e-tarih forum

Tam Versiyon: Osmanlı-Türk Tarihçiliği Üzerine Notlar
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
Osmanlı-Türk Tarihçiliği Üzerine Notlar


Kaleme Alan: Prof. Dr. Halil İnalcık – Doç. Dr. Bülent Arı

Osmanlı-Türk tarihi XIV. yüzyıldan beri dünya tarihini yakından ilgilendiren konulardan biridir. Osmanlının Avrupa’yla ilişkileri Nicolae Lorga (Jorga) ve Johann Wilhelm Zinkeisen tarafından geçen asırda yazılmıştır. Osmanlının genel tarihi, doğu kaynaklarını da kullanan Joseph von Hammer tarafından yine almanca olarak basılmış ve Hellert tarafından Fransızca’ya çevrilmiştir. Hammer’in eserini son ciltleri hariç önemli bir kısmı Ata Bey’in düzeltmeleri ile memleketimizde klasik bir kaynak niteliğinde bugüne dek kullanılagelmiştir. Türkiye’de genel Osmanlı tarihi üzerinde son klasik eserler İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Enver Ziya Karal tarafından yayımlanmış bulunmaktadır.
Osmanlı tarihine ait belge fonları İstanbul’da Osmanlı arşivinde ve Avrupa arşivlerinde büyük seriler halinde mevcuttur. Yalnız İstanbul Osmanlı arşivinde 150 milyon kadar belge olduğu tahmin edilmektedir. Bunun %80’i bilgisayarda kodlanmıştır. Avrupa’da Osmanlı tarihini ilgilendiren belge fonları, başta İtalya olmak üzere Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rusya arşivlerinde büyük seriler halinden mevcuttur. Bu arşivlerdeki belgeler kısmen seriler halinde yayımlanmıştır. Sanudo, İtalya arşivlerinden belge özetlerini “i Diarii” adıyla 58 cilt halinde neşretmiş bulunmaktadır. Ayrıca Venedik elçilerinin senatoda okudukları raporlar üç cilt halinde Alberi tarafından yayımlanmıştır. Venedik balyoslarının İstanbul, Paris, Madrid ve Londra’dan göderdikleri raporlar İngilizce’ye çevrilerek Londra’da basılmıştır. Fransız arşivinden XVI. Asra ait belgeleri E.Charriere dört cilt halinde yayımlamıştır. Bundan önce Avrupa arşivlerinden topladığı belgeleri Iorga, “Notes et Extraits” adlı altı ciltlik eserinde neşretti. Iorga ayrıca Romanya’da Hurmuzaki belge koleksiyonunda da binlerce vesika yayımladı. Yine Hollanda arşivlerinde mevcut Osmanlı ve Akdeniz tarihine ilişkin belgeler altı cilt halinde basılmıştır.
15 kadar memlekette yapılan bu çalışmaların hemen hemen tam bir bibliyografyasını Viyana’da Andreas Tietze’nin çıkardığı “Turkische Anzeiger”de bulmak mümkündür. Bu arşiv çalışmalarının ışığı altında Osmanlı tarihi araştırmaları tamamıyla yeni bir içerik kazanmakta, eski çarpıtılmış görüşler düzeltilmekte ve Osmanlı tarihinin bilinmeyen birçok cephesi aydınlatılmaktadır. Burada çarpıcı bir misal vermek gerekirse; Osmanlı arşivinden, 1432 tarihli en eski bir tımar icmal defterinin yayımlanması, Balkan tarihi üzerinde bildiklerimizi kökünden değiştirdi. Bu defter, Osmanlıların fetih sırasında yerli askeri aristokrat sınıfı, kendi tımar sistemi içine aldığını ortaya çıkarmaktadır. Bu gerçeği, Balkanların diğer bölgelerinde de görmekteyiz. Osmanlı fetih ve yerleşmesini koşulları ve gerçekleri bu belge yayınlarıyla tamamen değişmektedir. Bu örneğe göre Osmanlı arşiv belgeleri üzerindeki çalışmalar, Avrupa’yla, Arap memleketleri, Hindistan hatta Uzak Doğu ile ilişkiler üzerine yepyeni perspektifler ortaya çıkacaktır.
Bu makalede, Osmanlı tarihçiliği ve vekayinameler üzerinde genel bir değerlendirme sunacağız. Ardından, Türkiye Cumhuriyeti dönemindeki tarihçilik üzerine kısa bir ilave yapacağız. Osmanlı tarihçiliğini genel hatlarıyla şu dönemlere ayırmak mümkündür.

1. XV. Asır sonlarında II. Beyazit devrine gelinceye kadar Osmanlı tarihçiliği,
2. II. Beyazit devrinde yazılan genel Osmanlı tarihleri (Tevarih-i Al-i Osman),
3. Kanuni Süleyman devrinde, bu sultanın uzun saltanat yıllarını kapsayan genel tarihler ve şehnameler,
4. Vakanüvisliğin kurulmasıyla devletin tarihinin vakanüvisler tarafından dönem dönem yazılması,
5. XIX. Asırda Batının tesirinde genel Osmanlı tarihleri yazılmaya başlanması,
6. Cumhuriyet devri Osmanlı tarihçiliği.

1. 1300-1490 Dönemi ve Menakıpnameler

Bu dönemde, önemli sayılan zaferler ve sultanlar için menakıpname tarzında birçok tarih kitabının yazıldığını biliyoruz. Aşıkpaşazade, tarihinde, bu çeşit menakıpnameleri, kendi eserinde kısaltarak verdiğini ifade etmektedir. Bu dönemin Osman Gazi’den Yıldırım Beyazit’e kadar olan tarihi ilk kez Yahşi Fakih tarafından derlenmiştir. Yahşi Fakih, bilgilerinin önemli bir kısmını Sultan Orhan’ın imamı olan babası İshak Fakih’ten nakletmektedir. Bu ilk derleme Osmanlı tarihi maalesef kayıptır. Fakat Aşıkpaşazade, “Tevarih-i Al-i Osman” adlı ve yine derleme olan bu kitabı esas aldığını ifade etmektedir. Bunun dışında Aşıkpaşazade birtakım başka menakıpnameleri de kullandığını işaret eder. Aşıkpaşazade’nin ifadesinden, bu dönemde birçok menakıpnamenin yazılmış olduğunu anlıyoruz. Bu menakıpnamelerin çoğu bugün kayıptır. Ancak biz araştırmalarımızda II. Murat devrine ait “Gazavat-ı Sultan Murad bin Mehemmed Han” adlı menakıpnameyi Mevlüt Oğuz’la beraber bulup neşrettik (TTK yayınları, 1989, Ankara)
Yakınlarda ben böyle başka iki menakıpnameyi daha ortaya çıkardım. Bu menakıpnameler, ünlü Germiyanlı şair Ahmedi’nin, Osmanlı hizmetine girdikten sonra yazdığı mensur iki menakıpnamedir. Bu menakıpnamelerin birincisi 1385-1389 tarihinde Kosova gazasını tasvir eden bir gazavatname, ikincisi Sultan I. Mehmet’in 1402-1413 arasındaki tarihidir. Ahmedi’nin “İskendername”de başlangıçtan Süleyman Çelebi’ye kadar olan Osmanlı tarihini özetleye “Tevarih-i Müluk-i Al-i Osman” adlı manzum, kısa tarihi çoktan beri malumdu. Fakat yukarıda bahsedilen iki menakıpnamesi Neşri tarihine aynen alınmış olmakla beraber Ahmedi’ye aidiyeti şimdiye kadar bilinmiyordu. Bu suretle bu dönemlere ait, yani XIV. yüzyıl başlarında yazılmış iki menakıpname daha tarih sahnesine çıkmış bulunmaktadır. Bu gibi menakıpnameler Kosova Savaşı zaferi yahut Varna Savaşı zaferi gibi büyük hadiseler dolayısıyla yazılmış gazavatname, fetihname tarzındaki eserlerdir. Aşıkpaşazade’nin özetlediğini söylediği bu gibi daha birçok menakıpnamenin yazılmış olduğuna şüphe yoktur. Ahmedi’nin iki menakıpnamesi Neşri tarafından aynen aktarılmıştır.
Büyük zaferler dolayısıyla yazılmış menakıpname tarzı, Osmanlı tarihçiliğinde bundan sonra da devam etti. Fetih devrinde Farsça “Gazaname-i Rum”, daha sonraki devirlerde Iı. Beyazit devri için “Kutbname”, Kanuni Süleyman’ın seferleri için Matrakçı Nasuh’un ve Lokman’ın yazdığı Şehname’ler, XVI. Asır sonlarında Mustafa Ali’nin şark seferleri (Osmanlı-İran harpleri, 1578-1590) üzerine yazdığı “Nusretname” bu gibi menakıpname tarzında eserlerdir. Bunlar belli başlı bir seferi veya zaferi bütün teferruatlarıyla anlatırlar.
Yukarıda belirttiğimiz gibi Osmanlı tarihinin belli bir devir sonuna kadar genel tarih olarak ilk tertip eseri şüphesiz Yahşi Fakih’in tarihidir. Bu tarih daha sonraki devirlerde Ahmedi’ye, Aşıkpaşazade’ye, Neşri’ye, anonim Tevarih-i Al-i Osman’a, Hadidi’ye, Behişti’ye, Ruhi’ye, Oruç’a ve başkalarına kaynak olmuştur. Bu ana kaynağı, tam veya eksik olarak veya ilavelerle, bu yazarların eserlerinde bulmak mümkündür. Bu nedenle o dönem tarihi üzerinde araştırma yapanlar yukarıda bahsedilen bütün bu kaynakları bir arada, karşılaştırarak kullanmak zorundadırlar.
Fatih devrinde Şükrullah’ın Farsça ve Karamani Mehmet Paşa’nın Arapça Osmanlı tarihi risaleleri, genel Osmanlı tarihi üzerinde basit birer kronolojiden ibaret kalmıştır. Fatih devri üzerinde İstanbul fethinden II. Bayezit’in ilk yıllarına kadar yazılmış şahsi bir eser Tursun Bey’in “Tarih-i Ebu’l-Feth”idir. Turdun Bey, II. Bayezit devrinde de sağ idi. Onun 1499’a kadar yaşadığı biliniyor.Tursun Bey Mahmut Paşa’nın baş katibi olarak olayları çok yakından takip eden bir bürokrattı. Onun amcası meşhur Anadolu beylerbeyi Bursalı Hamza Bey’dir. Yine Fatih devrinde 1467’ye kadar bir Tevarih-i Al-i Osman, yeni bir genel Osmanlı tarihi yazan Oruç (Oruç bin Adil) bilinmektedir.Oruç, bazı ilavelerle anonim Tevarih-i Al-i Osman’lardan farklı değildir. Halk için yazılmış bu Tevarih-i Al-i Osman’lardan kısa tarihler olmaları dolayısıyla cidden popüler olarak okunmaktaydı. Bunlar arasında 1550’lere kadar bu tarzı devam ettiren Muhitttin El-Cemali’nin tarihi ve bunun gibi birçok tarih mevcuttur.

2. II. Bayezit Devrinde Tarihçilik

Aşıkpaşazade, Yahşi Fakih’ten sonraki olayları XV. Asır sonlarına kadar getirmiş görünmektedir. O, bu derleme (komplasyon) tarihini yazmaya 1474’te başlamış ve II. Bayezit devrinde devam etmiştir. Aynı devirde yine başka bir komplasyon Neşri’nin “Cihannüma”sıdır. Neşri bütün öteki Osmanlı tarihçileri gibi Osmanlı tarihini İslam tarihinin bir devamı, bir parçası gibi yorumlamaktadır. Neşri XIV. yüzyıl sonlarında yazılmış olan genel Osmanlı tarihleri arasında, kaynakları bakımından en kapsamlı olanıdır. Esas itibarıyla Aşıkpaşazade’yi ve yukarıda açıkladığımız üzere Ahmedi’nin eserlerini ve ayrıca yeni bir kaynak olarak tarihi takvimleri kullandı. Yine II. Bayezit zamanında, Neşri’den sonra daha iddialı ve genel Osmanlı tarihleri yazılmıştır. Bunlar İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt’i (Farsça), Kemalpaşazade’nin Tevarah-i Al-i Osman’ı, Ruhi’ye atfolunan Ruhi Tarihi’dir.
Ruhi tarihine, yahut Ruhi’ye atfolunan Oxford yazmasına göre, II. Bayezit bu tarihçileri huzuruna çağırmış ve bu büyük imparatorluğun şanına uygun büyük bir tarih yazmalarını istemiştir. Böyle bir istek tabiidir; çünkü, Fatih devrindeki büyük fetihlerden sonra güçlü bir imparatorluk olarak ortaya çıkan Osmanlının şanına uygun genel bir tarih o zamana kadar yazılmamıştı. Osmanlıların XIV. yüzyıl başından beri örnek aldıkları büyük imparatorluk, Timur ve oğullarının imparatorluğu idi. Timur’un tarihi, Zafername adı altında, Farsça, yüksek inşa diliyle yazılmış muazzam eserlerdir. İdris-i Bitlisi bu tarzı örnek alarak her padişah için bir cilt olmak üzeri Farsça, Heşt Bihişt adlı büyük eserini yazıp, sultana takdim etti. Devrin büyük alimi ve münşisi Kemalpaşazade de Türkçe olarak sekiz cilt halinde Osmanlı tarihini yazdı. İdris, Kemalpaşazade ve Ruhi, üçü de genel eserlerini yazarken başlıca kaynak olarak Neşri’yi esas tutmuşlardır. İdris’in sekizinci cildinde orijinal kısımlar bulunmaktadır. Orada devrinin büyük adamlarıyla yaptığı görüşmelerden ve kendi müşahedelerinden ilaveler vardır ve son cildi hakikaten orijinal bir tarih sayılabilir. İdris’in daha önce yazılmış tarihleri kullanırken de en iyi nüshaları gördüğü anlaşılıyor. Çünkü bazen Neşri’de olmayan birtakım bilgiler ve tarihlemeler bulunmaktadır. İdris’in oğlu Ebu’l-Fazl onun eserini Selim devrine kadar getirmiştir. Kemalpaşazade’nin ve Ruhi’nin eserlerinde yine Neşri esas alınmıştır. Bu suretle Aşıkpaşazade’de olmayan Ahmedi’nin iki menakıpnamesi bu derlemelerde yer almış bulunuyor.
II. Bayezit zamanında sultan için yüksek ve edebi bir üslupla yazılan bu eserler yanında, halk ve askerler için Osmanlı tarihini basit bir dille özetleyen anonim “Tevarih-i Al-i Osman”lar mevcuttur. Bu halk kitaplarında Osmanlı hanedanını, bazı sultanların hareketlerini tenkit eden satırlara rastlanır. Bayezit devrinde evvelce izah ettiğimiz gibi bazı münferit gazalar, fetihler üzerine de eserler yazılmıştır. Bunlardan en tipik olanı Midilli üzerine seferi tasvir eden “Kutbname”dir.
Bayezit’in son yıllarında Selim ve kardeşleri arasında taht için büyük bir mücadele başlamıştı. Selim tahtı ele geçirip kardeşlerini bertaraf ettikten sonra Osmanlı çevrelerinde bu mücadeleyi anlatan ve Selim’i veya rakiplerini tutan birçok risale yazılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki bu taht mücadelesi Osmanlı düşünce hayatında büyük ayrılıklara neden olmuştur. “Selimname” adıyla yirmiden fazla yazılmış olan bu risalelerden bir kısmı Selim’e karşı, bir kısmı Selim’i destekler niteliktedir.

(devam edecek)
Çok güzel bir paylaşım olmuş...Teşekkürler!
3. Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Tarihçilik

XVI. asırda, Kanuni Süleyman’ın veziriazamları Rüstem Paşa, Lütfi paşa ve Ayaz Paşa tarihler yazmışlardır. Bu veziriazamlar, yazdıkları tarihlerin başına yukarıda bahsettiğimiz anonim tarihleri aynen almışlardır. Rüstem paşa tarihi basılmamıştır, fakat Lütfi Paşa tarihi yayımlanmıştır. Bu devlet adamları anonimleri kullandıkları gibi kendi zamanlarına ait önemli bilgilerde vermektedirler. Bu eserlerin anonimlerden alınan kısımlarında, anonimlerin asıllarında olmayan ayrıntılar mevcuttur. Bu sebeple eski devirlere ait araştırmalar için kullanılabilir.
Kanuni devrinin ilk yılları Kemalpaşazade’nin büyük tarihindeki son ciltte “Mohaçname” adıyla bilinmektedir. Kanuni devrinde yazılmış belli bir tarihe kadar olan vakayiname tarzındaki eserler de şunlardır: Ferdi’nin “Süleymanname” adlı eseri, bu devrin tarihini 1542’ye kadar kaydeder. Yine bu devir için bir genel tarih, meşhur Nişancı Celalzade Mustafa’nın yazdığı “Tabakatü-l Memalik” adlı eserdir. Celalzade eserine devlet teşlkilatı ve ülke hakkında da pasajlar, fasıllar koymuştur. Bu devirde genel tarih yazanlar arasında El-Lari’nin Farsça dünya tarihini zikretmek lazımdır. O, Süleyman’ın ölümüne kadar bir Osmanlı tarihi vermiştir. Aynı devirde yine bir genel Osmanlı tarihini Arapça olarak yazmış olan Cennabi’yi de zikretmek gerekir.
Bu devirde eski menakıpnameler tarzında Kanuni’nin hemen hemen her seferi için bir gazavatname yahut fetihname yazılmıştır. Bunların içinde en göze çarpanı Nasuh Matrakçı’nın eserleridir. Onun “Fetihname-i Karabuğdan” adlı eserinden başka “Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn” adlı eseri bilinmektedir. Yine bu seferler üzerinde Lokman’ın “Hünername”si, aynı tarzda yazılmış bir eserdir. Bu gazavatname tarzındaki eserler, diğer genel tarihler yanında pek çok ayrıntıları ihtiva ettikleri için çok önemlidir. Yine bu gibi önemli olayları kutlamak maksadıyla yazılan eserler arasında sürnameleri, yani padişahların düğünlerini anlatan eserleri unutmamak gerekir. Bunlar devletin sosyal hayatı, devlet teşkilatı, sınıflar bakımından önemli kaynaklardır. Süleyman dönemine ait bu tarzda yazılmış birçok menakıpname ve risaleler bilinmektedir. “Süleymanname”, “Zafername”, “Hünername” gibi adlar altında yazılmış bu eserlerin birçoğu henüz yazma halindedir. Bunların bir kısmı, Avrupa, İspanya kütüphanelerinde bulunan nüshaları Babinger “Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri” kitabında belirtmektedir:
Ayrıca bu devirde sefer esnasında ordunun geçtiği belli başlı menzilleri, durakları tasvir eden menzilnameler de önemlidir. Bunların birçoklarını Ahmet Feridun Bey’in “Münşeatü’s-Selâtin”inde bulmaktayız. Ayrıca bu devirde meşhur Kaptanıderya Hayrettin Paşa’nın gazaları üzerinde eserler de yazılmıştır.
Selim’in ölümüne kadar olan dönemi Hoca Sadettin Efendi “Tacü’t-Tevarih” adlı eserinde iki cilt halinde yazmıştır. Sadettin Efendi. Padişahların musahibi ve akıl hocası olarak tarihi önemi olan bir şahsiyettir. “Tacü’t-Tevarih” adlı, Osmanlı Devletinin başlangıcından Selim devri sonuna kadar olan bir genel Osmanlı tarihi yazmıştır. Bu tarihi Türkçe olarak fakat o zamanın ağır inşa diliyle yazmıştır ve Osmanlı tarihinin bu devresi için klasik bir eser sayılır Sadettin’in bu tarihi, Vincenzo Bratutti tarafından İtalyancaya da çevrildi. Batı dillerine başka tercümeleri yapılmıştır, Yani Osmanlı tarihinin bir klasiği olarak. Doğuda ve Batıda kaynak olmuş en önemli eserlerdendir. Bu eser aslında büyük kısmı itibarıyla İdris-i Bitlisi’nin Farsça Heşt Bihişt’inin bir tercümesidir. Hoca Sadettin Efendi eserini hazırlarken başka Osmanlı tarihlerini de kullanmış; Neşti’yi muhakkak görmüş, fakat yine de eseri orijinal sayılamaz. O dönemi incelemek ve araştırmak isteyenler, bunun kaynağı olan ve yukarıda bahsedilen Heşt Bihişt’e başvurmalıdırlar.
Sadettin, münşi bir mütercim olarak yukarıda bahsedilen Lütfi’nin Farsça dünya tarihinin de Osmanlılar dışındaki diğer kısımlarını, yine inşa diliyle Türkçeye çevirmiştir. Ayrıca Selim’in babasıyla olan ilişkisi Osmanlı tarihini devamlı meşgul ettiği için, bir de “Selimname” yazmıştır. Yavuz Selim’in Mısır’da Tumanbay’ı idamıyla biter. Eserin sonunda Taşköprülüzade gibi Osmanlı ulemasından geniş bir şekilde bahsedilmiştir. Bu bölümde meşayih ve ulemadan uzun uzaya bahseder. Matbu nüshada adı altında yer alan bu kısım, biyografi lügati olarak büyük önem taşır.

Selanikî ve Mustafa Âti

XVI. yüzyılın sonlarında Osmanlı tarihçiliğinde seçkin bir yeri olan iki önemli yazar, Mustafa Selanikî ve Mustafa Âti‘dir. Selanikî’nin Osmanlı maliye divanında bir kâtip olarak mali işler ve para meseleleri üzerinde ihtisası vardır. İdaredeki bozuklukları, akçanın değerinin düşmesi dolayısıyla isyanların çıkmasını ve devlet kademelerindeki büyük kargaşayı en iyi aksettiren kaynaklardan biri Selanikî tarihidir. Selanikî’nin ölümü 1600’lere doğrudur. Eser 1563–1599 yılları arasındaki olayları anlatır. Bu dönem için son derece önemli bilgiler verir.
Gelibolulu Mustafa Ati ise önemli bir tarihçi olduğu kadar Osmanlı kültür tarihi bakımından da önemli eserlerini vermiştir. Mustafa Âti, bir münşi bürokrat sıfatıyla eserlerini yazmıştır. Bütün maksadı padişaha musahip olmak, yani devlet idaresinde padişahın baş müşaviri durumuna gelmekti. Fakat hayatı boyunca bunu bir türlü elde edemedi. Bunun üzerine musahiplik sanatına dair ilimlerde kalem oynattı. Yani hattatlıktan tarihe, saray protokolünden devlet idaresine ve maliyenin tenkidine kadar pek çok eser vermiştir. Tipik bir “katibü-t-tedbir”, yani devlet işlerine vakıf, münşi, çok esaslı bilgi sahibi bir bürokrattır. Fakat hiç bir zaman padişah musahibi olamadığından, kendi yolunu kesenlere karşı gayet şiddetli hücumlar yapmıştır Bu sebepten dolayı kendisini benimseyen bir devlet adamı çıkmadı.
Onun tarih sahasındaki eseri “Künhü-l-Ahbar”, kendisinden önceki Şükrullah, Lari, Cennabi gibi bir dünya tarihi olarak planlanmış ve dört rükne ayrılmıştır. İlk rüknün yaratılıştan Hz. Muhammed’in nurunun Hz. Âdem’e geçişinden, bütün mahlûkatın sırasıyla meydana gelişi ile dağlar, denizler, sular ve iklimlerden bahseder. İkinci rükün Kur’an’da adı geçen Peygamberler, Arap toplumları, Hz. Muhammedin peygamberliği. Mucizeleri, ilk halifeler, Emeviler, Abbasiler, Arap emirleri, âlimler, şeyhler ve tabipler yer alır. Üçüncü rüknün konuları Türk ve Tatar kavimleri ile hakanlarıdır. Tolunlular, Fatımiler, Eyyubiler, Memlûkler, Safeviler, Buhara ve Semerkant Hanları, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Dulkadiroğluları, bunlar arasındadır. Dördüncü rükünde ise Osmanlıların ortaya çıkışından 1599 yılına kadar olan olaylar anlatılır. Tarihlendirme saltanat sırasına göredir. Her padişah dönemi, sultanın doğumuyla başlar ve cülusundan itibaren olaylar sırayla anlatılır. Her padişah döneminde yetişen devlet adamları, ulema, şeyhler ve şairlerin hal tercümelerine dair önemli bilgiler verilir. Son iki rüknü son derece kıymetlidir. Bugün kayıp olan bazı eserleri de kullandığı için değerli bilgiler verir. Kendi zamanı için bilhassa orijinaldir. Maalesef eski harflerle olan yayını çok hatalıdır. “Künhü-l-Ahbar”ın dördüncü rüknünün yeni harflerle baskısı da yapılmıştır. IV. Rüknün Fatih Sultan Mehmet devrine ait kısmının ayrı bir yayını vardır.
Âli’nin Osmanlı tarihini ilgilendiren eserleri arasında “Fusül-i Hall-i Akd” ve “Usul-i Harc ü Nakd” adlı eseri 1598’de yazıldı. İslam hanedanlarının tarihini ve yıkılış sebeplerini inceleyerek Osmanlı Devleti’ndeki çarpık kurumları ele almıştır. Âli, Eski gazavatname-şehname geleneğini de takip eden birtakım tarihi eserler yazmıştır, Bunlardan en mühimi Lala Mustafa Paşa’nın Gürcistan seferini ayrıntılarıyla anlatan eseridir. 1578-1580’e kadar Lala Mustafa Paşa’nın seferini anlatmaktadır. Bu, diğer şehnameler gibi. Âli’nin orijinal ve tarihi bir eseridir. Tarih eserleri arasında en orijinal olanı “Nusretname”dir. Bunlardan bir diğeri olan “Nadtretü’l-Mehsib”, Il. Selim ile kardeşi Bayezid arasındaki savaşları anlatır.
Danişmendoğulları tarihine ait Danişmendname’yi kullanarak bu hanedan üzerinde yazdığı “Mirkatü’l-Cihad Fi Tarih-i Melik-i Danişment Ahmed” adlı eseri de ayrıca önemlidir. Eser, 1360’ta Arif tarafından yazıldığı iddia edilen Danişmendname’ye dayanmaktadır. Arif’in bu eseri 1360’ta yazılmış olamaz, çünkü I. Murat Tokat bölgesine çok sonraları, 1380’den sonra gitmiştir. Edebiyatçılar 1360 tarihini esas almakla beraber bu tarih yanlıştır. Hicri 1000 tarihinde kıyamet kopacağı söylentileri üzerine de III. Murat’a sunduğu “Alaimü’l-Kıyamet” adlı bir eseri vardır.
Ali’nin tarihi eserleri arasında en önemlileri bunlardır. Kendisi musahip olmak iddiasında olduğu için, devlet idaresine ait ve padişaha devletin nasıl idare edileceği hakkında “Nushatü’s-Selatin” adlı kitabını 1585’te yazdı. Halep’te tımar defterdarı olduğu zaman yazdığı bir eserdir. Ali’nin musahip olarak bir bürokratın bilmesi gereken bilgiler üzerinde yazılmış birkaç eseri daha vardır.
Selaniki ve Âli, III. Murat III. Mehmet devrindeki büyük siyası ve para meselelerinin çıktığı kargaşa devrinde yaşamış ve Osmanlı çöküş tarihinin önemli meselelerine dokunmuş iki büyük tarihçidir. Osmanlı edebiyatında “Tagayyür ve Fesad” diye adlandırılan bu devirdeki bozukluklar üzerinde bu iki tarihçiden başka, sultanlara nasihat şeklinde birtakım layihalar yazan bir dizi yazar ortaya çıkmıştır. XVll. asrın başında, I. Ahmet zamanında, bütün müesseselerde bir ıslahat düşüncesi ortaya çıktı. Padişaha Osmanlı kanun ve müesseselerindeki bozuklukları layiha şeklinde sunan tecrübeli bürokratlar bir seri eserler yazmışlardır. Bunların en eskisi, “Kitabül Müstetab”dır. Tenkit tarzında yazıldığı için müellifi kendisini saklar. Ondan sonra “Kavnin-i Yeniçeriyan” ve “Aziz Efendi Kanunnamesi” gelir. Bu tür layihaların en meşhuru Koçi Bey risalesidir, Bunlar ‘kitab-ı müstetab” tarzında yazılan eserlerdir. Padişahlara devlet idaresindeki bozuklukları sıralar ve alınması gereken tedbirleri belirtirler. Ayn Âli ayrıca önemli bir eser yazmıştır. Bilhassa Ayn Âli tımar işlerinin başında olduğu için tımar meselelerini çok iyi bilmektedir. “Kavnin-i Yeniçeriyan”ı da yine Yeniçeri Ocağından yetişmiş yaşlı bir yeniçeri yazmıştır: Akhisarlı olarak tanınan Hasan Kafi’nin “Usulü’l-Hikem fi Nizamü’l-Âlem” adlı eseri de bu tarzdadır. Aslı Arapça olan kitap sonradan Türkçeye çevrilmiştir. Bu layihalardan en tanınmışı IV. Murat’a sunulan Koçi Bey risalesidir. Bunlar üzerinde Mehmet Öz tarafından yapılan derli toplu bir değerlendirme çalışması bulunmaktadır.

(devam edecek)
Şehnameler

Sultanların münferit seferleri üzerine gazavatname geleneğini sürdüren bir şehnameciler silsilesi vardır. Şehnameler, gazavatnameler gibi basit Türkçeyle değil, yüksek bir inşa diliyle, sultanların her bir seferi için ayrı ayrı ve minyatürlerle süslenen, sarayın kitaplığına mahsus, Nakkaşhane’de yazılmış sanat eserleri ve tarihlerdir. Şehnamecilerin en tanınmış olan Fethullah Ali’dir. İran’dan gelmiştir; İran ananesini, Kanuni zamanında Osmanlı sarayına getirmiştir. O, Yavuz Selim’in gazalarını terennüm eden manzum, 800 beyitlik bir şehname yazdı.
Bu şehnameler, Firdevs’inin “Şehname”sini taklit eden bir tarzdadır. İkincisi Eflatun Şirvani’dir. O da İranlıdır, ama aslen Türkmen’dir. İran sarayında yetişmiş, sonra 1547’de İstanbul’a kaçmıştır. Fethullah Ali’nin yerine şehnameci tayin edilmiştir. (ölümü 1569’a doğru). Bu şehnamecilik türü, vakanüvislikten önce bir nevi vakanüvislik sayılabilir. Çünkü resmi olarak bir şehnameci sultan tarafından tayin ediliyordu. Seferleri İran geleneğine uyun olarak süslü bir şekilde tarif ediyor ve eserleri Nakkaşhane’de padişaha layık bir sanat eseri olarak hazırlıyorlardı.
Şehnamecilik saraya bağlı bir kurumdur. Şehnamecilerin, ilki Fatih için “Gazaname-i Rum” müellifidir. Ondan sonra şair Şehdi ve ardından Fethullah ve Şirvanlı Eflatun gelir. Bu şehnameciler IV. Murat devrine kadar süslü, Nakkaşhane’den çıkma şehnameler yazmışlardır. Şehnamecilik resmi bir makam olduğu için vakanüvisliğin bir başlangıcı olarak düşünülmektedir. Bunlardan bir tanesi şair Seyyit Lokman’dır. Eflatun’dan sonra şehnameci tayin edilmiştir. Lokman’ın eseri “Hünername”dir. “Şehname-i Al-i Osman” adlı manzum eseri Osmanlı tarihini başından itibaren ele alır. II. Selim için “Selimname”si, III. Murat için “Şehinşahnamesi” , daha sonradan yazdığı Hünernamesi ile Osmanlı padişahlarının tasvirlerini kapsayan “Kıyafetü’l-İnsaniyye fi-Şenailü’l-Osmaniye” adlı bir seri daha vardır. Lokman’dan sonra gelen başka bir şehnameci de Talakizade Mehmet’tir. (ölümü takriben 1599). O da doğu seferleri üzerine eserler yazmıştır. Talakizade Mehmet, III. Mehmet’in tarihini yazmıştır.
XII. yüzyılda müstakil bir eserin yazarı olarak İbrahim Peçevi (Peçuyi)’nin eserleri önemlidir. Devlet yüksek hizmetlerinde bulunmuş olan Peçevi, Macarca bildiğinden bu kaynakları da kullanmıştır. Bu yüzden 1520-1639 tarihleri arasındaki Osmanlı tarihi için orijinal tarihlerden birisini oluşturur. Bu devirde genel bir Osmanlı tarihi olarak Solakzade (ölümü 1657) adıyla meşhur Mehmet Hemdemi’nin eseri “Fihrist-i Şaban” zikredilmelidir. Kitabını basit bir Türkçeyle yazdığı için çok ün kazanmıştır. Aslında Selim devrinin sonuna kadar olan dönem için, Solakzade “Tacü’t-Tevarih”in Türkçeleştirilmiş şeklinden başka bir şey değildir. Tarihi h. 1054/1644 yılına kadar gitmektedir.
Bu noktada bir de özel tarihlerden bahsetmek gerekir. Bu tür eserler, şehname tarzında, yalnız padişahların değil, paşaların seferleri için de yazılmışlardır. Mesela bunlardan Sinan Paşa’nın Yemen seferi hakkında yazılmış olan böyle bir eser vardır. Lala Mustafa’nın da şehname tarzında eserleri bulunuyor. Yemen fethi için 1574’de Nihai ismindeki bir şair, “Fethiye-i Yemen” adlı bir eser, Rumuzi isminde bir şair yine Sinan Paşa’nın Yemen fethini yazmıştır. Kutbü’d-Din adlı bir müderrisin III. Murat’a ithaf ettiği yine Yemen fethine ait olan “El-Berkü’l-Yemani fi-Fethi’l Osmanî” kitabı meşhurdur. Bu eser Hicaz tarihi bakımından da önemli bir kaynaktır. 1570 tarihine kadar gitmektedir. Bunu, F. Wüstenfeld, Chroniken von Mekka adıyla Almancaya tercüme etmiştir. Mekke tarihi için yazılan “El-İ’lam Bi-A’lam Beytullahi’l-Haram”ı bu eserle karıştırmamak gerekir.
Osmanlı dönemi Arap memleketleri tarihi için Celalzade’nin kardeşi Salih tarafından yazılan “Tarih-i Mısr-i Cedid” adlı eser dikkati çeker. Tarihi ve coğrafi bir eserdir. Daha çok Arapça kaynaklardan faydalanmıştır. XVI. yüzyıl tarihi için bilhassa bürokratlara örnek olmak için, belgeleri bir araya getiren eserler de yazılmıştır. Bunların en meşhuru Feridun Ahmet’in “Münşeatü’s-Selâtin” adlı eseridir. Hicri 1271’de yazılan bu eserin birinci cildinde 625 vesika, ikinci cildinde 456 vesika vardır.

Sûrnameler

Padişahların seferlerinde başka onların hayatında çok önemli bir yer tutan düğünleri, ayrı eserler halinde yazan bir grup olarak saray sûrname yazıcıları vardır. Sûr kelimesi “düğün, velime, ziyafet, şehrayin, şenlik” anlamındadır. Sûrname de düğün, şenlik ve ziyafet gibi konularda yazılan manzum ve mensur eserlerdir. Sûrnameler, padişah şehzadelerinin sünnet düğünlerini, kızlarının ve kardeşlerinin düğünleri vesilesiyle yapılan Sûrihümayunları anlatan edebi eserlerdir. Tarihçilerin bazen kuru ve yalın ifadelerle anlattıkları bu şenlikler, sûrname müellifleri tarafından daha canlı, sanatlı ve gösterişli ifadelerle edebiyatımızda yer alır. İlk müstakil sûrname 1582 yılında III. Murat’ın şehzadesi Mehmet için yapılan sünnet düğününü, son müstakil sûrname ise 1858 yıllarında Abdülmecit’in kızları Cemile Sultan ile Mahmut Celalettin Paşa ve Münire Sultan ile İbrahim Paşa’nın düğününü konu edinmektedir. III. Murat’ın şehzadelerinin sünnet düğünlerini anlatan İntizami’nin “Sûrname-i Hümayun” adlı başka bir eseri daha vardır. Bunlardan başka çeşitli düğünleri anlatan Nâbî, Abdî, Vehbî, Hazîn, Haşmet, Melek İbrahim, Ri’fat, Esad, Lebîb, Hızır ve Tahsin sûrnamelerini sayabiliriz.
XVII. asırda Evliya Çelebi, Mehmet Zıllî (1611-1678)’nin 10 ciltlik “Seyahatnâme” adıyla bilinen eseri, yaşadığı devrin tarihi için son derece önemli bir kaynaktır. Yalnız sultanların ve paşaların özel hayatları, savaşları, karakterleri ve Osmanlı tarihi-coğrafyası bakımından değil, tarihi coğrafya ve sosyal hayat bakımından eşi bulunmayan bir kaynaktır. Evliya Çelebi’nin durumu ve sanatı üzerinde şimdiye kadar yanlış bilgiler verilmiştir. Evliya Çelebi, Osmanlı tarihinin başından beri görülen, Germiyanlı muhasip şairler gibi, paşalara muhasiplik eden ve hayatını bununla kazanan bir musahip-nedimdir. Onun bu üstün meziyetleri dolayısıyla, her paşa onu kendi hizmetine almak için rekabet halindeydi.
Evliya Çelebi kitabında açıkça belirdiği gibi, bir paşa veyahut veziriazam için gerekli tüm dinî, idari, protokol, kâtiplik gibi hizmetleri gören tipik bir musahipti. Başka musahiplerden farklı olarak kendisinden sonra imparatorluk içinde hizmet gören devlet adamlarına, paşalara bir kılavuz bırakmak istemişti. Seyahatnâmesinin esas karakteri budur. Eserinin bu vasfı şimdiye kadar anlaşılamamıştır. O, gittiği her yerde şehirleri, memurları, bölgenin coğrafi karakterini tasvir ile kalmaz, aynı zamanda orada kullanan dil ve lehçeden de örnekler verir. Bu suretle bölgeye giden memurlara da yardım etmek istemiştir. Eseri, tarihi coğrafya bakımından, dönemini anlamak için en önemli kaynağımızdır. Abartmalarını göz önünde tutarak, onun verdiği bilgilerin tümü hakkında şüpheler uyanmıştır. Ama bir musahibin hikâyeler ve fevkalâde hadiseler anlatarak efendisini eğlendirmek üzere yazdığı fantastik şeyleri, onun tarihi gözlemlerinden ayırt etmek lazımdır. Bir musahibin vazifelerinden birinin de efendisini eğlendirmek olduğu unutulmamalıdır.
XVII. asrın önemli bir tarihçisi de Müneccimbaşı’dır. O, Hz. Adem’den 1672’ye kadar gelen “Camiü’d-Düvel” adlı iki ciltlik Arapça bir eser yazmıştır. Bu eser “Sahâyifü’l-Ahbâr” adıyla Ahmet Nedim tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Müneccimbaşı, bugün kayıp olan yazmaları kullandığı için, İslam hanedanları üzerindeki bu eseri bazı bakımlardan orijinaldir. Neşrî’den sonra tarihi takvimler kullanmış, önemli bilgiler veren bir tarihçidir.

Vakanüvisler

Vakanüvis, Osmanlı merkez teşkilatında görevli devlet tarihçisine verilen unvandır. Vakanüvisler kendilerinden önce yazılanları değerlendirirler, kendi zamanlarına ait olayları da ayrıca kaydederlerdi. Bu müessese XVIII. Asrın başlarından itibaren oluşturulmuştur. Edebi vasfı ağır basan ve yine bir çeşit resmi tarihçilik olan “şehnamecilik”le “vakanüvislik”i birbirinden ayıran bazı farklar vardır. Yukarıda belirtildiği üzere belirli bir dönemin tarihini yazmak üzere bazı tarihçiler görevlendirilmişse de bunların görevini, Divanıhümayuna bağlı ve devamlı bir devlet hizmeti olan vakanüvislikten ayırmak gerekir.
Naima Mustafa Efendi’nin ilk olarak vakanüvis tayin edildiği bilinmektedir. Raşit’ten itibaren ise vakanüvislik artık bir devamlılık kazanmıştır. İbrahim Müteferrika matbaasının kuruluşundan sonra, vakanüvislerin eserlerinin sırayla basılması düşüncesi doğmuştur.
Vakanüvislik Divanıhümayun kalemleri arasından teşekkül ettiğinden, inşa ve şiir sanatında mahir ve genellikle haceganlık rütbesine ulaşmış kâtipler arasından seçilmişlerdir. Şânizade’nin azliyle yerine geçecek kişi üzerinde yapılan uzun müzakereler sırasında, Sultan II. Mahmut, “esrar-ı devletten bir memuriyet olmakla, ‘vakanüvis’ tayin edilecek kişinin hüner ve marifetten başka iyilik ve dindarlık vasfı da taşıması” gerektiğini belirtmiştir.
Görevli bulundukları dönemin olaylarını tespit ve yazma yanında, vakanüvislere, seleflerinin eksik bıraktıkları dönemin tarihini yazma vazifesi de yüklenmiştir. Bu suretle, kesintisiz bir tarihin kayda geçmesi sağlanmıştır. Azil veya ölüm hâlinde, öncekilerin tuttuğu notlar ve kendilerine verilmiş olan belgelerin, yeni memura devir ve teslim edilerek, olayları kaldığı yerden yazılması emredilmiştir. Bürokratik yazışma evrakından tarihe kaydı uygun olanlar, işlemleri tamamladıktan sonra vakanüvise haber verilirdi. Vakanüvislik devletin seçkin bir hizmeti olduğundan, bu hizmete getirenler olayları araştırılar ve bu konuda kendilerinden bir şey saklanmazdı. Hatta devlet adamları bazı gizli hususları onlara haber verirlerdi. Fakat XVIII. Asrın ikinci yarısından sonra olayların sebep-sonuç ilişkilerinin bilinmesi pek istenmediğinden, devlet sırları kendilerinden saklanmaya başlandı. Bu yüzden vakanüvisler de ya önemsiz şeyleri büyütmüş ya da önemli şeyleri hakkıyla yazamamışlardır. III. Selim döneminde, devletteki topyekûn reform çalışmaları sırasında, vakanüvisler için de bazı düzenlemeler yapılmıştır. Bu çerçevede, imkân nispetinde Avrupa devletleriyle olan ilişkilerin de vakanüvislere bildirilmesi emrolunmuştur.
Naima’dan önce padişahın yanında ve hizmetinde olarak 1683-1699 savaş olaylarını cepheden gelen telhisleri kullanarak devlet için bir tarih yazan Fındıklılı Silahtar Mehmet Ağa (1628-1723)’nın tarihini yine bir resmî vakayiname sayabiliriz. Mehmet Ağa’nın bu eseri, arşiv belgeleri mahiyetinde belgeler içerdiğinden son derece önemlidir. Fındıklılı 1699’dan sonra da sarayda padişahın günlük faaliyetini tespit eden bir eser yazdı. Bu ikinci eserini Ahmet Refik Bey çok güvenilir ilmî bir şekilde neşretmiştir. 1683-1699 devri, tarihi için en önemli kaynağımızdır. Silahtar Mehmet Ağa’nın eseri, Hacı Halîfe’nin “Fezleke-i Tevârih” adlı eserini devam ettirir. Asıl ayrıntılı tarihi 1680’lerden itibarendir ve Avusturya seferleri bakımından çok önemlidir. İlk devlet tarihçisi sayılan Naima Mustafa Efendi (ö. 1716) vakanüvisliğe 1114/1702’den önce Amcazade Hüseyin Paşa tarafından getirilmiş olmalıdır. Görevinin ne zaman sona erdiğine dair kesin bilgiler yoktur. Telîf ettiği ilk eser 982-1065/1574-1655 dönemi olaylarını anlatır. Karlofça Antlaşması’na dair bir mukaddime ilavesiyle “Ravzatü’l-Huseyn fî Hulâsati Ahbari’l Hâfıkeyn” adıyla hazırladığı eserini Amcazade Hüseyin Paşa’ya sunmuştur. Naima devlette kâtiplik vazifelerinde bulundu. 1709 tarihinde Nimetî Efendi yerine teşrifatçıbaşı ve aynı tarihte vakanüvis tayin edildi. Mustafa Naima, kendisinden önce yaılmış eserleri, özelikle Hüseyin Vecihî’nin eserini, “Sarihü’l-Mennarzâde”yi ve Hacı Halîfe’nin “Fezleke”sini anlaşılır ve basit bir üslupla takip ederek altı ciltlik ilavesiyle “Ravzatü’l-Hüseyin fî Hulâsati’l Hâlifeyn” adlı eserinde özetlemiştir. 982-1065 dönemi olaylarını anlattığı bu ilk tertip eseri XVII. asır tarihi için belli başlı bir kaynaktır. 1000-1070 yıllarını kapsayan ayrı bir eser daha hazırlamıştır. Bu ikinci tertip eseri ölümünden sonra İbrahim Müteferrika tarafından iki cilt halinde basılmıştır. İstanbul’da dört defa basılan eserin en iyi sayılan dördüncü baskısı, altı cilt olarak h. 1283’te Matbaai Amire tarafından neşredilmiştir. Daha sonra Batı dillerine de tercüme edilmiştir. Bu devir için klasik bir kaynaktır.
Raşit Mehmet (ö. 1735) Naima’dan sonra, Osmanlı Devleti vekayisini vakanüvis olarak 1714’te devraldı. “Tarih-i Râşid” adlı kitabı 1660’tan 1714 yılına kadar gelir. 1071-1134 olaylarını üç cilt halinde toplamış ve eseri İbrahim Müteferrika tarafından basılmıştır. 1865’te beş cilt halinde ikinci bir baskısı daha yapılmıştır. Raşit, Halep’e kadı olarak gönderilince onun yerine vakanüvis olarak Müderris Küçükçelebizade İsmail Asım (ö. 1760) tayin edildi. Selefini kaldığı yerden olayları yazmaya devam ederek 1722-1729 yılları arası vekayisini vakanüvis olarak kaleme aldı. Daha sonra ilmiyede ilerleyerek 7,5 ay şeyhülislamlık görevine tayin edilen Asım, vakanüvislikten azline kadar olan iki senelik olayları yazamamış olduğu halde, halefi olan Sami, I. Mahmut’un cülusundan (1143) sonraki yılları kaleme aldığından, yazılmamış bulunan1142 senesi vakaları bazı telif eserler ve mühimme defterlerine dayanışarak Mehmet Arif Bey tarafından yazılmıştır.
Ahmet Lûtfî Efendi “Tarih”inde, kendi devrine kadarki vakanüvislerin bir listesini verir. Benzer bilgiler, daha kapsamlı olarak Mehmet Cemalettin’in “Âyîne-i Zürefâ”sında da mevcuttur. Bekir Kütükoğlu, “Vekayi’nüvis” makalesinde bu konuda tahlilî bilgi sunar. Lütfî Efendi ve Mehmet Cemalettin’deki malumatın birçok açıdan tashihe muhtaç olduğunu belirten Kütükoğlu belli başlı vakanüvisler, görev dönemleri ve eserleri hakkında kendi tespitlerini aktarır. Biz burada sadece, başlıca vakanüvisleri ve eserlerini bir tablo halinde sunmakla iktifâ edeceğiz.
Ahmet Lütfi Efendi’nin 1866’da başlayıp 1907’de vefatına kadar süren 41 yıllık vakanüvisliğinden sonra bu makam iki yıl kadar boş kalmıştır. 1909’da V. Mehmet Reşat’ın cülusunu müteakip, Darülfünunda Osmanlı ve Devletler Tarihi muallimi olan Abdurrahman Şeref Efendi (1853-1925), son vakanüvis olarak tayin edildi. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Sultan V. Mehmet Reşat’ın ölümüne kadar olan 1908-1918 yılları olaylarını yazmıştır. “Tarih-i Devlet-i Osmâniye” adlı eseri revaç bulmuş ve bu eserin özeti okullarda ders kitabı olarak okutulmuştur. Tarihi Osmani Encümeni başkanı iken çıkardığı tarih mecmuasına biyografiler yazmıştır. Abdurrahman Şeref Efendi’nin vakanüvisliği, Osmanlı saltanatının ilgasına kadar devam etti.

[Resim: 67957811.jpg]
Vakanüvis tablosu

(devam edecek)
Çok teşekkürler...
(yazının devamı)

5. Türkiye’de Modern Tarihçiliğin Kurucuları

Tarihi Osmanî Encümeni (1909)

Osmanlı Türkiyesi’nde çağdaş tarihçilik, 1880’lerde başlayan Türk Aydınlanma Çağı etkisi altında, İkinci Meşrutiyet (1908-1918) döneminde Tarihi Osmanî Encümeni (TOE)nin kuruluşu ile başlamış, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında önde gelen tarihçiler burada yetişmiştir. TOE, 1909’da Padişahın 14 Zilkade 1327/27 Kasım 1909 tarihli iradesiyle, 12 üyeden oluşan bir kurum halinde faaliyetine başlamıştır. Hükümetçe seçilen kurucu üyeler, son Osmanlı vakanüvisi olan Abdurrahman Şeref, Ahmet Tevhit, Ahmet Refik, Ahmet Mithat, İskender Hoci, Eftalettin, Diran Kilikyan, Zühdî, Ali Seydî, Karolidi, Mehmet Arif, Necip Asım; muavin üyeler ise Ali Emirî Efendi, Tevfik Paşa, Halil Ethem, Safvet, Süleyman Nazif, Arifi Paşa, Osman Ferit, Faik Reşat, Mehmet Galip, Musa Kâzım, Mistadikidis’tir. Encümenin masrafları devlet hazinesinden 10000 kuruşluk bir tahsisatla karşılanıyordu. Encümenin üyeleri haftada bir gün İstanbul vilayet binasının altındaki bir odada toplanırdı. Encümenin ilk yayınları Türk milliyetçiliğini ön plana almış ve bu akım Anadolu’da Türk Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasıyla (1919) beraber gittikçe güçlenmiştir. İlk faaliyet olarak yeni metotlarla bir Osmanlı tarihi yazılması kararlaştırılmıştır. Fakat tasarlana bu eseri yalnız birinci cildi çıkmıştır. Encümen, arşiv belgeleri, kitabeler ve vakayinamelerin yayımlanmasına önem vererek, yazılması düşünülen Osmanlı tarihi için kaynak neşriyatına önem vermiştir. İlk kez, encümen üyeleri, devlet arşivlerinde (“evrak mahzenlerinde”Wink araştırma yapma izni almıştır.
Encümence ilk defa arşiv belgeleri üzerinde önemle durulmuş ve seçilen belgelerden dört kategori tespit edilmiştir: Babıâli evrakı, defteri Hakanî, maliye ve şerî mahkeme sicilleri. TOE kurulduktan sonra yayımlanan “TOE Mecmuası” ilk kez modern Türk tarihçiliğini hakkıyla temsil eden bilimsel bir dergi olmuştur. İş bölümü yapılmış, her dönemin yazılması üyelerden birinden istenmiştir. Encümen ayrıca basılmamış vakayinamelerin yayımlanmasını, başka dillerde yazılmış tarihlerin Türkçeye çevirisini kararlaştırmıştır. Mecmuada, beylikler ve Osmanlı dönemine ait son derece önemli bir belge dizisi de Halil Ethem ve Ahmet Tevhit Bey’in yayımladıkları kitabelerdir.
Mecmuada zeyl olarak önemli bazı vakayinameler yayımlanmıştır. Kritovoulos, Tarih-i Sultan Mehmed Han-i Sânî; Fatih Kanunnameleri; Vakı’ât-i Sultan Cem; Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth; Abdülğaffar, Umdetü’t-Tevarîh başlıklı Kırım tarihi bu yayınlar arasındadır. Osmanlı tarihi araştırmaları için bu mecmuada yayımlanan yazılar ve belgeler bugün de vazgeçilmez kaynak değerini korumaktadır. Saltanatın kaldırılması üzerine 1922’de Encümen, Türk Tarih Encümeni adını almış ve mecmua da aynı adla çıkmaya başlamıştır. Yeni dönemde, sonradan ün kazanan adlar, bu arada İ. H. Uzunçarşılı, İbnülemin Mahmut Kemal, M. Zeki (Pakalın), Mükrimin Halil (Yinanç) ve Avram Galantini’nin değerli katkılarını bulmaktayız. Mecmuaya sürekli yazı yazan yazarlar, A. Şerif, Halil Ethem, Ahmed Tevhit, Necip Asım, Safvet ve Ahmet Refik Beylerdir. Sürekli katkısı olanlar arasında Ali Bey’in Osmanlı nümizmatiği üzerine değerli yazılarını unutmamak gerekir.

Halil Ethem (1861-1938)

Sadrazam İbrahim Ethem Paşa’nın (öl. Mart 1893) ortanca oğlu Halil Ethem Eldem (1861-1938) arkeoloji, sanat tarihi, nümizmatik, epigrafi ve tarih alanlarında ilk kez Batı metotlarıyla eserler vererek Osmanlı-Türk kültürünün modernleşme sürecini açan büyük bilim adamlarından biridir. Halil Eldem, özel ihtisas isteyen nümizmatik, arkeoloji, epigrafi, jenealoji ve tarih bilimlerinde uluslararası ün kazanmış bir bilginimiz olmakla kalmaz; modern müzeyi geliştiren, Tarihi Osmanî Mecmuası’nı kuran ve yürüten örgütleyici yeteneklere sahip birisidir. Halil Ethem, kitabeler üzerinde olduğu gibi nümizmatik bilimi araştırmalarını Türkiye’de sağlam bilim metotlarına göre kuran ve yayın yapan ilk kişidir. Meskûkât gibi tarih yazıcılığının en güvenilir ve keskin kanıtlarını veren kitabelerin tespit ve yayımlanması faaliyeti memleketimizde Halil Ethem’in teşvikiyle, onun açtığı çığırda devam etmiştir. Halil Ethem, kitabe ve nümizmatiğin önemini ilk kez tanıtan modem bilim adamıdır.

Ahmet Refik (Altınay) (1882-1937)

Ahmet Refiki, yurdumuzda “modern tarihçiliği başlatan tarihçiler arasında anmak gerekir. Ahmet Refik, gazete ve dergilerde aydın halk için yazdığı yazılar yanında, Avrupa tarihçiliğini tanıtan, ilk defa Osmanlı arşiv belgelerini geniş ölçüde kullanan ve yayımlayan, “Silahdar Tarihi” gibi önemli vakayinameleri bilimsel şekilde yayına hazırlayan, ilginç konular üzerinde birçok orijinal incelemelerle tarihimizi aydınlatan, yalnız siyasi tarihle değil sosyal ve ekonomik tarihle ilgilenen bir tarihçi olarak modern Türk tarihinin kurucularındandır.
Ahmet Refik Askeri Rüştiyesine kaydolmuş, Kuleli Askeri İdadisinden sonra Harbiye’yi 1898’de birincilikle bitirmiştir. Bir sure askeri mekteplerde Öğretmenlik yaptıktan sonra, 1902’de Harp Okulunda Fransızca hocalığına atandı 1907’de yüzbaşılığa yükseltilen A. Refik ertesi sene Harbiye harp tarihi hocalığına getirildi. Yazı hayatına bu yıllarda atıldı. Bir ara Tercumanı Hakikat, 1908’de Millet gazetesi başyazarlığını üzerine aldı. 1909’da Padişah tarafından Osmanlı tarihinin bilimsel incelenmesi amacıyla kurulan Tarihi Osman Encümeni (TOE) üyeliğine getirildi. 1912 Balkan Savaşında Erkânıharbiye-i Umumiye’de hizmet etti ve savaş sonunda kendi isteğiyle emekli oldu ve gazetelerde tarih konularında yazılar yazmaya başladı. A Refik, Eskişehir yakınında Osman Gazi’nin ilk merkezi Karacahisar’a ait gözlemlerde bulunan ilk tarihçimizdir. Harbiye Nazırı Enver Paşanın himaye ettiği A Refik, İttihad ve Terakki Cemiyeti ile işbirliği içinde idi Bu sıyası ilişkileri, ileride onun Mustafa Kemal ile ilişkilerinde olumsuz sonuçlar doğuracaktır. A. Refik 1334 (1918)’te Darülfünunda Tarih kürsüsüne atanmış, bir yıl sonra müderrisliğe (profesörlüğe) yükseltilmiştir.
A Refik’in Türkiye’de tarih bilimi için yaptığı önemli hizmet göz ardı edilmiş, onun sadece çocuk ve halk eğitimi için yayınladığı makale ve kitaplar öne sürülerek bilimsel tarihçiliği unutturulmuştur. A Refik geçim sıkıntısı sonucu, gazetelerde ve vülgarize tarih serilerinde yüzlerce makale yazmış, halkın tarihçisi olmuştur. A. Refik için sadece “tarihi sevdiren adam” bir vulgarizatör tanımı yapılmış, onun halk için yazdığı yazılar yanında ilk kez Osmanlı arşiv belgelerine göre yayımladığı, birçok önemli vakayiname ve kaynağı tarihçilerin istifadesine sunduğu görmezlikten gelinmiştir. Nasıl ki Halil Ethem, tarihin yardımcı bilimleri, epigrafi, nümizmatik ve jenealoji üzerinde yorulmaz bir araştırıcı; Fuat Köprülü Hoca Türk edebiyatı ve Türk kültürü üzerinde modem Türk biliminin ilk büyük temsilcisi olmuş ise Ahmet Refik Hoca da modern Türk tarihçiliğini kuranlar arasında ilktir.
Birinci Dünya Savaşından sonra, Mustafa Kemal’in iktidar döneminde İttihatçılara karşı genel tepki dolayısıyla A. Refik’in İttihatçılığı daima hatırlanmıştır. TOEM’de üretken bir yazar iken Türk Tarih Kurumuna alınmamış, Darülfünundaki derslerine son verilmiştir Geçimini sağlama kaygısı, onu dergi ve gazetelere günlük konularla ilgili sürekli yazı yazmaya zorlamıştır.
Tarihi Osmanî Encümeni üyeliği (1909) ve bu yolla Osmanlı arşivinin bilimsel araştırmalara açılması A Refik’in hayatında yeni bir dönem açar. Arşiv belgeleri yayınları birbirini izler: Anadolu’da Türk Aşiretleri (1930) Osmanlı Devrinde Türkiye Madenleri (İstanbul 1931), Devşirme Usulü (1934), Osmanlı Devrinde Hoca Nüfuzu (İstanbul 1933), İstanbul Hayatı) (1931-1932). Arşivden çıkardığı belgeler “sadece tarihin ham maddeleridir”. Cumhuriyet döneminde Muhtasar Türkiye Tarihi (İst. 1924), Bizans Karşısında Türkler (1927) yeni dönemin istediği kitaplardı. A. Refik çeşitli tarih serileri için popüler kitaplar yazmakta devam etti Bu popüler seriler Milli Kütüphane Tarih Serisi, Tetebbuat-i Tarihiyye Sayfaları, Geçmiş Asırlarda Türk Hayatı, Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı, Türk Tarihinin Ana Hatları, Çocuklara Tarih Kitapları serileridir. Âlim ve Sanatkârlar (İstanbul, 1924) adı altında topladığı eserde yedi tarihçi (Selanikî, Hoca Sadettin, Peçuyi, Fındıklılı, Naima, Raşit), üç mimar (Sinan, Davut Ağa, Kasım Ağa), iki şeyhülislam (Karaçelebizade Abdülaziz, Yahya Efendi) bir sadrazam (Koca Ragıp Paşa), bir şair (Nedim) ele alınmıştır. Bu biyografileri yazarken A. Refik vakayinameleri ve hatta arşiv belgelerini kullanarak doğru tarihi bir tablo vermeye dikkat eder. Kullandığı renkli üslup dolayısıyla bu yazıların “vülgarize” nitelikte olduğu iddiası abartılı ve haksızdır. Bu kişiler hakkında bugüne kadar yazılmış en iyi biyografiler bunlardır.
A. Refik Osmanlı tarihi kaynaklarından önemli bazı eserleri bugün bile güvenle kullanılabilir biçimde yayımlamıştır. Bunların başında, Silahtar Tarihi gelir. Bu eser Fındıklılı Mehmet Ağa’nın çoğu padişahlara gönderilen telhislere ve kendi gözlemlerine göre yazılmış son derece önemli bir tarihtir; Mehmet Halife Tarih-i Gılmani (İstanbul 1924) bu kaynak eserler arasında sayılmalıdır. A. Refik’in Meşihat arşivinden yararlanarak yayımladığı İlmiye Salnamesi (İstanbul 1918) önemli eserlerinden biri olup içinde şeyhülislamların kısa biyografileriyle fetvalarından örnekler yer almaktadır.

Mehmet Fuat Köprülü (1890-1966)

Köprülü, Il. Abdülhamit döneminde Batı geleneğinde laik bir eğitim veren, Batı dillerini öğreten idadi mektebini bitirdi. Fuat Köprülü, Osmanlı- Türk ilmini bilim dünyasında ilk defa hakkıyla temsil eden ve Avrupa’da ilim payelerine layık görülen ilk Türk bilim adamlarındandır. Çok genç yaşta muhtelif liselerde aldığı muallimlik vazifelerinden sonra 23 yaşında İstanbul Darülfünunu Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine getirilmiş, daha sonraki yıllarda Mülkiye, Sanayii Nefise mektepleri, İlahiyat Fakültesi, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Siyasal Bilgiler Okulu gibi çeşitli yüksek okullarda 28 yıl profesörlüğü esnasında yurda binlerce değerli eleman yetiştirmiştir. 1915’te Milli Tetebbular Mecmuasını çıkaran Fuat Köprülü, 1924’te Türkiyat Mecmuası, 1931’de Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, 1938’de Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’ni yayımlamaya başlamış ve 1936-1941 seneleri arasında Ülkü dergisinin müdürlüğünü yapmıştır.
Fuat Köprülü yayın faaliyetine daha 18 yaşında başlamış ve 42 yıl içinde 210 eser ve etüt ile 1000 kadar makale yayınlamıştır. 1925’te Rusya Şura Cumhuriyetleri Birliği ilimler Akademisi Muhabir üyeliğine 1934’te Macar ilim Akademisi muhabir üyeliğine ve Prag Şark Enstitüsü muhabir üyeliğine seçildi. 1927’de Heidelberg Üniversitesi, 1937’de Atina Üniversitesi kendisine fahri doktorluk unvanı tevcih etmişlerdir. 1939’da Sorbonne Üniversitesinin büyük merasimle fahri doktorluk (doctor honoris causa) verdiği uluslararası ün yapmış birkaç âlim arasında Fuat Köprülü de bulunuyor ve Batı üniversitelerinin şeref direğinde tarihte ilk defa Türk bayrağı dalgalanıyordu.
Köprülü’nün milli tarih ve kültür alanında geniş faaliyetinin derin etkisi, kendisinden sonra öğrencileri ve izleyicileri tarafından önemli bir siyaset-fikir akımına, Türk-İslam sentezi hareketine vücut vermiştir. Türk-İslam sentezi düşüncesi, Gökalp ve Köprülü’yü izleyerek, Turancılık yanında daha ziyade Anadolucu bir karakter taşır. Köprülü, edebiyatı geniş anlamda ele alarak gerçekte bir kültür tarihçisi olmuştur. Darülfünunda ilk sosyoloji kürsüsünü kuran Ziya Gökalp’ın güçlü etkisi altında idi. Köprülü, 1915’te Gökalp ile birlikte Asrı İslamiye ve Milliye Encümenini kurdu. Bu encümen, 1909’da Halil Ethem’in öncülüğü ile Osmanlı tarihini çağdaş bilimsel esaslar çerçevesinde inceleme amacıyla kurulmuş olan Tarihi Osmanî Encümeni (bk. yukarıda) karşısında Türk kültürü araştırmalarına öncelik tanıyordu.
Köprülü, Osmanlı klasik kültür aşamalarını da tespite çalışmıştır. Köprülü’ye göre, “acemperestlik” modası, yani halk kültürü karşısında sarayın temsil ettiği İran menşeli yapay “medeniyet”, Fatih ve Il. Bayezit dönemlerinde en yüksek derecesine varmıştır. Köprülü, Osmanlı klasik medeniyetinin halka sırtını çevirmesinin, Yıldırım Bayezit (1389-1402) döneminde başladığını belirtir. Daha sonraki yıllarda bu üretken büyük bilgin, Türk kültür tarihi araştırmalarını, Türk dini (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar), Türk hukuku ve kurumları tarihi, Türk ekonomi tarihi (Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, 1931) konularını ele alarak genişletmiştir. Bu yazılarda o. Osmanlı kültüründe Avrasya eski Türk kültürünün devamı ve etkileri konularını özgün biçimde işlemiştir.
Onun bütün etütleri o zamana kadar o konuda yapılmış olan işlerin dikkatle gözden geçirilmesi ve eleştirisiyle başlar. Batı biliminin bu eski geleneğini Türk ilim edebiyatımıza ilkin o getirmiştir. Köprülü’nün eleştirel, bilimsel yaklaşımı, Batı ilim metodolojisiyle, özellikle Fransız kültürüyle tanışması sayesinde olmuştur. Köprülü, eleştirilerinde yalnız Türklerin değil birçok Batı bilgininin de ne kadar sathi ve dar görüşler içinde kaldıklarını, nasıl büyük yanlışlıklara sürüklendiklerini göstermiştir.
Fuat Köprülü, her şeyden evvel bilinen ve bilinmeyen kaynaklara göre yeni gerçekleri ortaya çıkaran yaratıcı bir âlimdir. Köprülü’nün o kadar çeşidi ve sonuçta dağınık gibi görünen aslında bir tek konunun, Türk kültür tarihinin çeşidi yönlerini incelemeye çalışır. Ziya Gökalp’ın bir “tilmizi” olarak toplum ve kültürün organik bir bütün olduğuna inanan Köprülü, kültürün edebiyat, sanat, hukuk, iktisat gibi kollarının “içtimai hayat dediğimiz complexus”un çeşitli yönlerinden ibaret olduğunu göstermiş ve kendi çalışmalarını bu temelde geliştirmiştir. O, bugün de bilim dünyasında Türk edebiyatı tarihi ve Türk din tarihi konusunda bir otorite sayılmaktadır. Tereddütsüz denilebilir ki, gerçekte o bu ilim kollarının hakiki kurucusudur.
Köprülü Türk dini halk edebiyatı ve kültürünü derinliğine araştırdığı gibi ayrıca saz şairleri ve âşık edebiyatı üzerinde yayınlara başlamış, bunun yanında Kadı Burhanettin, Ahmet Paşa, Şeyh Galip, Baki ve nihayet Fuzuli gibi Türk divan şiirinin büyük ustaları hakkında da incelemeler yayımlamıştır. “Fuzuli Hayatı ve Eseri” adlı giriş yazısını 1947’de İslam Ansiklopedisi’nde “Fuzuli” maddesi tamamlanmıştır. Bu ustalar elinde klasik divan edebiyatının Acem taklitçiliğinden kurtulup orijinalliğini kazandığını ileri sürdü. Türk edebiyatı tarihini bir bütün olarak düşünen Fuat Köprülü, klasik Türk edebiyatına Habibi, Nesimi, Fuzuli, Ruhi gibi büyük ustalar veren Türkmen- Azeri edebiyatı üzerinde önemle durmuştur.
Fuat Köprülü’nün Türk kültür tarihi alanında geniş bilimsel çalışmaları arasında Türk hukuk tarihine dair çalışmaları önemli bir yer tutar. Kendisi, 1931’de Türk Hukuk ve iktisat Tarihi Mecmuası’nı çıkardı ve “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı önemli etüdünü burada neşretti. Derin ve etrafı incelemelerin ürünü olan bu makalede eski Türk-İslam devletlerinin kamu hukuku kurumlarıyla Osmanlı müesseseleri arasındaki sürekliliği ortaya koyarak oryantalistlerin yanlış iddialarını düzeltti. 1937’de Il. Türk Tarih Kongresi’nde okuduğu “Orta Zaman Türk Hukuki Müesseseleri, İslam Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk Amme Hukuku Yok mudur?” başlıklı tebliği Türkçe ve Fransızca olarak yayımlandı. Burada Köprülü, Türk kamu hukuk tarihinin belli başlı meselelerini açık bir şekilde ortaya koyuyor, kaynakları ve araştırma metotlarını gösteriyordu.

Zeki Velidi (Velidi) Togan (1890-1970)

Zeki Velidi Başkurt-İli (Başkurdistan)’da Küzen-Avulu köyünde doğdu (10 Aralık 1890). Kaynak dillerine hâkimiyeti ileride onun ilmi faaliyetlerindeki başarısını sağladı. Zeki Velidi’nin yetişme çağında Rusya Türkleri arasında İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinin etkisiyle Türk-Tatar kavimlerinin birliği ve Batı tarzı eğitime (ceditçilik) karşı yakın ilgi vardı. Zeki Velidi yenilikçi amcası Neccar’ın etkisiyle genel Türk tarihe merak sardı.
Z. Velidi İstanbul üzerinden Paris’e geldi ve orada P. Pelliot, J. Deny, M. Blochet gibi Fransız oryantalistleriyle tanıştı. Berlin’e geçerek Prusya Devlet Kitaplığı’nda Doğu yazmaları katalogunun hazırlanmasına katıldı. İstanbul’a (Mayıs 1925), oradan Ankara’ya geldi. Böylece Z. Velidi’nin ölümüne kadar (26 Temmuz, 1970) bir Türk vatandaşı olarak Türkiye’de verimli ilmi faaliyeti başlamış oldu. F. Köprülü, Z. Velidi’yi Edebiyat Fakültesinde Türk tarihi muallimi atadı (Ocak 1927). Darülfünunda verdiği Türk tarihi dersleri (1927-1930) ileride yayınladığı Umumi Türk Tarihine Giriş (İstanbul, 1946) adlı eserinin ilk taslağını oluşturacaktır.
Ankara’da Atatürk’ün himayesinde toplanan 1. Tarih Kongresi’nde (2-5 Temmuz 1932), resmi Türk tarih tezine (Orta Asya’da kuraklık yüzünden Türklerin kurduğu şehirlerin ve tarım bölgelerinin kumlar altında kaldığı ve Türklerin temsil ettiği yüksek medeniyetin onlar tarafından dünyanın dört bir yanına götürüldüğü tezi) aykırı düşen eleştirileri şiddetle tepkiyle karşılandı. Z. Velidi bir hafta sonra Darülfünundaki kürsüsünden istifa etmek zorunda bırakıldı. Z. Velidi’ye göre kongre, “siyaseti gözeten tarihçiler de fikri ve vicdani salâbeti olan tarihçiler arasında bir mihenk taşı” olmuştur. Z. Velidi, doktora için Viyana Üniversitesine gitti.
Viyana Üniversitesinde İbn Fadlan üzerindeki teziyle doktor payesini aldı (1932-1939). Bonn Üniversitesinde “honorar professor” olarak Orta Asya tarihi ve İslamiyet üzerinde dersler verdi (1935-1938), İnönü’nün cumhurbaşkanlığa gelmesiyle Türkiye’ye dönmeye karar verdi. İstanbul Üniversitesi Türk Tarihi profesörlüğüne atandı (Eylül 1939). Atatürk ve Milli Şef İnönü döneminde Türk Devleti’nin resmi ideolojisinin kuvvetli tesirine rağmen, Z. Velidi, uluslararası şöhretine güvenerek bazı tabuları yıkmaya çalışmış, başarılı olamamıştır. Dünyaya Türk’ün ve Türk tarihinin, saptırmalardan ve ön yargılardan arınmış gerçek bir tablosunu vermek, Zeki Velidi’nin bütün hayatını dolduran bir tutkudur. Atatürk’ün etrafındakiler, onu gözden düşürmek için Türk tarih tezine karşı Z. Velidi’nin eleştirilerini abartarak kullanmışlardır.
Z. Velidi’nin yazma kütüphanelerdeki araştırmalarıyla Türk tarih ve kültürünün çok önemli kaynaklarını ortaya çıkarması, Türk tarihi alanında onun belirleyici rolünü göstermeye yeter. Türkistan seyahatinde Kutadgu Bilig’in bir yazmasını, Meşhed’de İbn Fadlan Seyahatnamesi’ni keşfi (1923), Manchester’de John Rylands yazmaları arasında Xl. veya Xll. yüzyıla ait bir Türkçe Kur’an tercümesi, İstanbul kütüphanelerinde Biruni’nin eserlerini, Harzem dilinde yazılmış kaynakları, Konya’da İlhanlı dönemi maliye kaynakları (Risale-yi Falakiyye ve Sa’adetname yazmalarını) tanıtması, Altın-Orda tarihine ait son derece önemli yerli bir tarihi Ötemiş Hacı Tarihi’ni keşfi bu kaynak araştırmaları arasında en önemlileridir.
Z. Velidi, vakayiname, jenealoji (ensab) ve destanlardan başka tarih kaynaklarını ve etnografya, arkeoloji, nümizmatik, epigrafi ve edebi eserleri inceleyerek tarihin türlü cepheleriyle bir bütün içinde ele alınması gerektiğine inanır. O, Türk tarihinin karanlık kalmış birçok sorusunu aydınlığa çıkarmıştır. Z. Velidi’nin Başkurdistan’da bozkır göçebe kültürü geleneklerinin kuvvetle yaşadığı bir çevreden gelmesi, kaynak dilleri Türkçe, Arapça ve Farsçaya hâkimiyeti, Rusya ve Almanya oryantalist çevreleriyle yıllarca beraber çalışması, onun Türk tarihi hakkında bir otorite olarak tanınmasını sağlamıştır. Avrupa’da birçok tanınmış ilmi cemiyetin üyesi olduğu gibi, kendisine çeşidi ilmi payeler verilmiştir. Z. Velidi’nin tarihi metot disiplini ve ilmi kişiliği üzerinde fikirler farklıdır. Binleri, onun tarihi kanıtları acele yorumlayarak abartılı teoriler ortaya attığını belirtirler. Bu bakımdan bazı öğrencileri (mesela F. Kırzıoğlu, İ. Kafesoğlu) aynı yolu izlemişlerdir. “İslamiyet Türk’ü koruyan en önemli kültür bağıdır; ona sarılın ve o kültürün yüceliğine inanın” inancıyla Z. Velidi, kuşkusuz, 1960- 1980’lerdeki Türk-İslam sentezi akımını hazırlayanlardan biridir.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1888-1977)

İsmail Hakkı Uzunçarşılı İkinci Meşrutiyet döneminin birçok aydını gibi, orta tahsilini Askeri Rüştiyede ve Mercan İdadisinde tamamladı. İdadiden mezun olan İ. H. Uzunçarşılı öğretmen olmak arzusuyla Darülfünun Edebiyat bölümüne kaydoldu. Orada tanınmış kişilerden, bu arada Ahmet Mithat, Abdurrahman Şeref, Mehmet Akif, İzmirli Ahmet Hikmet, Hamdullah Suphi’den ders aldı. Çok istediği muallimlik hizmetine ilkin Kütahya İdadisinde tarih coğrafya muallimi olarak başladı. Kütahya tarihi üzerinde toplamış olduğu malzemeyi işleyerek Kütahya Tarihi’ni Ankara’da yayımladı. 1921’de Kastamonu Sultanisi tarih muallimliğine atandı. İlk tarih yazılarını ünlü kişiler üzerinde toplamakla beraber şehir ve kurumlar tarihi üzerinde de Açık Söz gazetesinde yazılar yayınladı. Bunda kuşkusuz Ahmet Refik’in etkisi olmuştur. Bu arada bir Sinop ve Kastamonu Rehberini hazırladı. Oradan Karesi Sultanisine (Kasım 1923), ertesi yıl Maarif müdürlüğüne atanmasıyla (Kasım 1923) İ. Hakkı’nın hayatında yeni bir dönem açıldı. Kastamonu’daki gibi Karesi Meşheri ve Karesi Tarihi’ni yayımladı ve Karesi fahri hemşeriliğini kazandı. Böylece, İ. H. Uzunçarşılı, gittiği yerlerde bölge tarihi üzerinde malzeme topladı. Bu çalışmalar ileride, Anadolu Beylikleri ve Şehir Tarihçiliği tarihi üzerindeki incelemelerine esaslı bir başlangıç oluşturmuştur. Ancak onda şehir tarihi kavramı dar bir çerçevede kalmıştır. İ. Hakkı’ya göre, şehir veya bölge tarihi denince, o bölgede yetişen büyük kişiler (meşahir) ve hanedanlar anlaşılmaktadır. 1923-1933 yıllarında Anadolu Beylikler Tarihi yakın bir ilgi odağı idi. TOEM etrafındaki yazarlar da (H. Ethem, A. Tevhit) aynı çaba ile kitabeler toplamakta idiler. Meşahirin hayatlarını incelemek için İ. H. Uzunçarşılı da kitabeler toplayıp yayınlamaya önem vermiş ve TOEM ile yakın ilişkisi bu konu dolayısıyla olmuştur. Karesi tarihi üzerinde çalışmaları, İ. H. Uzunçarşılı’ya 1927 Ekim seçimlerinde Balıkesir (Karesi) mebusu seçilmesini sağlamıştır. Atatürk’ün emriyle, mebuslukla birlikte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümünde tarih hocalığına atandı.
Eski dostu Hamdullah Suphi’nin delaletiyle Atatürk’ün kurduğu yeni Türk Tarih Kurumuna üye seçildi (1931). Kurum tarafından yayımlanması kararlaştırılan Genel Türk Tarihi projesinde, Osmanlı tarihinin 1789’a kadar olan bölümü İ. H. Uzunçarşılı’ya havale olundu. Uzunçarşılı o devrin tarihçileri gibi, idadide klasik Osmanlı edebiyatı üzerinde esaslı bilgi edinmiş ve sonraları Hezar-Dinar ve Sava takma adlarıyla birçok manzumeler yayımlamıştır. Üstadın TTK yılları (1931-1977), kendisine “reisü’l-müverrihin” lakabını kazandıran yoğun araştırma ve yayın faaliyeti yılları olmuştur. Bu yıllarda makalelerinin çoğunluğu TTK’nin çıkardığı Belleten dergisinde yayımlanmıştır.
Uzunçarşılı, tarihi belgelere dayanarak yazmaya inanmış bir tarihçi idi. Hayatını belli başlı Osmanlı arşivlerinde (İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Topkapı Sarayı Arşivi) pek çok belge serilerini incelemekle geçirdi. İnanılmaz zenginlikteki bu arşiv malzemesi onun eserlerine kuşkusuz kalıcı bir nitelik kazandırmıştır. Bu belgelerin tarihçiliğe yeni bir ufuk kazandırdığına haklı olarak inanıyordu. Belgelere bağlılık, bu belgeleri okumakta güçlük çeken son kuşak bazı genç tarihçilerce “belge fetişizmi” olarak karşılanacaktır. Gerçekten belgeler de metodik bir eleştiri süzgecinden geçirilerek kullanılmalıdır.
İ. H. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi (4 cilt Ankara, TTK, 1947-1959). Prof. Dr. Adnan Erzi’ye göre Hammer’den sonra bu konuda “en mufassal ve güvenilir” Osmanlı tarihidir. Yusuf Hikmet Bayur da “Bizim dilimizde ve Hammer ve Gibbons dâhil, yabancı dillerde gördüğüm eserler arasında üstadın bu eserine eş olanına rastlamadım.” demektedir. Belgelere göre verdiği yeni değerli bilgiler hariç, bu dört cildi popüler tarih kategorisine koymak zorundayız. İ. H. Uzunçarşılı Batı dillerini kullanmak imkânına sahip bulunmadığından, genellikle Batı literatürünü ihmal etmiştir. Konu üzerinde Batıda N. Jorga ve J. W. Zinkeisen tarafından yazılmış klasik eserlere başvurmadan genel bir Osmanlı tarihi yazılamaz. Bunun yanında Batıda birçok belge koleksiyonları yayımlanmıştır.

Ömer Lütfi Barkan (1903.1979)

1903 yılında Edirne’de doğan Ömer Lütfi, 1920’de İstanbul’da orta öğrenimini tamamlamıştır. Edirne’de bir süre öğretmenlikte bulunduktan sonra İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine kaydolunmuş, 1927’de buradan diploma almıştır. İstanbul Fransız Arkeoloji Enstitüsü direktörü, tanınmış sanat tarihçisi Albert Gabriel aracılığıyla Strasbourg Üniversitesinde tahsile devam imkânını bulması, Barkan’ın bilim hayatını belirleyen bir aşama olmuştur. 1928-1931 yıllarında Strasbourg Üniversitesindeki öğrenimi sırasında Fransız tarihçiliğinde bir devrim yapan Annales ekolünün büyük temsilcilerinden biri olan Marc Bloch’in derslerine devam etmiş, sosyoekonomik tarihe ilgisi onun meslek hayatına yön vermiştir. 1933’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine doçent olarak atanan Barkan, o zaman siyasi tartışmaların başında gelen toprak kanunu ile ilgili olarak bir dizi makale yayımlamış ve iktisat Fakültesinde iktisat tarihi doçentliğine nakledilmiştir (1937). Orada “Osmanlı İmparatorluğunda Kuruluş Devrinde Toprak Meselesi’ unvanlı doçentlik tezini savunmuş (1938) ve 28 Şubat 1939’da Umumi iktisat ve iktisadi Doktrinler doçenti, bir yıl sonra da bu disiplinin profesörü unvanını almıştır. Barkan’ın sonradan İÜ İktisat Fakültesi Mecmuası’nda yayınlanan sürgünler, nüfus ve arazi sayımları (Defteri hakaniler), Balkanlar’da toprak meselesi üzerinde ilk çalışmaları 1938-1939 yıllarına rastlar. O yıllarda üniversitede dünyaca tanınmış ekonomistler, W. Ropke ve A. von Rustow ders veriyordu. 1950’de Prof. Rustow’un ayrılması üzerine Barkan, İktisat Tarihi ve İktisadi Coğrafya kürsüsü profesörlüğüne getirilmiştir.
Çığır açan yayınlarıyla bilim dünyasında kısa zamanda tanınan Prof. Barkan’a 1943’te Strasbourg Üniversitesi “Doctor Honorıs Causa” payesi tevcih etti. Türk Tarih Kurumu, Sırbistan ilimler Akademisi, Türk Sosyoloji Cemiyeti, onun bilime büyük katkılarını tanıyarak üye seçmişlerdir. Milletlerarası Osmanlı ve Osmanlı Öncesi Tarih Konseyi’nin (CIEPO) kurucularından olan Prof. Barkan bu kurumun altı yıl süreyle başkanlığını yapmıştır. Prof. Barkan, 1973 yılında emekliliğine kadar İÜ İktisat Fakültesi ve Edebiyat Fakültesinde, Türk İktisat Tarihi, Genel İktisat Tarihi, Osmanlı Kurumları Tarihi derslerini vermeye devam etmiş, 1950-1952’de İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş, Rockefeller Vakfının mali desteğiyle bu fakülteye bağlı olarak Türk İktisat Tarihi Enstitüsünü kurmuştur (1955). 1951’de İÜ İktisat Fakültesi Mecmuası yazı işleri başkanı olarak bu dergide, Osmanlı iktisat tarihi üzerinde her biri uzun arşiv çalışmalarına dayanan çığır-açıcı araştırmalarını yayımlamaya başladı. Prof. Barkan, Osmanlı iktisat tarihi alanında, sonradan meslektaşı olarak faaliyet gösteren değerli öğrenciler yetiştirmiştir. Bu değerli bilim adamları arasında özellikle Prof. Lütfi Güçer, Prof. Halil Sahillioğlu, Prof. Tevfik Güran, Prof. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Mustafa Cezar, Prof. Yavuz Cezar, Prof. Mehmet Genç, Prof. Hüseyin Özdeğer, Prof. Ahmet Tabakoğlu’nu sayabiliriz. Barkan’ın öğrencileri, onun açtığı çığırda yürüyerek her biri belli bir konuda Osmanlı ekonomi tarihine değerli katkılar yapmışlardır. Sahillioğlu, para tarihinde; Güçer hububat ve tuz gibi zaruri ihtiyaç maddeleri tarihinde; Güran, XIX. yüzyıl sosyal-ekonomik tarihinde; Kütükoğlu ticaret tarihinde; Cezar maliye tarihinde; Genç XVlll. yüzyıl malikâne sistemi ve ekonomik konjonktürde, Tabakoğlu Osmanlı maliye ve bütçe tarihinde önemli eserler verdiler. 23 Ağustos 1979’da vefat eden Barkan’ın hatırası için dostları ve öğrencileri, Fransa’da Memorial Ömer Lütfi Barkan adlı anıtsal bir eser yayımlamışlardır.

(devam edecek)
(yazının devamı)

Sosyal-Ekonomik Tarih Araştırmaları Başlıyor

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ömer Lütfi (Lütfi) Barkan ile Türkiye tarihçiliğinde yeni bir dönem başlamıştır. 1930’Iarda özellikle 1940’lı yıllarda kitle hareketlerinin önem kazanmasıyla birlikte dünya tarihçiliğinde sosyoekonomik toplum tarih konuları ön planda ele alınmaya başladı. Bu görüşü benimseyen Fransız Annales ekolü, E. Durkheim’in toplumu “organik bir sistem” olarak gören yapısal (structural) sosyolojisinden esinleniyordu. Strasbourg’da Barkan tam da böyle bir atmosferde yüksek tahsilini yaptı. Barkan, Türkiye’ye dönüşünde arşivlerimizdeki zengin malzemeyi kullanarak sosyoekonomik tarih araştırmalarında belli başlı sorunları ortaya koymuş, bu konuda çığır açan incelemeler yayımlamaya başlamıştır.
Barkan, 1943’te İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi ve Ankara Tapu Kadastro Genel Müdürlüğünde saklı yüzlerce mufassal defteri hakaniden derlediği “Sancak Kanunnameleri”ni yayınlamıştır. Barkan, Ülkü Dergisi ve başka dergilerdeki yazılarında, Osmanlı toprak hukuku ve tarımsal ekonominin temel sorularını genel biçimde ortaya atmakla beraber, sonunda kaynakları tam olarak ortaya koymadıkça, yapılacak yorumların daima noksan olacağı inancına vardı. 1943’te Sancak Kanunnamelerini yayımladıktan sonra aynı nitelikte anıtsal kaynak eserler yayınlama yoluna girdi. Belge yayınları başına koyduğu analizlerin her biri konuya esaslı katkılar oluşturur. Barkan, bu kaynaklar ortaya konduktan sonra analitik çalışmaların başlayacağına inanıyor, bu işi profesyonel tarihçilere bırakmak gerektiğine inanıyordu.
Kuşkusuz, Barkan’ın çığır açan ilk eseri, “XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nda Zirai Ekonominin Hukuki ve Mali Esasları, Kanunlar” adlı eseridir. Bu eser, kuşkusuz, Osmanlı döneminde kırsal sektörde sosyoekonomik yapıyı, mali sistemi, bütün ayrıntılarıyla analiz etmemize imkân veren anıtsal bir kitaptır. Barkan’dan sonra Osmanlı kırsal sektörde egemen çift-hane sistemini biz bu yayın sayesinde ortaya çıkarabildik.
Barkanın, son eseri olan (Enver Meriçli ile beraber) Hüdavendigar Livası Tahrir Defterleri (I. Ankara, TTK. 1988) adlı kitabı, “yarı mamul” kaynak eserlerinden olup kanunnamelerin uygulanması ve Osmanlı Devleti’nin beşiği olan bölgenin tarihi bakımından son derece önemli bir kaynaktır (Eserin Il cildi TTK’de yayımlanmayı beklemektedir). Eser, Paris’te geç Bizans-erken Osmanlı Bithynia tarihi üzerinde bir seminer çalışmasının ana kaynağı olmuştur. Barkan bu eserlerinde her biri belli bir alanın, mesela köylünün ve tarım ekonomisinin, Osmanlı demografisinin, ürbanizmin, şehir tarihinin, mimari ve sanat tarihinin, maliye ve para tarihinin temel belgelerini yayınlamış, giriş yazılarında esas problemleri tanımlamış ve bütün bu alanlarda uzmanlara materyal sağlamış ve genç tarihçilere yol göstermiştir. Konu ve metodoloji bakımından Türk tarihçiliğini Batı tarihçiliği düzeyine çıkaranların başında Ömer Lütfi Barkan gelir. Aslında Barkan, tarihçiliğimize bir devrim getirmiştir. O, toplumu bütünüyle (total) incelemeyi öngören Annales ekolünün yeni sosyal-ekonomik tarih görüşünü tam bir yetkiyle Türk tarihçiliğinde temsil etmiştir. Son elli yıl içinde tarih ve kaynak yayınlarına bakılırsa, onun çığır açan etkisi açıkça görülür.

Fernand Braudel ve Barkan

Fernand Braudel’in XVI. yüzyılda Akdeniz tarihi üzerinde klasik kitabı Türk tarihçiliğinde büyük ilgiyle karşılanmış, o zaman Braudel’in temsil ettiği Annales ekolü Barkan ve o dönem tarihçileri üzerinde derin bir etki yapmıştır. Braudel’in eserinin yayımlanmasından bir yıl sonra Paris’te Uluslararası Tarih Bilimler Kongresi toplanmıştı. Aynı tarihlerde Barkan, Braudel’in eserini uzunca bir yazıyla tanıttı. Barkan, eseri “büyük bir ilmi hadise” olarak niteliyor ve eserin önemini şu sözlerle belirtiyordu: Eser “Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük devrinin en mühim meselelerini, bütün Akdeniz memleketlerine şamil geniş bir plan içinde, zengin malzeme ve yeni bir ilmi metotla vaz’ ve mütalaa” etmektedir.
Barkan, böyle kapsamlı bir yaklaşımın, özellikle Osmanlı tarihi incelenirken izlenmesi gerektiği üzerinde durur. “Osmanlı tarihini dış âlemden tecrit edilmiş kapalı bir muhitte, yalnız kendi zati inkişaflarının mantığı içinde, müstakil bir varlık gibi” incelemenin mümkün olmadığı gerçeğini vurgular. Barkan, Braudel’in yaklaşım biçimini gösteren misaller verirken kendi tarih görüşünün aynı çizgiyi izlediğini belirtir; devlet başkanlarının ve çarpıcı siyasi olayların tarihi yerine “halk yığınlarının her günkü hayatları” ve olayların “devamlı neticeleri” üzerinde durmak gerektiğini işaret eder.
Barkan, ileri sürdüğü fikirleri, Braudel gibi arşivlerden çıkardığı belgelerle açıklamaya çalışmaktadır. Bu metot, Barkan’ın bütün araştırmalarının temelini oluşturmuştur. Braudel, Osmanlı arşivlerinde çalışma imkânına sahip olmadığından zengin Dubrovnik (Ragusa) arşivinden ve bu arşive dayanan yayınlardan yararlanmıştır. Braudel, Akdeniz’in Osmanlı egemenliği altındaki doğu kesiminin, tarih için henüz keşfedilmemiş bir dünya olduğunu belirtir ve Türk tarihçilerini Osmanlı arşivlerinde araştırma yapmaya teşvik eder.
Barkan, hem araştırma konuları, hem de Osmanlı arşivlerinde araştırma bahsinde Braudel’in tavsiyesinden çok önce bu işe el atmış bulunuyordu. 1951’den sonra Barkan ve Braudel birbirlerini keşfetmişler, aralarında yakın bir dostluk ve iş birliği kurulmuş ve Braudel eserinin ikinci baskısında Barkan’ın incelemelerine genişçe yer vermiştir.
Barkan, kendi tecrübesine dayanarak arşivlerde araştırma için harcanan zamanın, tarihçi için bir zaman kaybı olduğunu belirtir. Bu durumda tarihçi, yürüyeceği yolu kendisi yapan bir yolcu durumundadır. Batı bilim dünyası yüzlerce cilt Mo-numenta veya Calendar of State Papers gibi koleksiyonlarla, sentez yapan tarihçiye muazzam belge malzemesi hazırlamıştır. Barkan’dan sonra Türkiye’de, tahrir defterleri, mühimmeler, ahkâm defterleri, şeriye sicilleri yayınları gerçek bir ivme kazanmış, yüze yakın cilt yayımlanmıştır.

Para Tarihine Halil Sahillioğlu’nun Katkıları

Braudel’in Türkiye’yi ziyaretinde Barkan, asistanlarından Halil Sahillioğlu’nu Braudel’in yanına gönderdi. Dr. Sahillioğlu Osmanlı para tarihi üzerinde bir uzman olarak doktora çalışmasına Paris’te devam etti, bu konuda önemli katkılarda bulundu. “Osmanlı Para Tarihinde Dünya Para ve Maden Hareketlerinin Yeri (1300-1750) adlı makalesinde önceki araştırmalarını özetledi. Türkiye’de para tarihi üzerinde yeri doldurulmayan bir uzman sıfatıyla Kameri ve Şemsi tarihleri arasında zaman farkı ve bunun kapıkuluna ödemelerde yaratığı sorunlar hakkında araştırmayı da kendisine borçluyuz.
Sahillioğlu, Osmanlı İmparatorluğu’nda kredi uygulamaları ile de ilgilenmiş, bir nevi Çek yerine geçen Kitabu’l kadi ve süftece”ler üzerinde ilginç bir inceleme yapmıştır. Hiç kuşkusuz, Sahillioğlu, Osmanlı ekonomi tarihinin güç sorularını seçip arşiv belgelerinin ışığı altında aydınlatmaya çalışmış bir uzmandır. Para tarihi uzmanlık alanı olmakla beraber genel ekonomi tarihine ait konularda, da esaslı araştırmalar yayınlamıştır. Ticaret tarihi, muhasebe ve bütçeler, nümizmatik, fiyatlar, imalat, esnaf, bu incelemeler arasındadır. Kaynak dillerine egemenliğiyle Sahillioğlu, Barkan’ın en yetenekli yardımcılarından biri olmuştur. İstanbul tarihi için ana kaynak olan “İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri, 953 (1546)” adlı eserin çok emek isteyen transkripsiyon ve mükemmel Dizin’ini Sahillioğlu’na borçluyuz. Osmanlı arşivinin bir müdavimi olan Sahillioğlu, bugüne kadar para tarihine ait yüzlere defter ve belge üzerinde sistematik araştırmalarına aralık vermemiştir.

Çağatay Uluçay (1910-1970)
(Şeriye Sicillerinin Tarih Araştırmalarına Açılması)


Çağatay Uluçay, 1930’lu yıllarda tarihçiliğimize şeriye sicilleri üzerinde incelemeleriyle yeni bir soluk getiren tarih araştırmacılarının önde gelenlerindendir. Halk evleri, bölge kültür merkezleri olarak Cumhuriyet tarihinde önemli bir yer tutar. Halk evlerinin bulunduğu şehirlerde halk evi mecmuaları, lise öğretmenlerinin yerel tarih üzerinde yazılarının yayımlandığı birer yayın organı olmuştur. Şeriye sicillerini başlıca kaynak olarak kullanan bu araştırmalar, yenilik olarak sosyal tarihe, halk hareketlerine, şehir sosyal sınıflarına, esnafa ve günlük yaşama ait orijinal konulan ele almakta, Türk tarihçiliğinde belki ilk defa gerçek anlamda sosyal tarih yapmakta idiler. Bu akım, kuşkusuz, 1930’lu yıllarda devletin sosyal konulara yönelmesi sonucu kadro hareketinin etkisi altında idi. Diyarbakır Lisesinde öğretmenlik yapan Mustafa Akdağ aynı akımı izleyenler arasında idi. Balıkesir Lisesi ve Muallim Mektebi tarih hocalarından Kamil Su, öğrencilerini, bu arada bu satırları yazanı bu gibi araştırmalara teşvik etmekte idi. Bu alanda önemli araştırma yayınlayanlar arasında Çağatay Uluçay’ın özel bir yeri vardır. Manisa bölgesi ve Batı Anadolu’da halk hareketleri ve eşkıyalık üzerinde Manisa şeriye sicillerini tarayarak yaptığı araştırmaları, belgelerle birlikte iki cilt olarak yayınladı.
Çağatay Uluçay, İngiltere’de kısa bir süre kaldıktan sonra Topkapı Sarayı belge koleksiyonunu tasnif görevine atandı. Onun hazırladığı katalogun ilk iki fasikülü yayımlanmıştır. Bütün noksanlarına rağmen bu katalog, hala bu arşivin en ayrıntılı başvuru tasnifidir. (Tasnif işine yıllar sonra İ. H. Uzunçarşılı devam etmiştir.) Çağatay Uluçay tasnif işine devam ederken rastladığı önemli bazı belgeleri yayımlayarak dikkat çekti. Onun şeriye sicil defterlerine göre zengin belgelerle yayınladığı Manisa esnafına ait eseri, bu alanda en etrafı etütlerden biridir.
Uluçay bu yayınlarında Manisa şeriye sicillerini esas tutmuş, böylece sicillerin sosyal tarihin önemli bir kaynağı olduğunu ortaya koyarak 1950’lerden sonra bu vadide yapılan geniş araştırmalara örnek olmuştur. Çağatay Uluçay’ın önemli katkıları arasında Saruhanoğulları ve Karaosmanoğulları’na ait yayınlarını zikretmek gerekir.

Vakıflar

Barkan, Osmanlı sosyal ve ekonomik hayatında evkafın önemi üzerinde durarak Özgün çalışmalar yayınlamıştır. Bu arada İ. H. Ayverdi ile birlikte yayımladıkları İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri, İstanbul tarihi için temel bir eserdir. Nasıl ki, Kanunlar ve Hüdavendigar Livası Defteri, tarım ekonomisi, maliye, toprak hukuku için temel belgeleri vermekte, bütçeler ve muhasebe defterleri mimarlık, inşaat, işçilik, maliye ve para tarihi, Süleymaniye Camii ve İmareti inşaatı (2 cilt) işçilik, malzeme, fiyatlar, ihtisap kanunları, devletin pazar ve fiyat kontrolü üzerinde temel belge koleksiyonları oluşturmaktadır.
Vakıflar alanında Barkan’ın en kabiliyetli takipçilerinden biri, Bahaettin Yediyıldız’dır. Yediyıldız’ın lnstitution du vaq fau XVIIIe siécle en Turquie - étüde socio-historique adlı doktora çalışmasının ilk baskısı, Centre National de la Reclıerche Scientifıque’in desteğiyle gerçekleşmiştir. Orta ve Yeni Çağlarda Müslüman toplumların sosyal, kültürel ve ekonomik hayatında son derece önemli bir rol oynayan vakıf müessesesine, Barkan’ı izleyerek Annales Ekolü’nün total tarih anlayışıyla yaklaşan Yediyıldız, bu konudaki araştırmalarında, ihtimali sondaj metodunu kullanmış; kantitatif (niteleyici) analizlere de başvurarak, Türk vakıflarının XVIII. yüzyıldaki durumunun ve toplumun diğer sektörleriyle ilişkilerinin tablosunu çizmiştir. Yediyıldız’ın bu metodu öğrencileri tarafından diğer yüzyıllar için de kullanılmış, vakfın Türkiye’de XVlll, XIX ve XX. yüzyıllardaki tabloları da sergilenmiştir.
Barkan’dan Sonra
Bugün bazı yazılarda Barkan’ı, resmi milli tarih politikasının bir temsilcisi gibi gösterme eğilimine rastlamaktayız. Bu tamamıyla yanlıştır. O, Batılı tarihçilerin, Osmanlı devlet sistemi ve onun sosyoekonomik yapısı hakkında bilgisizlikten kaynaklanan sathi yargıları karşısında, belgelerini ortaya koyduğu karmaşık bir sistemi tanıyınca tepki gösteriyor, bazen abartmalı tanımlamalar yapıyordu. Osmanlı hakkında çoğu kez olumsuz hüküm vermeye alışmış Batılılar, bunu “milli’ tepki gibi göstermeye çalışmakla kendileri hata içindedir. Barkan, gerçekleri ortaya koyan bir tarihçidir.
Buna karşı, genç kuşak arasında, çoğu üniversite iktisat ve sosyoloji bölümlerine mensup bir grup, Osmanlı tarihini Marxist teoriye, Özellikle Asya Tipi Üretim Tarzı (AMP)na göre yorumlamayı denediler. Başlıca Sencer Divitçioğlu; Osmanlı Toplum Yapısı, İstanbul, MAY Yay., 1969. H. İslamoğlu ve Ç. Keyder çeşitli denemelerinde Marxist AMP teorisini titizlikle izlediler. Tüm bu grup, Barkan’ın ortaya koyduğu bilgiye kapakları kendi teorilerine temel yaptı. Grup arasında tarihçi H. İslamoğlu-İnan, AMP’ye bağımlı olmakla beraber, Barkan geleneğini izleyerek arşiv belgelerine dayalı bazı ampirik (deneysel) araştırmalar da yayımlamıştır (Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, İstanbul, 1991). Osmanlı toplumunda nispeten az sayıda mülk toprak sahibinin varlığı, Osmanlının kırsal alanda yaygın miri devlet toprak rejimini değiştirecek ölçüye ulaşmamış, yerel feodallerden kurulu bir rejim oluşmamış, böylece Avrupa’daki gibi yerel servaj/serflik ortaya çıkmamış, Marxist teoride beklendiği gibi, buradan kapitalizme geçiş süreci asla gerçekleşememiştir. Ama yine de, miri toprak rejiminin ve çift-hane sisteminin Osmanlı toplumunun temeli ve durağan bir sosyoekonomik yapının alt yapısı olduğu tezi, belgelerin ortaya koyduğu bir gerçek olarak kabul görüyordu. Divitçioğlu ve onu izleyenler, İngiliz konsolos raporlarına göre Hindistan’ı örnek alan Marx’ın AMP teorisinin, Osmanlı toplum yapısını açıklamada yetersiz kaldığını itiraf etmişlerdir. Bu denemelerde onlar, daima Barkan’ın verilerine dayanmak zorunda kalmışlardır. AMP teorisinin temel iddiası şudur: Fethe ve zora dayanan Asya asker imparatorluklarında köy ve şehir arasında sosyoekonomik bir bütünleşme olmamıştır; para ekonomisi ve kapitalizm gelişememiştir. Doğu komünist memleketlerinde ise, Osmanlı rejimi “geri bir feodalizm”, Balkanlar’da gelişmekte olan Batı tipi yerel feodalizmi geriletmiş bir rejim olarak tasvir olunmuştur. Askeri-idareci sınıfın elinde biriken para, ekonomik girişimlere değil, durağan vakıf tesislerine yatırılmıştır. “Geriletici feodalizm” teorisini başlıca Bulgar Osmanisti Vera Mutafcieva işlemiştir. Sovyet kontrolü altındaki tüm memleketlerde, Osmanlı rejimi hakkında tamamıyla bu teori hâkim olmuş; bu görüş doğrultusunda yeni bir tarih literatürü ortaya çıkmıştır. Divitçioğlu’na göre, Osmanlı sosyoekonomik formasyonu (biçimlenmesi), APM ve böyle bir feodal yapının karışımını temsil eder. Özellikle XVlll. yüzyıl ayan dönemini göz önüne alarak İslamoğlu ve Keyder, AMP teorisiyle I. Wallerstein’in “peripheralization” (çevreselleşme) teorisini bağdaştırmaya çalışırlar. Osmanlı sosyal formasyonunun biçimlenmesinde kenar toplumları kendine bağımlı kılan Avrupa kapitalist dünya ekonomisinin etkisini hesaba katma gereğine inanırlar. Barkana dayanarak, Osmanlı örneğinde, devletin her alanda egemen, bütünleştirici (integrative) rolünü özellikle belirtirler.
1950-1975 yıllarında Barkan’ın açtığı çığırda yürüyen, fakat açıkça Marxist teoriyi izleyen bir başka tarihçi Mustafa Akdağ (1913-1972)’dır. Akdağ, Selçuklu döneminden başlayarak XVI. yüzyıl sonlarına kadar Türkiye tarihini, sosyal-ekonomik alt yapıdan, tabandan gelen dinamikler çerçevesinde ele almayı denemiştir. Onun Marxist teoriyi ampirik tarih araştırmalarıyla bağdaştıramayanlardan farkı, Barkan gibi, tezlerini Osmanlı arşiv belgelerine, mühimme defterleri ve kadı mahkeme sicillerine dayandırma metodudur.
Akdağ’ın Osmanlı tarihçiliğine önemli katkısı, Anadolu köylüsünün medrese softaları, ücretli asker Sekban ve Sarucalar ve bunların eşkıyaya dönüşmüş tipi Celaliler üzerindeki önemli araştırmalarıdır. O, bu grupları, padişah kullarına dayanan Osmanlı rejimine karşı Anadolu köylüsünün mücadelesi biçiminde algılıyordu.
Akdağ’ın tezlerini eleştiren yazılarımda şu noktaları düzeltmeye çalıştım: Celaliler, isyan eden köylüler değil, Avusturyalılara karşı 1593-1606 savaşında devletin tüfekli askere ihtiyacı dolayısıyla halktan örgütlediği sekban ve saruca bölükleridir. Onlar, maaş alamayınca eşkıya olmuş ve devlet bunları eşkıya anlamında Celali adıyla anmaya başlamıştır. Onlar, Yüz Sene Savaşları sırasında Fransa’da soygunculuğa başlayan Compagnies d’Arms ücretli asker kumpanyalarına benzer. XVI. yüzyılda sosyal nedenlere gelince; bunalımı, % 40 üstünde bir nüfus artışı sonucu topraksız kalan köylünün ırgat, levent ve sekban-saruca askeri biçiminde başka geçim yolları aramasıyla açıklayabiliriz. 1593-1606 Avusturya savaş dönemi, Osmanlının klasik askeri ve mali sisteminin çöküşüne yol açmıştır. Avusturyalıların yeni üstün vasıflı ateşli silahları karşısında Osmanlılar tüfekli asker olarak yeniçeri ve sekban-saruca askerini fazlasıyla artırmak zorunda kalmış, bu durum mali bunalımın ve Anadolu’da anarşinin yakın sebebi olmuştur. Aslında bu, tarihçilerin “askeri devrim (military revolution)” dediği Avrupa silah ve savaş teknolojisindeki gelişme ile ilişkili bir olgudur. Akdağ, bazı temel nedenleri hakkıyla belirlemeden uzak olmakla beraber, tarihçinin dikkatini olayların vahamet ve derinliğine çekmekle Türkiye sosyal tarihine önemli bir katkıda bulunmuş, Balkan’ın ihmal ettiği tarihi sosyal gelişmelere parmak basmıştır.
Osmanlı tarihi üzerinde Barkan ekolü yanında Marxist tarihçiliğin katkıları, Marxist reçeteye sadık kalmalarına rağmen, yine de hayli yararlı olmuştur. Köylü ve emekçi sınıfı, para ve ücretler, günlük yaşam, merkez ve taşra, şehir-köy ilişkileri, gibi araştırma alanları gündeme girmiş, sosyal- ekonomik tarihçinin ufku genişlemiş, Annales okulunun anladığı biçimde bütüncü (total, holistic, global) bir tarih yazıcılığına yaklaşılmıştır. Barkan, bu doğrultuda yaptığı ampirik araştırmalarla temelleri hazırlamış, tarih ufkumuzu genişletmiştir.

Yeni Tepkisel Akımlar

1997’de Mersin’de toplanan ve “milliyetçi” tarihçiliğin enine boyuna eleştirildiği 1. Ulusal Tarih Kongresi’ne sunulan bildiriler Türkiye’de yeni tarihçilik görüş ve akımlarını yansıtan ilginç bir platform oluşturmuştur. Orada genç tarihçiler, şu gözlemi yapmaktadır: Tarihçilik, “mikro-milliyetçilik ve etnik temelli bölgesel savaşların” etkisi altındadır ve bizzat tarihçiliğin bunda payı olduğu inancındadırlar.
Milliyetçiliği, “millli benlik”, “kolektif kimlik” olarak ele alan sosyolojik yaklaşım, onun ötekine, başkası Türkiye örneğinde Batı ve azınlıklar, karşısında devletin tutum ve varsayımları şeklinde ortaya çıktığını vurgular (B. Çukurova ve M. Yüksel).
Tarih ve milliyetçilik üzerine 1. Ulusal Tarih Kongresi, gerçekte, Türkiye’de 1970’lerin sağ-sol kavgalarıyla başlayan toplumsal tepkileri yansıtması itibarıyla dikkate değer. Yeni dönemde halk, 27 Mayıs 1960 darbesiyle bir kez daha belli bir disiplin altına sokulduğuna inanmış, buna karşı yeni dönemde Demokrat Partiyi sürdüren yeni sağcı partiler ortaya çıkmış, bizzat CHP’nin sultacı kadrosuna karşı sosyal reform isteyen Ecevitçi hareket güçlenmiş, iktisadi darlık içinde bunalan ülkede geçim ve gelecek umudunu kaybetmiş bir gençliğin devrimci radikal direnci baş göstermiş, bu radikal akıma karşı Türk-İslam sentezi formülüyle bir milliyetçi-İslamcı hareket gittikçe militan bir nitelik kazanmıştır. 1960-1980 döneminde Türk tarihçiliği, bu siyasi atmosferin kuvvetli etkisi altındadır.
Türkiye’de şimdi şunu inanılıyor ki, ulus-devletin kuruluşu ile beraber, millet-devlet özdeşleşmesi gelmiştir. Dünyada olduğu gibi günümüz Türkiyesi’nde de, bunun sonu gelmiş, özellikle ekonomik globalleşme akımı yeni gelişimi hızlandırmıştır. Şimdi cemaatler, azınlıklar, çoğulcu sivil toplum kurumları öne çıkmaktadır. Post-modernizm, İkinci Dünya Savaşı sonunda, merkeziyetçi, tek hukuka dayanan, ekonomide bütünleşmeyi hedefleyen milli devletin sonunu mu ifade ediyor, sorusu gündeme gelmiştir. Tarihçilik de devletin tekelindedir. Şimdi eğer mümkünse, “popüleri merkeze alan bir tarih yazıcılığı” gerekir (Y. Sarıbay). “Milliyetçi, muhafazakâr tarihçileri” eleştiren Tanıl Bora’ya göre, Türk tarihçiliğine “devlet mitosu” egemendir. Bu çeşit tarihçilikte, Türklük kavramı temel mitostur. “Türk tarih tezi” bunun açık bir ifadesidir. Bu tarih mitolojisinde, Türklerin devlet kuruculuğu, kurulan devletler arasında devamlılık, kahraman devlet kurucuları, merkeziyetçi evrensel devlet kavramları egemendir. Esasen Türk-İslam sentezi anlayışı da, bu mitoslara dayanır.
Mersin Kongresi’ne bildiri sunanlar aslında, XX. yüzyıl sonunda Türkiye’nin yeni siyasi, sosyal, ekonomik yapısı ve şartları üzerinde gözlemlerini dile getirmekte (milliyetçilik, küreselleşme, post-modernizm, devlet mitosu, Kürt kimliği), Osmanlı toplum yapısı ve Osmanlı devlet anlayışı (cemaatler etnik gruplar karşısında devlet, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde aşırı milliyetçilik) konuları üzerinde eleştirel gözlemler yapmaktadırlar.

Bahse konu makale "Uluslararası Askeri Tarih Dergisi"nin Temmuz 2007 tarihinde çıkan 87'inci sayısında yayınlanmıştır.
(bitti)

Not: Bu arada teşekkürlerini ileten arkadaşlara "rica ederim, estağfurullah" demek istiyorum. Bu tip yararlı olabileceğine inandığım yazı ve makalelerin yayınlaması işi devamını elimden geldiğince getirmeye çalışacağım. Sizlerin de katkılarını bekliyoruz.
Referans URL