesi, kedinin uyku yeri, ailenin toplantı mekánı...<br />
<br />
Yuva olmanın, sevginin, özlemlerin, umutların, hayallerin çatırdadığı yer...<br />
<br />
Sıcaklıktı sobalarımız...<br />
<br />
*<br />
<br />
Ben kalorifer peteklerini hiç sevmedim.<br />
<br />
Borularla ayrı ayrı odalara bölündü sıcaklıklar.<br />
<br />
Duvarlara takılan kalorifer petekleri aslında bizi bölüyordu, farkında değildik. Kız ile oğlan odalarına çekildiler. Anne yemeği mutfakta yapıyor artık.<br />
<br />
Baba kitabını nerede okusa olur.<br />
<br />
Evi artık duman basmıyor, hep birlikte yaşanan minik duman savaşının o unutulmaz işbirliği son buldu. Yuvalar odalara dağıldı, kestaneci gitti, mısırcı orda değil, çay ocağı kapandı, kedi kayboldu ortadan...<br />
<br />
Hikáyeler, anılar, sohbetler, bir arada olmanın o damak tadı, o yuva olmanın ısısı bitti...<br />
<br />
Bir teneke soba giderken neler götürdü bizden farkına varmadık bile.<br />
<br />
(.........)<br />
<br />
"Doğalgaza çok zam geldi" diyorlar:<br />
<br />
"Zam geldi, ısınmak artık daha pahalı..."<br />
<br />
Modern hayat böyle istiyor, ne yapacaksınız?<br />
<br />
Bu size medeniyetin getirdiği ağır fatura gibi gelebilir, ama bir teneke sobanın götürdükleri yanında lafı mı olur a dostlar.<br />
<br />
Bizim bir teneke sobamız vardı..<br />
<br />
Bekir Coşkun - Hürriyet]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[SOBALARIMIZ tenekedendi.<br />
<br />
Ağırlıktan yanlara doğru hafif açılmış dört ayağı, odunları koymak için büyük, hava ayarı için küçük sürgülü kapakları vardı.<br />
<br />
Borular önce tavana doğru yükselir, sonra dirsekle döner, duvardaki deliğe girerdi.<br />
<br />
Bir-iki yerinden telle tavana ya da duvarlara bağlanırdı borular, ki başımıza düşmesin.<br />
<br />
Soba altlıkları, üzeri teneke ile kaplı tahtadan yapılırdı. Kenarları dört parmak yüksekliğinde ve yapan ustanın zevkine göre çivinin ucuyla süslenirdi...<br />
<br />
Yakıldığında genelde evi duman basardı. Kapıyı-pencereyi açardık ve paltolarımızı giyerdik, baca ısınıp da sıcak hava doğal yolunu bulana ve ev ısınana dek. Ve ısındıkça çıtır çıtır sesler gelirdi borulardan, toplanırdık teneke sobanın başına.<br />
<br />
Sobalar evin fırınıydı, ocağı, çocukların çalışma salonu, kestaneci, mısırcı, çayhanesi, büyüklerin kütüphanesi, kedinin uyku yeri, ailenin toplantı mekánı...<br />
<br />
Yuva olmanın, sevginin, özlemlerin, umutların, hayallerin çatırdadığı yer...<br />
<br />
Sıcaklıktı sobalarımız...<br />
<br />
*<br />
<br />
Ben kalorifer peteklerini hiç sevmedim.<br />
<br />
Borularla ayrı ayrı odalara bölündü sıcaklıklar.<br />
<br />
Duvarlara takılan kalorifer petekleri aslında bizi bölüyordu, farkında değildik. Kız ile oğlan odalarına çekildiler. Anne yemeği mutfakta yapıyor artık.<br />
<br />
Baba kitabını nerede okusa olur.<br />
<br />
Evi artık duman basmıyor, hep birlikte yaşanan minik duman savaşının o unutulmaz işbirliği son buldu. Yuvalar odalara dağıldı, kestaneci gitti, mısırcı orda değil, çay ocağı kapandı, kedi kayboldu ortadan...<br />
<br />
Hikáyeler, anılar, sohbetler, bir arada olmanın o damak tadı, o yuva olmanın ısısı bitti...<br />
<br />
Bir teneke soba giderken neler götürdü bizden farkına varmadık bile.<br />
<br />
(.........)<br />
<br />
"Doğalgaza çok zam geldi" diyorlar:<br />
<br />
"Zam geldi, ısınmak artık daha pahalı..."<br />
<br />
Modern hayat böyle istiyor, ne yapacaksınız?<br />
<br />
Bu size medeniyetin getirdiği ağır fatura gibi gelebilir, ama bir teneke sobanın götürdükleri yanında lafı mı olur a dostlar.<br />
<br />
Bizim bir teneke sobamız vardı..<br />
<br />
Bekir Coşkun - Hürriyet]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ATATÜRK'ün çizdiği söylenen böyle bir harita var mıdır?(doğru mudur bu yazı?)]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=399</link>
			<pubDate>Wed, 05 Nov 2008 07:42:05 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=399</guid>
			<description><![CDATA[1907 yılında Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını konuştuğu bir toplantıda kendisinin çizmiş olduğu ilginç bir harita çıkartır. Orada bulunanların anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı İmparatorluğu'nun o zamanki sınırları ile hiç bir ilgisi yoktu. O zaman hiç bir anlam verilemeyen bu harita, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nin Haritası idi.<br />
<br />
Haritada bugünkü sınırlarımıza uymayan sadece küçük bir fark vardı: Atatürk'ün bizden ayrılmasını istemediği ve bir türlü razı olmadığı Kerkük'ü de Türkiye topraklarına katmıştı. Daha sonraları Kurtuluş Savaşı kazanılınca, İsviçre'de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye Kerkük'ten çıkan petrol hakkını satmak zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Mustafa Kemal geleceği bilme gücüne sahip olmasaydı bu haritayı çizebilmesi mümkün değildi. Haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz daha II. Abdülhamit Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahıydı. Gittikçe güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında gözü olan ülkeler, saldırıya geçmek için uygun zamanı beklemekteydiler.<br />
<br />
1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp'a saldırırlar. Osmanlı devleti onunla ilgilenirken, bir yandan da İtalyanlar oniki adayı işgal ederler. Arkasından Balkan Savaşı kopar. Osmanlılar'ın eski komşuları Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçerler. İki cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile antlaşma yapar. Ve Trablusgarp'ı bırakmak zorunda kalır. Bu sırada Balkan Devletler'i Edirne'yi alır. Daha sonraları birbirlerine düşen Balkan Devletleri'nin bu durumundan faydalanın Osmanlı Devleti Edirne'yi geri alır. 1913 yılında imzalanan "Bükreş Antlaşması" ile Osmanlı Devleti Trakya ya kadar geri çekilir...<br />
<br />
Atatürk'ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylelikle gerçekleşmiş olur... Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sonunda birçok topraklar kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu da işgal edilince, düşman esareti altında yaşamamak için başlatılan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce Türkiye'nin bu günkü Doğu sınırı çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin bu günkü sınırının çizilişi izler. En sonunda düşmanın İzmir'den denize dökülmesiyle birlikte; Türkiye Cumhuriyeti'nin, 1907'de Mustafa Kemal tarafından çizilen harita ortaya çıkar.<br />
<br />
Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görüyoruz ki, Mustafa Kemal çıkacak savaşları sonuçlarıyla birlikte bilmekteydi. Yıllar öncesinden çizmiş olduğu harita bunun en büyük kanıtıdır.<br />
<br />
bu durumun gerçekliği nedir???<br />
bilgisi olan arkadaşların yardımcı olmasını rica ediyorum]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1907 yılında Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte, ülke sorunlarını konuştuğu bir toplantıda kendisinin çizmiş olduğu ilginç bir harita çıkartır. Orada bulunanların anlattıklarına göre haritanın, Osmanlı İmparatorluğu'nun o zamanki sınırları ile hiç bir ilgisi yoktu. O zaman hiç bir anlam verilemeyen bu harita, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti'nin Haritası idi.<br />
<br />
Haritada bugünkü sınırlarımıza uymayan sadece küçük bir fark vardı: Atatürk'ün bizden ayrılmasını istemediği ve bir türlü razı olmadığı Kerkük'ü de Türkiye topraklarına katmıştı. Daha sonraları Kurtuluş Savaşı kazanılınca, İsviçre'de yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye Kerkük'ten çıkan petrol hakkını satmak zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Mustafa Kemal geleceği bilme gücüne sahip olmasaydı bu haritayı çizebilmesi mümkün değildi. Haritanın çiziliş tarihi olan 1907 yılında henüz daha II. Abdülhamit Osmanlı İmparatorluğu'nun padişahıydı. Gittikçe güçsüzleşen Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında gözü olan ülkeler, saldırıya geçmek için uygun zamanı beklemekteydiler.<br />
<br />
1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp'a saldırırlar. Osmanlı devleti onunla ilgilenirken, bir yandan da İtalyanlar oniki adayı işgal ederler. Arkasından Balkan Savaşı kopar. Osmanlılar'ın eski komşuları Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ ve Yunanistan birleşerek saldırıya geçerler. İki cephede savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti İtalyanlar ile antlaşma yapar. Ve Trablusgarp'ı bırakmak zorunda kalır. Bu sırada Balkan Devletler'i Edirne'yi alır. Daha sonraları birbirlerine düşen Balkan Devletleri'nin bu durumundan faydalanın Osmanlı Devleti Edirne'yi geri alır. 1913 yılında imzalanan "Bükreş Antlaşması" ile Osmanlı Devleti Trakya ya kadar geri çekilir...<br />
<br />
Atatürk'ün çizmiş olduğu haritanın bir bölümü böylelikle gerçekleşmiş olur... Daha sonraları çıkan Birinci Dünya Savaşı sonunda birçok topraklar kaybedilmiştir. Arkasından da Anadolu da işgal edilince, düşman esareti altında yaşamamak için başlatılan Kurtuluş Savaşı sırasında ilk önce Türkiye'nin bu günkü Doğu sınırı çizilir. Bunu, Güneydoğu illerimizin bu günkü sınırının çizilişi izler. En sonunda düşmanın İzmir'den denize dökülmesiyle birlikte; Türkiye Cumhuriyeti'nin, 1907'de Mustafa Kemal tarafından çizilen harita ortaya çıkar.<br />
<br />
Bütün bu gelişmelerden sonra şunu kesin olarak görüyoruz ki, Mustafa Kemal çıkacak savaşları sonuçlarıyla birlikte bilmekteydi. Yıllar öncesinden çizmiş olduğu harita bunun en büyük kanıtıdır.<br />
<br />
bu durumun gerçekliği nedir???<br />
bilgisi olan arkadaşların yardımcı olmasını rica ediyorum]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[bir yazı okudum bu yazının doğruluğu nedir bilgisi olan yardımcı olsun litfen]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=398</link>
			<pubDate>Wed, 05 Nov 2008 07:18:47 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=398</guid>
			<description><![CDATA[Bir savaşta insan sadece kendi teknolojisinin durumunu değil, rakibinin de hangi yeni teknolojileri karşısına çıkarabileceğini hesaplamalıdır. <br />
<br />
Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan daha uzun bir süre İslam dünyasının saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra da 12. yüzyılda bölgeye gelen Türkler. Şehri kurtaran o gün için ileri teknoloji sayılabilecek Rum Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir karşımdı bu. O günün napalm bombası diyebileceğimiz formülü saklı olan bu gizli madde gemilere yükleniyor ve bronz bir toptan ateşleniyordu.<br />
<br />
Elli metreden daha geniş bir alan içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer alev atan mancınıklar da kale duvarlarında sabit bir biçimde duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl boyunca şehir saldırılara göğüs gerebilmişti. İmparatorluğun geri kalanı parça parça elden çıktıysa bile şehir Bizans'ın elindeydi. <br />
<br />
15. yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı. 1451'de daha sonra "Fatih" unvanını alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri Osmanlı kılıcına boyun eğecekti. Mehmet, kenti alma konusunda parlak fikirlerle gelen herkesin Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi olmasını önemsemeksizin ödüllendirileceği haberini her yere saldı. <br />
<br />
Top yapımındaki yeniliklerin yaygınlaşması henüz birkaç nesillik bir olaydı. Önceki toplar küçüktü, yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu. Ancak kısa bir mesafe içinde isabet sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız patlayabilirdi, tehlikeliydi ve içindeki kömür, sülfür gibi maddeler nakliye sırasında ayrılıyordu. Bunları bir arada tutmak için geliştirilen teknikler henüz piyasada değildi. <br />
<br />
Dolayısıyla bu yeni silah sistemi çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak arkasından gelen Messerschmitt ve Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi. <br />
<br />
Macaristan hükümdarı Urban toplara bayılırdı. Barutun zamansız patlaması ve isabet sorunlarına bir çare bulmayı başardı. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa doğru yere isabet etmesinin çok önemi kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki top mermisi nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecekti. Hayallerindeki silah tam bir canavardı, bir tondan daha ağır ve 120 cm. çapındaki bir top mermisini atabilecek bir top. Bu süper topu destekleyecek 90 cm. çaplı mermi atabilen küçük toplar, küçük taşlarla yüklü mancınıklar kuşatılmış bir şehirden gelebilecek her türlü saldırıya karşı bu büyük topu da koruyabilirdi. <br />
<br />
Bu silahların imal edilmesinin büyük bir paraya mal olacağını söylemeye gerek yok. Süper silah beraberinde büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton barut gerektirecekti. <br />
<br />
Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in orduları Çanakkale Boğazının doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban'ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin'e götürülmesinde mutlaka az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı.<br />
<br />
Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi.<br />
<br />
Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğazın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban'la bu silahları hazırlaması için anlaştı. <br />
<br />
Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban'ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşlerinin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı. <br />
<br />
Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban'ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir. <br />
<br />
Urban'ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa'nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın kendi ülkesi bir savaş alanına dönecekti. Malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan'ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Bir savaşta insan sadece kendi teknolojisinin durumunu değil, rakibinin de hangi yeni teknolojileri karşısına çıkarabileceğini hesaplamalıdır. <br />
<br />
Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan daha uzun bir süre İslam dünyasının saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra da 12. yüzyılda bölgeye gelen Türkler. Şehri kurtaran o gün için ileri teknoloji sayılabilecek Rum Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir karşımdı bu. O günün napalm bombası diyebileceğimiz formülü saklı olan bu gizli madde gemilere yükleniyor ve bronz bir toptan ateşleniyordu.<br />
<br />
Elli metreden daha geniş bir alan içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer alev atan mancınıklar da kale duvarlarında sabit bir biçimde duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl boyunca şehir saldırılara göğüs gerebilmişti. İmparatorluğun geri kalanı parça parça elden çıktıysa bile şehir Bizans'ın elindeydi. <br />
<br />
15. yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı. 1451'de daha sonra "Fatih" unvanını alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri Osmanlı kılıcına boyun eğecekti. Mehmet, kenti alma konusunda parlak fikirlerle gelen herkesin Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi olmasını önemsemeksizin ödüllendirileceği haberini her yere saldı. <br />
<br />
Top yapımındaki yeniliklerin yaygınlaşması henüz birkaç nesillik bir olaydı. Önceki toplar küçüktü, yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu. Ancak kısa bir mesafe içinde isabet sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız patlayabilirdi, tehlikeliydi ve içindeki kömür, sülfür gibi maddeler nakliye sırasında ayrılıyordu. Bunları bir arada tutmak için geliştirilen teknikler henüz piyasada değildi. <br />
<br />
Dolayısıyla bu yeni silah sistemi çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak arkasından gelen Messerschmitt ve Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi. <br />
<br />
Macaristan hükümdarı Urban toplara bayılırdı. Barutun zamansız patlaması ve isabet sorunlarına bir çare bulmayı başardı. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa doğru yere isabet etmesinin çok önemi kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki top mermisi nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecekti. Hayallerindeki silah tam bir canavardı, bir tondan daha ağır ve 120 cm. çapındaki bir top mermisini atabilecek bir top. Bu süper topu destekleyecek 90 cm. çaplı mermi atabilen küçük toplar, küçük taşlarla yüklü mancınıklar kuşatılmış bir şehirden gelebilecek her türlü saldırıya karşı bu büyük topu da koruyabilirdi. <br />
<br />
Bu silahların imal edilmesinin büyük bir paraya mal olacağını söylemeye gerek yok. Süper silah beraberinde büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton barut gerektirecekti. <br />
<br />
Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in orduları Çanakkale Boğazının doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban'ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin'e götürülmesinde mutlaka az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı.<br />
<br />
Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi.<br />
<br />
Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğazın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban'la bu silahları hazırlaması için anlaştı. <br />
<br />
Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban'ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşlerinin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı. <br />
<br />
Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban'ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir. <br />
<br />
Urban'ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa'nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın kendi ülkesi bir savaş alanına dönecekti. Malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan'ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Delikanlılarla genç kızlarımız nasıl bozulmuş?]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=395</link>
			<pubDate>Tue, 04 Nov 2008 01:01:20 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=395</guid>
			<description><![CDATA[Behiç Kılıç'ın 30.08.2008  tarihli "TERCÜMAN" gazetesinde yayınlanan makalesidir(Benim Çok Hoşuma gitmişti...)<br />
<br />
"BİR okuyucum, Mahmut Bey'in e-posta ile elime ulaşan yazısı çok ilginç... Yazı sosyal yapımızdaki gelişmeyi, gastronomi bilimi çerçevesinde aydınlatacak bir reklam broşürü ile ilgili!.. Bakınız meğerse durum ne imiş?!.<br />
Elime ulaşan yazı şöyle; "Şişli'deki bir Lokantacının reklam broşüründen harfi harfine aktarılmıştır. <br />
&#8220;aDiyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlılarının ve genelde de Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp, elde orak tarlada çalışmaya devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve büyük Türk ırkını Çinliler, Japonlar gibi sıska, zayıf ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir. İcabı halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, yoğurtlu kebabı reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi? İç yağının, kuyruk yağlarının, anamızın Vita yağının kolestrol yaptığı palavradır. Kolestrol, kebapları yedikten sonra iki şişe soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur. Sakın bu oyuna düşmeyin. Feminizm, kadın hakları, çevre şuuru ve eşitlik adı altında Türk kızlarının akılları çelinerek, yemek yapmayı bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularını, abuk subuk yiyeceklerle yetiştirecek, damak zevki gelişmemiş, sunta kılıklı diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmişlerdir. Ayrıca kör olası dış mihraklar, bu kızlarımıza kebap, soğan, çiğ köfte vb. lezzetleri yiyen, bardak bardak şalgam suyu içen yiğitlerimize hanzo-kıro gibi sıfatlar takmayı öğretmişlerdir. Ayrıca son yıllarda moda gibi gösterilmeye çalışılan Çin mutfağı diye bir şey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatın, wog adı verilen bir tencerede yarı pişmiş yarı çiğ olarak hazırlanıp insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazlıktır. Sakın kanmayın, sakın yemeyin. Helal değildir!&#8221; Broşür şu uyarı ile bitiyor; Unutmayın su uyur, düşman uyumaz!"<br />
Mahmut Bey'in yorumu, "Valla ne diyeceğimi bilemiyorum. Değişik bir bakış açısı!! Tabi bu bir reklam broşürü..."<br />
Bu broşürle bizi aydınlattığı ve doğru rotayı gösterdiği için lokanta yetkililerine milletim adına ben de şükranlarımı sunarım!.."]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Behiç Kılıç'ın 30.08.2008  tarihli "TERCÜMAN" gazetesinde yayınlanan makalesidir(Benim Çok Hoşuma gitmişti...)<br />
<br />
"BİR okuyucum, Mahmut Bey'in e-posta ile elime ulaşan yazısı çok ilginç... Yazı sosyal yapımızdaki gelişmeyi, gastronomi bilimi çerçevesinde aydınlatacak bir reklam broşürü ile ilgili!.. Bakınız meğerse durum ne imiş?!.<br />
Elime ulaşan yazı şöyle; "Şişli'deki bir Lokantacının reklam broşüründen harfi harfine aktarılmıştır. <br />
&#8220;aDiyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlılarının ve genelde de Türk milletinin devamını engellemek için dış mihraklar tarafından gündeme getirilmiş şuurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturuşta götüren dev gibi babayiğit atalarımızı ve tarlada doğum yaptıktan sonra bebeğini kundaklayıp, elde orak tarlada çalışmaya devam eden Türk kadınlarını; kalori hesaplayan, hapşırınca yatağa giren, fitness ve aerobik yapan çıtkırıldım tiplere dönüştürmek ve büyük Türk ırkını Çinliler, Japonlar gibi sıska, zayıf ve sağlıksız bir ırk haline getirmektir. İcabı halinde 240 kiloluk top mermisini tek başına namluya süren bir babayiğidin, kalori hesaplayan, yoğurtlu kebabı reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykırım olabilir mi? İç yağının, kuyruk yağlarının, anamızın Vita yağının kolestrol yaptığı palavradır. Kolestrol, kebapları yedikten sonra iki şişe soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur. Sakın bu oyuna düşmeyin. Feminizm, kadın hakları, çevre şuuru ve eşitlik adı altında Türk kızlarının akılları çelinerek, yemek yapmayı bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularını, abuk subuk yiyeceklerle yetiştirecek, damak zevki gelişmemiş, sunta kılıklı diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmişlerdir. Ayrıca kör olası dış mihraklar, bu kızlarımıza kebap, soğan, çiğ köfte vb. lezzetleri yiyen, bardak bardak şalgam suyu içen yiğitlerimize hanzo-kıro gibi sıfatlar takmayı öğretmişlerdir. Ayrıca son yıllarda moda gibi gösterilmeye çalışılan Çin mutfağı diye bir şey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatın, wog adı verilen bir tencerede yarı pişmiş yarı çiğ olarak hazırlanıp insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazlıktır. Sakın kanmayın, sakın yemeyin. Helal değildir!&#8221; Broşür şu uyarı ile bitiyor; Unutmayın su uyur, düşman uyumaz!"<br />
Mahmut Bey'in yorumu, "Valla ne diyeceğimi bilemiyorum. Değişik bir bakış açısı!! Tabi bu bir reklam broşürü..."<br />
Bu broşürle bizi aydınlattığı ve doğru rotayı gösterdiği için lokanta yetkililerine milletim adına ben de şükranlarımı sunarım!.."]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ant içmek --- Yemin içmek ???]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=394</link>
			<pubDate>Mon, 03 Nov 2008 14:18:01 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=394</guid>
			<description><![CDATA[E-tarih sakinleri<br />
Dikkat ettiniz mi? Dilimizde ant içmek diye bir deyim var. İçmek burada neden kullanılmış hiç düşündünüz mü? <br />
<br />
Ant içmek veya eskinden kullanılan yemin içmek deyiminin kaynağı taa Hunlar dönemine kadar gitmektedir. Hunlular Çinlilerden bile daha çok savaştıkları Yüeclerin reisini yakaladıktan sonra kafatasını altın kaplatıp kadeh yapmışlardır. (Mete Han zamanında) <br />
<br />
Özellikle diplomatik antlaşmalarda bu kadeh ile kımız veya şarap içerek ant ediyorlar yada içiyorlardı. Bu uygulama yaklaşık MS 70'lerde halen devam ediyordu. Hatta Mete'nin kadehinin saklanıp bu iş için kullanıldığı bile Çin kaynaklarında rivayet ediliyor.<br />
<br />
Aynı tarzda bir kadeh de Göktürklerde var. Bumin kağan avarların reisinin kafatasını gümüş ile kaplatarak aynı uygulamada bulunmuştur.<br />
<br />
<br />
Muhammet Çelik<br />
KAYNAK: Büyük Üstat Bahaeddin Ögel (Allah Rahmet Eylesin) Türk Kültürü Gelişim Çağları.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[E-tarih sakinleri<br />
Dikkat ettiniz mi? Dilimizde ant içmek diye bir deyim var. İçmek burada neden kullanılmış hiç düşündünüz mü? <br />
<br />
Ant içmek veya eskinden kullanılan yemin içmek deyiminin kaynağı taa Hunlar dönemine kadar gitmektedir. Hunlular Çinlilerden bile daha çok savaştıkları Yüeclerin reisini yakaladıktan sonra kafatasını altın kaplatıp kadeh yapmışlardır. (Mete Han zamanında) <br />
<br />
Özellikle diplomatik antlaşmalarda bu kadeh ile kımız veya şarap içerek ant ediyorlar yada içiyorlardı. Bu uygulama yaklaşık MS 70'lerde halen devam ediyordu. Hatta Mete'nin kadehinin saklanıp bu iş için kullanıldığı bile Çin kaynaklarında rivayet ediliyor.<br />
<br />
Aynı tarzda bir kadeh de Göktürklerde var. Bumin kağan avarların reisinin kafatasını gümüş ile kaplatarak aynı uygulamada bulunmuştur.<br />
<br />
<br />
Muhammet Çelik<br />
KAYNAK: Büyük Üstat Bahaeddin Ögel (Allah Rahmet Eylesin) Türk Kültürü Gelişim Çağları.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[merak ettiğim bir konu??]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=393</link>
			<pubDate>Sat, 01 Nov 2008 15:45:39 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=393</guid>
			<description><![CDATA[1.CİHAN HARBİ'nde osmanlı savaşın içindeyken irandan yardım gelmiş midir?<br />
gelmişse hangi alanlarda ne tür yardım gelmiştir?<br />
gelmemişse bunun bir nedeni var mıdır?<br />
<br />
özellikle dedelerimiz bağdat (ırak cephesinde) çarpışırken irandan destek alınmış mıdır?(üstelik şiiliğin ağırlık merkezi bağdat düşerken)<br />
<br />
bu konu ile ilgili bilgisi olan arkadaşlardan bilgisini paylaşmasını rica ediyorum]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[1.CİHAN HARBİ'nde osmanlı savaşın içindeyken irandan yardım gelmiş midir?<br />
gelmişse hangi alanlarda ne tür yardım gelmiştir?<br />
gelmemişse bunun bir nedeni var mıdır?<br />
<br />
özellikle dedelerimiz bağdat (ırak cephesinde) çarpışırken irandan destek alınmış mıdır?(üstelik şiiliğin ağırlık merkezi bağdat düşerken)<br />
<br />
bu konu ile ilgili bilgisi olan arkadaşlardan bilgisini paylaşmasını rica ediyorum]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Abdülhamid Han, Türkçe ve Can Azerbaycan]]></title>
			<link>http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=392</link>
			<pubDate>Sat, 01 Nov 2008 13:06:05 -0700</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://forum.e-tarih.org/showthread.php?tid=392</guid>
			<description><![CDATA[Sultan Abdülhamid&#8217;i Ziyarete gelen İran Şahı Muzaffereddin çok olumlu muhabbetler ile İstanbul gezisini sürdürürken ABdülhamid Azarbaycan bölgesinde Kendi öz dilleri ile eğitim öğretim yapmalarını rica etmiştir. <br />
<br />
Bu rica üzerine Şah Muzaffereddin hemen gereken emri telgraf ile başkentine bildirmiş ve bu sayede Azarbaycan da Türkçe eğitim ve Neşr etme dönemi başlamıştır&#8230; <br />
<br />
<br />
<br />
Bu konu ile ilgili elimizde kaynak şahın telgrafı bulunmaktadır&#8230; <br />
<br />
<br />
Muhammet Çelik]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sultan Abdülhamid&#8217;i Ziyarete gelen İran Şahı Muzaffereddin çok olumlu muhabbetler ile İstanbul gezisini sürdürürken ABdülhamid Azarbaycan bölgesinde Kendi öz dilleri ile eğitim öğretim yapmalarını rica etmiştir. <br />
<br />
Bu rica üzerine Şah Muzaffereddin hemen gereken emri telgraf ile başkentine bildirmiş ve bu sayede Azarbaycan da Türkçe eğitim ve Neşr etme dönemi başlamıştır&#8230; <br />
<br />
<br />
<br />
Bu konu ile ilgili elimizde kaynak şahın telgrafı bulunmaktadır&#8230; <br />
<br />
<br />
Muhammet Çelik]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>