(yazının devamı)
5. Türkiye’de Modern Tarihçiliğin Kurucuları
Tarihi Osmanî Encümeni (1909)
Osmanlı Türkiyesi’nde çağdaş tarihçilik, 1880’lerde başlayan Türk Aydınlanma Çağı etkisi altında, İkinci Meşrutiyet (1908-1918) döneminde Tarihi Osmanî Encümeni (TOE)nin kuruluşu ile başlamış, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında önde gelen tarihçiler burada yetişmiştir. TOE, 1909’da Padişahın 14 Zilkade 1327/27 Kasım 1909 tarihli iradesiyle, 12 üyeden oluşan bir kurum halinde faaliyetine başlamıştır. Hükümetçe seçilen kurucu üyeler, son Osmanlı vakanüvisi olan Abdurrahman Şeref, Ahmet Tevhit, Ahmet Refik, Ahmet Mithat, İskender Hoci, Eftalettin, Diran Kilikyan, Zühdî, Ali Seydî, Karolidi, Mehmet Arif, Necip Asım; muavin üyeler ise Ali Emirî Efendi, Tevfik Paşa, Halil Ethem, Safvet, Süleyman Nazif, Arifi Paşa, Osman Ferit, Faik Reşat, Mehmet Galip, Musa Kâzım, Mistadikidis’tir. Encümenin masrafları devlet hazinesinden 10000 kuruşluk bir tahsisatla karşılanıyordu. Encümenin üyeleri haftada bir gün İstanbul vilayet binasının altındaki bir odada toplanırdı. Encümenin ilk yayınları Türk milliyetçiliğini ön plana almış ve bu akım Anadolu’da Türk Bağımsızlık Savaşı’nın başlamasıyla (1919) beraber gittikçe güçlenmiştir. İlk faaliyet olarak yeni metotlarla bir Osmanlı tarihi yazılması kararlaştırılmıştır. Fakat tasarlana bu eseri yalnız birinci cildi çıkmıştır. Encümen, arşiv belgeleri, kitabeler ve vakayinamelerin yayımlanmasına önem vererek, yazılması düşünülen Osmanlı tarihi için kaynak neşriyatına önem vermiştir. İlk kez, encümen üyeleri, devlet arşivlerinde (“evrak mahzenlerinde”

araştırma yapma izni almıştır.
Encümence ilk defa arşiv belgeleri üzerinde önemle durulmuş ve seçilen belgelerden dört kategori tespit edilmiştir: Babıâli evrakı, defteri Hakanî, maliye ve şerî mahkeme sicilleri. TOE kurulduktan sonra yayımlanan “TOE Mecmuası” ilk kez modern Türk tarihçiliğini hakkıyla temsil eden bilimsel bir dergi olmuştur. İş bölümü yapılmış, her dönemin yazılması üyelerden birinden istenmiştir. Encümen ayrıca basılmamış vakayinamelerin yayımlanmasını, başka dillerde yazılmış tarihlerin Türkçeye çevirisini kararlaştırmıştır. Mecmuada, beylikler ve Osmanlı dönemine ait son derece önemli bir belge dizisi de Halil Ethem ve Ahmet Tevhit Bey’in yayımladıkları kitabelerdir.
Mecmuada zeyl olarak önemli bazı vakayinameler yayımlanmıştır. Kritovoulos, Tarih-i Sultan Mehmed Han-i Sânî; Fatih Kanunnameleri; Vakı’ât-i Sultan Cem; Tursun Bey, Tarih-i Ebu’l-Feth; Abdülğaffar, Umdetü’t-Tevarîh başlıklı Kırım tarihi bu yayınlar arasındadır. Osmanlı tarihi araştırmaları için bu mecmuada yayımlanan yazılar ve belgeler bugün de vazgeçilmez kaynak değerini korumaktadır. Saltanatın kaldırılması üzerine 1922’de Encümen, Türk Tarih Encümeni adını almış ve mecmua da aynı adla çıkmaya başlamıştır. Yeni dönemde, sonradan ün kazanan adlar, bu arada İ. H. Uzunçarşılı, İbnülemin Mahmut Kemal, M. Zeki (Pakalın), Mükrimin Halil (Yinanç) ve Avram Galantini’nin değerli katkılarını bulmaktayız. Mecmuaya sürekli yazı yazan yazarlar, A. Şerif, Halil Ethem, Ahmed Tevhit, Necip Asım, Safvet ve Ahmet Refik Beylerdir. Sürekli katkısı olanlar arasında Ali Bey’in Osmanlı nümizmatiği üzerine değerli yazılarını unutmamak gerekir.
Halil Ethem (1861-1938)
Sadrazam İbrahim Ethem Paşa’nın (öl. Mart 1893) ortanca oğlu Halil Ethem Eldem (1861-1938) arkeoloji, sanat tarihi, nümizmatik, epigrafi ve tarih alanlarında ilk kez Batı metotlarıyla eserler vererek Osmanlı-Türk kültürünün modernleşme sürecini açan büyük bilim adamlarından biridir. Halil Eldem, özel ihtisas isteyen nümizmatik, arkeoloji, epigrafi, jenealoji ve tarih bilimlerinde uluslararası ün kazanmış bir bilginimiz olmakla kalmaz; modern müzeyi geliştiren, Tarihi Osmanî Mecmuası’nı kuran ve yürüten örgütleyici yeteneklere sahip birisidir. Halil Ethem, kitabeler üzerinde olduğu gibi nümizmatik bilimi araştırmalarını Türkiye’de sağlam bilim metotlarına göre kuran ve yayın yapan ilk kişidir. Meskûkât gibi tarih yazıcılığının en güvenilir ve keskin kanıtlarını veren kitabelerin tespit ve yayımlanması faaliyeti memleketimizde Halil Ethem’in teşvikiyle, onun açtığı çığırda devam etmiştir. Halil Ethem, kitabe ve nümizmatiğin önemini ilk kez tanıtan modem bilim adamıdır.
Ahmet Refik (Altınay) (1882-1937)
Ahmet Refiki, yurdumuzda “modern tarihçiliği başlatan tarihçiler arasında anmak gerekir. Ahmet Refik, gazete ve dergilerde aydın halk için yazdığı yazılar yanında, Avrupa tarihçiliğini tanıtan, ilk defa Osmanlı arşiv belgelerini geniş ölçüde kullanan ve yayımlayan, “Silahdar Tarihi” gibi önemli vakayinameleri bilimsel şekilde yayına hazırlayan, ilginç konular üzerinde birçok orijinal incelemelerle tarihimizi aydınlatan, yalnız siyasi tarihle değil sosyal ve ekonomik tarihle ilgilenen bir tarihçi olarak modern Türk tarihinin kurucularındandır.
Ahmet Refik Askeri Rüştiyesine kaydolmuş, Kuleli Askeri İdadisinden sonra Harbiye’yi 1898’de birincilikle bitirmiştir. Bir sure askeri mekteplerde Öğretmenlik yaptıktan sonra, 1902’de Harp Okulunda Fransızca hocalığına atandı 1907’de yüzbaşılığa yükseltilen A. Refik ertesi sene Harbiye harp tarihi hocalığına getirildi. Yazı hayatına bu yıllarda atıldı. Bir ara Tercumanı Hakikat, 1908’de Millet gazetesi başyazarlığını üzerine aldı. 1909’da Padişah tarafından Osmanlı tarihinin bilimsel incelenmesi amacıyla kurulan Tarihi Osman Encümeni (TOE) üyeliğine getirildi. 1912 Balkan Savaşında Erkânıharbiye-i Umumiye’de hizmet etti ve savaş sonunda kendi isteğiyle emekli oldu ve gazetelerde tarih konularında yazılar yazmaya başladı. A Refik, Eskişehir yakınında Osman Gazi’nin ilk merkezi Karacahisar’a ait gözlemlerde bulunan ilk tarihçimizdir. Harbiye Nazırı Enver Paşanın himaye ettiği A Refik, İttihad ve Terakki Cemiyeti ile işbirliği içinde idi Bu sıyası ilişkileri, ileride onun Mustafa Kemal ile ilişkilerinde olumsuz sonuçlar doğuracaktır. A. Refik 1334 (1918)’te Darülfünunda Tarih kürsüsüne atanmış, bir yıl sonra müderrisliğe (profesörlüğe) yükseltilmiştir.
A Refik’in Türkiye’de tarih bilimi için yaptığı önemli hizmet göz ardı edilmiş, onun sadece çocuk ve halk eğitimi için yayınladığı makale ve kitaplar öne sürülerek bilimsel tarihçiliği unutturulmuştur. A Refik geçim sıkıntısı sonucu, gazetelerde ve vülgarize tarih serilerinde yüzlerce makale yazmış, halkın tarihçisi olmuştur. A. Refik için sadece “tarihi sevdiren adam” bir vulgarizatör tanımı yapılmış, onun halk için yazdığı yazılar yanında ilk kez Osmanlı arşiv belgelerine göre yayımladığı, birçok önemli vakayiname ve kaynağı tarihçilerin istifadesine sunduğu görmezlikten gelinmiştir. Nasıl ki Halil Ethem, tarihin yardımcı bilimleri, epigrafi, nümizmatik ve jenealoji üzerinde yorulmaz bir araştırıcı; Fuat Köprülü Hoca Türk edebiyatı ve Türk kültürü üzerinde modem Türk biliminin ilk büyük temsilcisi olmuş ise Ahmet Refik Hoca da modern Türk tarihçiliğini kuranlar arasında ilktir.
Birinci Dünya Savaşından sonra, Mustafa Kemal’in iktidar döneminde İttihatçılara karşı genel tepki dolayısıyla A. Refik’in İttihatçılığı daima hatırlanmıştır. TOEM’de üretken bir yazar iken Türk Tarih Kurumuna alınmamış, Darülfünundaki derslerine son verilmiştir Geçimini sağlama kaygısı, onu dergi ve gazetelere günlük konularla ilgili sürekli yazı yazmaya zorlamıştır.
Tarihi Osmanî Encümeni üyeliği (1909) ve bu yolla Osmanlı arşivinin bilimsel araştırmalara açılması A Refik’in hayatında yeni bir dönem açar. Arşiv belgeleri yayınları birbirini izler: Anadolu’da Türk Aşiretleri (1930) Osmanlı Devrinde Türkiye Madenleri (İstanbul 1931), Devşirme Usulü (1934), Osmanlı Devrinde Hoca Nüfuzu (İstanbul 1933), İstanbul Hayatı) (1931-1932). Arşivden çıkardığı belgeler “sadece tarihin ham maddeleridir”. Cumhuriyet döneminde Muhtasar Türkiye Tarihi (İst. 1924), Bizans Karşısında Türkler (1927) yeni dönemin istediği kitaplardı. A. Refik çeşitli tarih serileri için popüler kitaplar yazmakta devam etti Bu popüler seriler Milli Kütüphane Tarih Serisi, Tetebbuat-i Tarihiyye Sayfaları, Geçmiş Asırlarda Türk Hayatı, Geçmiş Asırlarda Osmanlı Hayatı, Türk Tarihinin Ana Hatları, Çocuklara Tarih Kitapları serileridir. Âlim ve Sanatkârlar (İstanbul, 1924) adı altında topladığı eserde yedi tarihçi (Selanikî, Hoca Sadettin, Peçuyi, Fındıklılı, Naima, Raşit), üç mimar (Sinan, Davut Ağa, Kasım Ağa), iki şeyhülislam (Karaçelebizade Abdülaziz, Yahya Efendi) bir sadrazam (Koca Ragıp Paşa), bir şair (Nedim) ele alınmıştır. Bu biyografileri yazarken A. Refik vakayinameleri ve hatta arşiv belgelerini kullanarak doğru tarihi bir tablo vermeye dikkat eder. Kullandığı renkli üslup dolayısıyla bu yazıların “vülgarize” nitelikte olduğu iddiası abartılı ve haksızdır. Bu kişiler hakkında bugüne kadar yazılmış en iyi biyografiler bunlardır.
A. Refik Osmanlı tarihi kaynaklarından önemli bazı eserleri bugün bile güvenle kullanılabilir biçimde yayımlamıştır. Bunların başında, Silahtar Tarihi gelir. Bu eser Fındıklılı Mehmet Ağa’nın çoğu padişahlara gönderilen telhislere ve kendi gözlemlerine göre yazılmış son derece önemli bir tarihtir; Mehmet Halife Tarih-i Gılmani (İstanbul 1924) bu kaynak eserler arasında sayılmalıdır. A. Refik’in Meşihat arşivinden yararlanarak yayımladığı İlmiye Salnamesi (İstanbul 1918) önemli eserlerinden biri olup içinde şeyhülislamların kısa biyografileriyle fetvalarından örnekler yer almaktadır.
Mehmet Fuat Köprülü (1890-1966)
Köprülü, Il. Abdülhamit döneminde Batı geleneğinde laik bir eğitim veren, Batı dillerini öğreten idadi mektebini bitirdi. Fuat Köprülü, Osmanlı- Türk ilmini bilim dünyasında ilk defa hakkıyla temsil eden ve Avrupa’da ilim payelerine layık görülen ilk Türk bilim adamlarındandır. Çok genç yaşta muhtelif liselerde aldığı muallimlik vazifelerinden sonra 23 yaşında İstanbul Darülfünunu Türk Edebiyatı Tarihi müderrisliğine getirilmiş, daha sonraki yıllarda Mülkiye, Sanayii Nefise mektepleri, İlahiyat Fakültesi, Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Siyasal Bilgiler Okulu gibi çeşitli yüksek okullarda 28 yıl profesörlüğü esnasında yurda binlerce değerli eleman yetiştirmiştir. 1915’te Milli Tetebbular Mecmuasını çıkaran Fuat Köprülü, 1924’te Türkiyat Mecmuası, 1931’de Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, 1938’de Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi’ni yayımlamaya başlamış ve 1936-1941 seneleri arasında Ülkü dergisinin müdürlüğünü yapmıştır.
Fuat Köprülü yayın faaliyetine daha 18 yaşında başlamış ve 42 yıl içinde 210 eser ve etüt ile 1000 kadar makale yayınlamıştır. 1925’te Rusya Şura Cumhuriyetleri Birliği ilimler Akademisi Muhabir üyeliğine 1934’te Macar ilim Akademisi muhabir üyeliğine ve Prag Şark Enstitüsü muhabir üyeliğine seçildi. 1927’de Heidelberg Üniversitesi, 1937’de Atina Üniversitesi kendisine fahri doktorluk unvanı tevcih etmişlerdir. 1939’da Sorbonne Üniversitesinin büyük merasimle fahri doktorluk (doctor honoris causa) verdiği uluslararası ün yapmış birkaç âlim arasında Fuat Köprülü de bulunuyor ve Batı üniversitelerinin şeref direğinde tarihte ilk defa Türk bayrağı dalgalanıyordu.
Köprülü’nün milli tarih ve kültür alanında geniş faaliyetinin derin etkisi, kendisinden sonra öğrencileri ve izleyicileri tarafından önemli bir siyaset-fikir akımına, Türk-İslam sentezi hareketine vücut vermiştir. Türk-İslam sentezi düşüncesi, Gökalp ve Köprülü’yü izleyerek, Turancılık yanında daha ziyade Anadolucu bir karakter taşır. Köprülü, edebiyatı geniş anlamda ele alarak gerçekte bir kültür tarihçisi olmuştur. Darülfünunda ilk sosyoloji kürsüsünü kuran Ziya Gökalp’ın güçlü etkisi altında idi. Köprülü, 1915’te Gökalp ile birlikte Asrı İslamiye ve Milliye Encümenini kurdu. Bu encümen, 1909’da Halil Ethem’in öncülüğü ile Osmanlı tarihini çağdaş bilimsel esaslar çerçevesinde inceleme amacıyla kurulmuş olan Tarihi Osmanî Encümeni (bk. yukarıda) karşısında Türk kültürü araştırmalarına öncelik tanıyordu.
Köprülü, Osmanlı klasik kültür aşamalarını da tespite çalışmıştır. Köprülü’ye göre, “acemperestlik” modası, yani halk kültürü karşısında sarayın temsil ettiği İran menşeli yapay “medeniyet”, Fatih ve Il. Bayezit dönemlerinde en yüksek derecesine varmıştır. Köprülü, Osmanlı klasik medeniyetinin halka sırtını çevirmesinin, Yıldırım Bayezit (1389-1402) döneminde başladığını belirtir. Daha sonraki yıllarda bu üretken büyük bilgin, Türk kültür tarihi araştırmalarını, Türk dini (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar), Türk hukuku ve kurumları tarihi, Türk ekonomi tarihi (Türk Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası, 1931) konularını ele alarak genişletmiştir. Bu yazılarda o. Osmanlı kültüründe Avrasya eski Türk kültürünün devamı ve etkileri konularını özgün biçimde işlemiştir.
Onun bütün etütleri o zamana kadar o konuda yapılmış olan işlerin dikkatle gözden geçirilmesi ve eleştirisiyle başlar. Batı biliminin bu eski geleneğini Türk ilim edebiyatımıza ilkin o getirmiştir. Köprülü’nün eleştirel, bilimsel yaklaşımı, Batı ilim metodolojisiyle, özellikle Fransız kültürüyle tanışması sayesinde olmuştur. Köprülü, eleştirilerinde yalnız Türklerin değil birçok Batı bilgininin de ne kadar sathi ve dar görüşler içinde kaldıklarını, nasıl büyük yanlışlıklara sürüklendiklerini göstermiştir.
Fuat Köprülü, her şeyden evvel bilinen ve bilinmeyen kaynaklara göre yeni gerçekleri ortaya çıkaran yaratıcı bir âlimdir. Köprülü’nün o kadar çeşidi ve sonuçta dağınık gibi görünen aslında bir tek konunun, Türk kültür tarihinin çeşidi yönlerini incelemeye çalışır. Ziya Gökalp’ın bir “tilmizi” olarak toplum ve kültürün organik bir bütün olduğuna inanan Köprülü, kültürün edebiyat, sanat, hukuk, iktisat gibi kollarının “içtimai hayat dediğimiz complexus”un çeşitli yönlerinden ibaret olduğunu göstermiş ve kendi çalışmalarını bu temelde geliştirmiştir. O, bugün de bilim dünyasında Türk edebiyatı tarihi ve Türk din tarihi konusunda bir otorite sayılmaktadır. Tereddütsüz denilebilir ki, gerçekte o bu ilim kollarının hakiki kurucusudur.
Köprülü Türk dini halk edebiyatı ve kültürünü derinliğine araştırdığı gibi ayrıca saz şairleri ve âşık edebiyatı üzerinde yayınlara başlamış, bunun yanında Kadı Burhanettin, Ahmet Paşa, Şeyh Galip, Baki ve nihayet Fuzuli gibi Türk divan şiirinin büyük ustaları hakkında da incelemeler yayımlamıştır. “Fuzuli Hayatı ve Eseri” adlı giriş yazısını 1947’de İslam Ansiklopedisi’nde “Fuzuli” maddesi tamamlanmıştır. Bu ustalar elinde klasik divan edebiyatının Acem taklitçiliğinden kurtulup orijinalliğini kazandığını ileri sürdü. Türk edebiyatı tarihini bir bütün olarak düşünen Fuat Köprülü, klasik Türk edebiyatına Habibi, Nesimi, Fuzuli, Ruhi gibi büyük ustalar veren Türkmen- Azeri edebiyatı üzerinde önemle durmuştur.
Fuat Köprülü’nün Türk kültür tarihi alanında geniş bilimsel çalışmaları arasında Türk hukuk tarihine dair çalışmaları önemli bir yer tutar. Kendisi, 1931’de Türk Hukuk ve iktisat Tarihi Mecmuası’nı çıkardı ve “Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı önemli etüdünü burada neşretti. Derin ve etrafı incelemelerin ürünü olan bu makalede eski Türk-İslam devletlerinin kamu hukuku kurumlarıyla Osmanlı müesseseleri arasındaki sürekliliği ortaya koyarak oryantalistlerin yanlış iddialarını düzeltti. 1937’de Il. Türk Tarih Kongresi’nde okuduğu “Orta Zaman Türk Hukuki Müesseseleri, İslam Amme Hukukundan Ayrı Bir Türk Amme Hukuku Yok mudur?” başlıklı tebliği Türkçe ve Fransızca olarak yayımlandı. Burada Köprülü, Türk kamu hukuk tarihinin belli başlı meselelerini açık bir şekilde ortaya koyuyor, kaynakları ve araştırma metotlarını gösteriyordu.
Zeki Velidi (Velidi) Togan (1890-1970)
Zeki Velidi Başkurt-İli (Başkurdistan)’da Küzen-Avulu köyünde doğdu (10 Aralık 1890). Kaynak dillerine hâkimiyeti ileride onun ilmi faaliyetlerindeki başarısını sağladı. Zeki Velidi’nin yetişme çağında Rusya Türkleri arasında İsmail Gaspıralı’nın Tercüman gazetesinin etkisiyle Türk-Tatar kavimlerinin birliği ve Batı tarzı eğitime (ceditçilik) karşı yakın ilgi vardı. Zeki Velidi yenilikçi amcası Neccar’ın etkisiyle genel Türk tarihe merak sardı.
Z. Velidi İstanbul üzerinden Paris’e geldi ve orada P. Pelliot, J. Deny, M. Blochet gibi Fransız oryantalistleriyle tanıştı. Berlin’e geçerek Prusya Devlet Kitaplığı’nda Doğu yazmaları katalogunun hazırlanmasına katıldı. İstanbul’a (Mayıs 1925), oradan Ankara’ya geldi. Böylece Z. Velidi’nin ölümüne kadar (26 Temmuz, 1970) bir Türk vatandaşı olarak Türkiye’de verimli ilmi faaliyeti başlamış oldu. F. Köprülü, Z. Velidi’yi Edebiyat Fakültesinde Türk tarihi muallimi atadı (Ocak 1927). Darülfünunda verdiği Türk tarihi dersleri (1927-1930) ileride yayınladığı Umumi Türk Tarihine Giriş (İstanbul, 1946) adlı eserinin ilk taslağını oluşturacaktır.
Ankara’da Atatürk’ün himayesinde toplanan 1. Tarih Kongresi’nde (2-5 Temmuz 1932), resmi Türk tarih tezine (Orta Asya’da kuraklık yüzünden Türklerin kurduğu şehirlerin ve tarım bölgelerinin kumlar altında kaldığı ve Türklerin temsil ettiği yüksek medeniyetin onlar tarafından dünyanın dört bir yanına götürüldüğü tezi) aykırı düşen eleştirileri şiddetle tepkiyle karşılandı. Z. Velidi bir hafta sonra Darülfünundaki kürsüsünden istifa etmek zorunda bırakıldı. Z. Velidi’ye göre kongre, “siyaseti gözeten tarihçiler de fikri ve vicdani salâbeti olan tarihçiler arasında bir mihenk taşı” olmuştur. Z. Velidi, doktora için Viyana Üniversitesine gitti.
Viyana Üniversitesinde İbn Fadlan üzerindeki teziyle doktor payesini aldı (1932-1939). Bonn Üniversitesinde “honorar professor” olarak Orta Asya tarihi ve İslamiyet üzerinde dersler verdi (1935-1938), İnönü’nün cumhurbaşkanlığa gelmesiyle Türkiye’ye dönmeye karar verdi. İstanbul Üniversitesi Türk Tarihi profesörlüğüne atandı (Eylül 1939). Atatürk ve Milli Şef İnönü döneminde Türk Devleti’nin resmi ideolojisinin kuvvetli tesirine rağmen, Z. Velidi, uluslararası şöhretine güvenerek bazı tabuları yıkmaya çalışmış, başarılı olamamıştır. Dünyaya Türk’ün ve Türk tarihinin, saptırmalardan ve ön yargılardan arınmış gerçek bir tablosunu vermek, Zeki Velidi’nin bütün hayatını dolduran bir tutkudur. Atatürk’ün etrafındakiler, onu gözden düşürmek için Türk tarih tezine karşı Z. Velidi’nin eleştirilerini abartarak kullanmışlardır.
Z. Velidi’nin yazma kütüphanelerdeki araştırmalarıyla Türk tarih ve kültürünün çok önemli kaynaklarını ortaya çıkarması, Türk tarihi alanında onun belirleyici rolünü göstermeye yeter. Türkistan seyahatinde Kutadgu Bilig’in bir yazmasını, Meşhed’de İbn Fadlan Seyahatnamesi’ni keşfi (1923), Manchester’de John Rylands yazmaları arasında Xl. veya Xll. yüzyıla ait bir Türkçe Kur’an tercümesi, İstanbul kütüphanelerinde Biruni’nin eserlerini, Harzem dilinde yazılmış kaynakları, Konya’da İlhanlı dönemi maliye kaynakları (Risale-yi Falakiyye ve Sa’adetname yazmalarını) tanıtması, Altın-Orda tarihine ait son derece önemli yerli bir tarihi Ötemiş Hacı Tarihi’ni keşfi bu kaynak araştırmaları arasında en önemlileridir.
Z. Velidi, vakayiname, jenealoji (ensab) ve destanlardan başka tarih kaynaklarını ve etnografya, arkeoloji, nümizmatik, epigrafi ve edebi eserleri inceleyerek tarihin türlü cepheleriyle bir bütün içinde ele alınması gerektiğine inanır. O, Türk tarihinin karanlık kalmış birçok sorusunu aydınlığa çıkarmıştır. Z. Velidi’nin Başkurdistan’da bozkır göçebe kültürü geleneklerinin kuvvetle yaşadığı bir çevreden gelmesi, kaynak dilleri Türkçe, Arapça ve Farsçaya hâkimiyeti, Rusya ve Almanya oryantalist çevreleriyle yıllarca beraber çalışması, onun Türk tarihi hakkında bir otorite olarak tanınmasını sağlamıştır. Avrupa’da birçok tanınmış ilmi cemiyetin üyesi olduğu gibi, kendisine çeşidi ilmi payeler verilmiştir. Z. Velidi’nin tarihi metot disiplini ve ilmi kişiliği üzerinde fikirler farklıdır. Binleri, onun tarihi kanıtları acele yorumlayarak abartılı teoriler ortaya attığını belirtirler. Bu bakımdan bazı öğrencileri (mesela F. Kırzıoğlu, İ. Kafesoğlu) aynı yolu izlemişlerdir. “İslamiyet Türk’ü koruyan en önemli kültür bağıdır; ona sarılın ve o kültürün yüceliğine inanın” inancıyla Z. Velidi, kuşkusuz, 1960- 1980’lerdeki Türk-İslam sentezi akımını hazırlayanlardan biridir.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı (1888-1977)
İsmail Hakkı Uzunçarşılı İkinci Meşrutiyet döneminin birçok aydını gibi, orta tahsilini Askeri Rüştiyede ve Mercan İdadisinde tamamladı. İdadiden mezun olan İ. H. Uzunçarşılı öğretmen olmak arzusuyla Darülfünun Edebiyat bölümüne kaydoldu. Orada tanınmış kişilerden, bu arada Ahmet Mithat, Abdurrahman Şeref, Mehmet Akif, İzmirli Ahmet Hikmet, Hamdullah Suphi’den ders aldı. Çok istediği muallimlik hizmetine ilkin Kütahya İdadisinde tarih coğrafya muallimi olarak başladı. Kütahya tarihi üzerinde toplamış olduğu malzemeyi işleyerek Kütahya Tarihi’ni Ankara’da yayımladı. 1921’de Kastamonu Sultanisi tarih muallimliğine atandı. İlk tarih yazılarını ünlü kişiler üzerinde toplamakla beraber şehir ve kurumlar tarihi üzerinde de Açık Söz gazetesinde yazılar yayınladı. Bunda kuşkusuz Ahmet Refik’in etkisi olmuştur. Bu arada bir Sinop ve Kastamonu Rehberini hazırladı. Oradan Karesi Sultanisine (Kasım 1923), ertesi yıl Maarif müdürlüğüne atanmasıyla (Kasım 1923) İ. Hakkı’nın hayatında yeni bir dönem açıldı. Kastamonu’daki gibi Karesi Meşheri ve Karesi Tarihi’ni yayımladı ve Karesi fahri hemşeriliğini kazandı. Böylece, İ. H. Uzunçarşılı, gittiği yerlerde bölge tarihi üzerinde malzeme topladı. Bu çalışmalar ileride, Anadolu Beylikleri ve Şehir Tarihçiliği tarihi üzerindeki incelemelerine esaslı bir başlangıç oluşturmuştur. Ancak onda şehir tarihi kavramı dar bir çerçevede kalmıştır. İ. Hakkı’ya göre, şehir veya bölge tarihi denince, o bölgede yetişen büyük kişiler (meşahir) ve hanedanlar anlaşılmaktadır. 1923-1933 yıllarında Anadolu Beylikler Tarihi yakın bir ilgi odağı idi. TOEM etrafındaki yazarlar da (H. Ethem, A. Tevhit) aynı çaba ile kitabeler toplamakta idiler. Meşahirin hayatlarını incelemek için İ. H. Uzunçarşılı da kitabeler toplayıp yayınlamaya önem vermiş ve TOEM ile yakın ilişkisi bu konu dolayısıyla olmuştur. Karesi tarihi üzerinde çalışmaları, İ. H. Uzunçarşılı’ya 1927 Ekim seçimlerinde Balıkesir (Karesi) mebusu seçilmesini sağlamıştır. Atatürk’ün emriyle, mebuslukla birlikte İstanbul Üniversitesi Edebiyat Bölümünde tarih hocalığına atandı.
Eski dostu Hamdullah Suphi’nin delaletiyle Atatürk’ün kurduğu yeni Türk Tarih Kurumuna üye seçildi (1931). Kurum tarafından yayımlanması kararlaştırılan Genel Türk Tarihi projesinde, Osmanlı tarihinin 1789’a kadar olan bölümü İ. H. Uzunçarşılı’ya havale olundu. Uzunçarşılı o devrin tarihçileri gibi, idadide klasik Osmanlı edebiyatı üzerinde esaslı bilgi edinmiş ve sonraları Hezar-Dinar ve Sava takma adlarıyla birçok manzumeler yayımlamıştır. Üstadın TTK yılları (1931-1977), kendisine “reisü’l-müverrihin” lakabını kazandıran yoğun araştırma ve yayın faaliyeti yılları olmuştur. Bu yıllarda makalelerinin çoğunluğu TTK’nin çıkardığı Belleten dergisinde yayımlanmıştır.
Uzunçarşılı, tarihi belgelere dayanarak yazmaya inanmış bir tarihçi idi. Hayatını belli başlı Osmanlı arşivlerinde (İstanbul Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Topkapı Sarayı Arşivi) pek çok belge serilerini incelemekle geçirdi. İnanılmaz zenginlikteki bu arşiv malzemesi onun eserlerine kuşkusuz kalıcı bir nitelik kazandırmıştır. Bu belgelerin tarihçiliğe yeni bir ufuk kazandırdığına haklı olarak inanıyordu. Belgelere bağlılık, bu belgeleri okumakta güçlük çeken son kuşak bazı genç tarihçilerce “belge fetişizmi” olarak karşılanacaktır. Gerçekten belgeler de metodik bir eleştiri süzgecinden geçirilerek kullanılmalıdır.
İ. H. Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihi (4 cilt Ankara, TTK, 1947-1959). Prof. Dr. Adnan Erzi’ye göre Hammer’den sonra bu konuda “en mufassal ve güvenilir” Osmanlı tarihidir. Yusuf Hikmet Bayur da “Bizim dilimizde ve Hammer ve Gibbons dâhil, yabancı dillerde gördüğüm eserler arasında üstadın bu eserine eş olanına rastlamadım.” demektedir. Belgelere göre verdiği yeni değerli bilgiler hariç, bu dört cildi popüler tarih kategorisine koymak zorundayız. İ. H. Uzunçarşılı Batı dillerini kullanmak imkânına sahip bulunmadığından, genellikle Batı literatürünü ihmal etmiştir. Konu üzerinde Batıda N. Jorga ve J. W. Zinkeisen tarafından yazılmış klasik eserlere başvurmadan genel bir Osmanlı tarihi yazılamaz. Bunun yanında Batıda birçok belge koleksiyonları yayımlanmıştır.
Ömer Lütfi Barkan (1903.1979)
1903 yılında Edirne’de doğan Ömer Lütfi, 1920’de İstanbul’da orta öğrenimini tamamlamıştır. Edirne’de bir süre öğretmenlikte bulunduktan sonra İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesine kaydolunmuş, 1927’de buradan diploma almıştır. İstanbul Fransız Arkeoloji Enstitüsü direktörü, tanınmış sanat tarihçisi Albert Gabriel aracılığıyla Strasbourg Üniversitesinde tahsile devam imkânını bulması, Barkan’ın bilim hayatını belirleyen bir aşama olmuştur. 1928-1931 yıllarında Strasbourg Üniversitesindeki öğrenimi sırasında Fransız tarihçiliğinde bir devrim yapan Annales ekolünün büyük temsilcilerinden biri olan Marc Bloch’in derslerine devam etmiş, sosyoekonomik tarihe ilgisi onun meslek hayatına yön vermiştir. 1933’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine doçent olarak atanan Barkan, o zaman siyasi tartışmaların başında gelen toprak kanunu ile ilgili olarak bir dizi makale yayımlamış ve iktisat Fakültesinde iktisat tarihi doçentliğine nakledilmiştir (1937). Orada “Osmanlı İmparatorluğunda Kuruluş Devrinde Toprak Meselesi’ unvanlı doçentlik tezini savunmuş (1938) ve 28 Şubat 1939’da Umumi iktisat ve iktisadi Doktrinler doçenti, bir yıl sonra da bu disiplinin profesörü unvanını almıştır. Barkan’ın sonradan İÜ İktisat Fakültesi Mecmuası’nda yayınlanan sürgünler, nüfus ve arazi sayımları (Defteri hakaniler), Balkanlar’da toprak meselesi üzerinde ilk çalışmaları 1938-1939 yıllarına rastlar. O yıllarda üniversitede dünyaca tanınmış ekonomistler, W. Ropke ve A. von Rustow ders veriyordu. 1950’de Prof. Rustow’un ayrılması üzerine Barkan, İktisat Tarihi ve İktisadi Coğrafya kürsüsü profesörlüğüne getirilmiştir.
Çığır açan yayınlarıyla bilim dünyasında kısa zamanda tanınan Prof. Barkan’a 1943’te Strasbourg Üniversitesi “Doctor Honorıs Causa” payesi tevcih etti. Türk Tarih Kurumu, Sırbistan ilimler Akademisi, Türk Sosyoloji Cemiyeti, onun bilime büyük katkılarını tanıyarak üye seçmişlerdir. Milletlerarası Osmanlı ve Osmanlı Öncesi Tarih Konseyi’nin (CIEPO) kurucularından olan Prof. Barkan bu kurumun altı yıl süreyle başkanlığını yapmıştır. Prof. Barkan, 1973 yılında emekliliğine kadar İÜ İktisat Fakültesi ve Edebiyat Fakültesinde, Türk İktisat Tarihi, Genel İktisat Tarihi, Osmanlı Kurumları Tarihi derslerini vermeye devam etmiş, 1950-1952’de İktisat Fakültesi dekanlığında bulunmuş, Rockefeller Vakfının mali desteğiyle bu fakülteye bağlı olarak Türk İktisat Tarihi Enstitüsünü kurmuştur (1955). 1951’de İÜ İktisat Fakültesi Mecmuası yazı işleri başkanı olarak bu dergide, Osmanlı iktisat tarihi üzerinde her biri uzun arşiv çalışmalarına dayanan çığır-açıcı araştırmalarını yayımlamaya başladı. Prof. Barkan, Osmanlı iktisat tarihi alanında, sonradan meslektaşı olarak faaliyet gösteren değerli öğrenciler yetiştirmiştir. Bu değerli bilim adamları arasında özellikle Prof. Lütfi Güçer, Prof. Halil Sahillioğlu, Prof. Tevfik Güran, Prof. Mübahat Kütükoğlu, Prof. Mustafa Cezar, Prof. Yavuz Cezar, Prof. Mehmet Genç, Prof. Hüseyin Özdeğer, Prof. Ahmet Tabakoğlu’nu sayabiliriz. Barkan’ın öğrencileri, onun açtığı çığırda yürüyerek her biri belli bir konuda Osmanlı ekonomi tarihine değerli katkılar yapmışlardır. Sahillioğlu, para tarihinde; Güçer hububat ve tuz gibi zaruri ihtiyaç maddeleri tarihinde; Güran, XIX. yüzyıl sosyal-ekonomik tarihinde; Kütükoğlu ticaret tarihinde; Cezar maliye tarihinde; Genç XVlll. yüzyıl malikâne sistemi ve ekonomik konjonktürde, Tabakoğlu Osmanlı maliye ve bütçe tarihinde önemli eserler verdiler. 23 Ağustos 1979’da vefat eden Barkan’ın hatırası için dostları ve öğrencileri, Fransa’da Memorial Ömer Lütfi Barkan adlı anıtsal bir eser yayımlamışlardır.
(devam edecek)