04-10-2009, 10:47 PM
Bu konuda yazmış olduğum yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum..
ZİYA GÖKALP'İN DİNİ TÜRKÇÜLÜĞÜ
Ziya Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde Türkçülüğü gruplara ayırmıştır ki bunlardan bir tanesi de Dini Türkçülüktür.
Kitapta ayrıntıya girilmemiş ancak Dini Türkçülüğün mahiyeti anlaşılır ölçüde sunulmuştur. Gökalp Dini Türkçülüğü kısaca "din kitaplarının ve hutbelerde vaazların Türkçe olması demektir" diyerek açıklamıştır. "Bir millet, dini kitaplarını okuyup anlayamazsa, tabiidir ki dinin hakiki mahiyetini öğrenemez." Gökalp, bu hususta Atatürk'e örnek olacak ve din kitaplarının ve hutbelerdeki vaazların Türkçe okunmasında önemli rol oynayacaktır. "Hatiplerin, vaizlerin ne söylediklerini anlamadıkları surette de ibadetlerden hiç bir zevk alınamaz." İslam'ın başlangıcından bu yana bu sorun devam edegelmiştir. Kur'an arapça olduğu için ibadetlerde Arapçadır ve Arapların haricinde bir kavim bu duaları anlayamaz. Söylediklerinizden bir şey anlamadığınız halde Allah'a ibadet ediyorsunuz. Üstelik söylediğiniz sözler Kainatın yaratıcısı Yüce Allah'ın sözleri. Bu durum elbette ki hoş değil. Yüce Allah'a ibadet ederken ettiğimiz duaların manasını da bilmemiz gerekmektedir.
Çok tartışılan bir husus da Gökalp'in iddia ettiği bir durumdur ki Kitabında da bahsolunur: "İmam-ı Azam hazretleri, hatta, namazdaki surelerin bile milli lisanda okunmasının caiz olduğunu beyan buyurmuşlardır." İslam Bilginleri bu hususta farklı fikirler öne sürüyorlar. Ancak tüm bilginlerin fikirlerini değerlendirir ve mantıklı yorumlar yapar isek: İslam'ın kabul edildiği ilk yıllarda Gayr-i Arap insanlar dini yaşamakta zorluk çekiyorlardı. Bu zorluğu engellemek maksadıyla bu ilk dönemlerde yeni müslüman olmuş Gayr-i Araplar milli lisanlarında ibadet edebileceklerdi. Ancak daha sonra tekrar Arapça olarak yani Kur'anın aslına uygun olarak ibadet edeceklerdi sonucuna ulaşırız. İşte Gökalp kanımca bu durumu dayanak noktası kabul etmiştir ve yorumunu buna göre yapmıştır. Ancak bu yorum doğru bir yorum değildir. Kur'an arapçadır ve arapça okunur. Lakin manasını bilmeden mahiyetini anlamadan Allah'ın kelamını okur isek o da yanlıştır. Din anlanmadan yaşanamaz. Bizler ne söylediğimizi bilmeyerek dini anlamadan yaşamaya kalkışıyoruz. Bu hususta Ziya Gökalp, doğru çözüm önerileri sunmuş, Atatürk de bu önerileri dikkate alarak sorunun giderilmesinde faydalı olabilecek işler yapmıştır ve nihayetinde Kur'anı anlama imkanı sağlanmıştır.
"Halkımızın dini hayatını tedkik edersek görürüz ki, ayinler arasında en ziyade vecd duyulanlar, namazlardan sonra, anadiliyle yapılan deruni ve samimi münacaatlardır. Müslümanların camiden çıkarken büyük bir vecd ve itminan ile çıkmaları, işte her ferdin kendi vicdanı içinde yaptığı bu mahrem münacaatların neticesidir." Burada da dinin anlanmadan yaşanamayacağı belirtiliyor. Gerçekten de milli lisanımızla dua ettiğimizde yani anlayarak dua ettiğimizde çok farklı bir haz duyuyoruz. Gökalp, ilahileri de namazdan alınan ulvi zevkin bir parçası olarak nitelendiriyor.
"Gerek (Tilavetler müstesna olmak üzere) Kur'an-ı Kerim'in ve gerek ibadetlerle ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacaatların ve hutbelerin Türkçe okunması lazım gelir." Sonuç olarak Gökalp, Dinin doğru bir biçimde yaşanmasının dini anlamanın sonucu olacağını savunmuş ve milli lisanda edilen duaların insanlarda ulvi zevk uyandırdığı tespitini açıklamıştır.
Sivaslı yazarımız Yavuz Bülent Bakiler'in de konferanslarında sık sık tekrar ettiği bir durumdan bahsedeceğim. "Peygamberimize sormuşlar:
- Ya Resülullah! Din nedir?
- Din Nasihattir.
Bakiler de dinin anlaşılmadan yaşanamayacağını belirterek, din mi önemlidir, dil mi? sorusuna "dil" yanıtını vermiştir. Çünkü dini anlamamız yani yaşayabilmemiz için dilimizi iyi bilmemiz gerekmektedir.
Nicopolis, 2008
ZİYA GÖKALP'İN DİNİ TÜRKÇÜLÜĞÜ
Ziya Gökalp, "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinde Türkçülüğü gruplara ayırmıştır ki bunlardan bir tanesi de Dini Türkçülüktür.
Kitapta ayrıntıya girilmemiş ancak Dini Türkçülüğün mahiyeti anlaşılır ölçüde sunulmuştur. Gökalp Dini Türkçülüğü kısaca "din kitaplarının ve hutbelerde vaazların Türkçe olması demektir" diyerek açıklamıştır. "Bir millet, dini kitaplarını okuyup anlayamazsa, tabiidir ki dinin hakiki mahiyetini öğrenemez." Gökalp, bu hususta Atatürk'e örnek olacak ve din kitaplarının ve hutbelerdeki vaazların Türkçe okunmasında önemli rol oynayacaktır. "Hatiplerin, vaizlerin ne söylediklerini anlamadıkları surette de ibadetlerden hiç bir zevk alınamaz." İslam'ın başlangıcından bu yana bu sorun devam edegelmiştir. Kur'an arapça olduğu için ibadetlerde Arapçadır ve Arapların haricinde bir kavim bu duaları anlayamaz. Söylediklerinizden bir şey anlamadığınız halde Allah'a ibadet ediyorsunuz. Üstelik söylediğiniz sözler Kainatın yaratıcısı Yüce Allah'ın sözleri. Bu durum elbette ki hoş değil. Yüce Allah'a ibadet ederken ettiğimiz duaların manasını da bilmemiz gerekmektedir.
Çok tartışılan bir husus da Gökalp'in iddia ettiği bir durumdur ki Kitabında da bahsolunur: "İmam-ı Azam hazretleri, hatta, namazdaki surelerin bile milli lisanda okunmasının caiz olduğunu beyan buyurmuşlardır." İslam Bilginleri bu hususta farklı fikirler öne sürüyorlar. Ancak tüm bilginlerin fikirlerini değerlendirir ve mantıklı yorumlar yapar isek: İslam'ın kabul edildiği ilk yıllarda Gayr-i Arap insanlar dini yaşamakta zorluk çekiyorlardı. Bu zorluğu engellemek maksadıyla bu ilk dönemlerde yeni müslüman olmuş Gayr-i Araplar milli lisanlarında ibadet edebileceklerdi. Ancak daha sonra tekrar Arapça olarak yani Kur'anın aslına uygun olarak ibadet edeceklerdi sonucuna ulaşırız. İşte Gökalp kanımca bu durumu dayanak noktası kabul etmiştir ve yorumunu buna göre yapmıştır. Ancak bu yorum doğru bir yorum değildir. Kur'an arapçadır ve arapça okunur. Lakin manasını bilmeden mahiyetini anlamadan Allah'ın kelamını okur isek o da yanlıştır. Din anlanmadan yaşanamaz. Bizler ne söylediğimizi bilmeyerek dini anlamadan yaşamaya kalkışıyoruz. Bu hususta Ziya Gökalp, doğru çözüm önerileri sunmuş, Atatürk de bu önerileri dikkate alarak sorunun giderilmesinde faydalı olabilecek işler yapmıştır ve nihayetinde Kur'anı anlama imkanı sağlanmıştır.
"Halkımızın dini hayatını tedkik edersek görürüz ki, ayinler arasında en ziyade vecd duyulanlar, namazlardan sonra, anadiliyle yapılan deruni ve samimi münacaatlardır. Müslümanların camiden çıkarken büyük bir vecd ve itminan ile çıkmaları, işte her ferdin kendi vicdanı içinde yaptığı bu mahrem münacaatların neticesidir." Burada da dinin anlanmadan yaşanamayacağı belirtiliyor. Gerçekten de milli lisanımızla dua ettiğimizde yani anlayarak dua ettiğimizde çok farklı bir haz duyuyoruz. Gökalp, ilahileri de namazdan alınan ulvi zevkin bir parçası olarak nitelendiriyor.
"Gerek (Tilavetler müstesna olmak üzere) Kur'an-ı Kerim'in ve gerek ibadetlerle ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacaatların ve hutbelerin Türkçe okunması lazım gelir." Sonuç olarak Gökalp, Dinin doğru bir biçimde yaşanmasının dini anlamanın sonucu olacağını savunmuş ve milli lisanda edilen duaların insanlarda ulvi zevk uyandırdığı tespitini açıklamıştır.
Sivaslı yazarımız Yavuz Bülent Bakiler'in de konferanslarında sık sık tekrar ettiği bir durumdan bahsedeceğim. "Peygamberimize sormuşlar:
- Ya Resülullah! Din nedir?
- Din Nasihattir.
Bakiler de dinin anlaşılmadan yaşanamayacağını belirterek, din mi önemlidir, dil mi? sorusuna "dil" yanıtını vermiştir. Çünkü dini anlamamız yani yaşayabilmemiz için dilimizi iyi bilmemiz gerekmektedir.
Nicopolis, 2008