Memlük (Kölemen) Hanedanlığı veya Gulam Hanedanlığı 1206'dan 1290 senesine kadar Delhi Sultanlığı vazifesini gören devlettir. Devletin kurucusu Kutbeddin Aybek, Afgan kökenli Gurlar Devletinin hükümdarı Muhammed Guri'nin Hindistan'da ki topraklarını yöneten ve ordularını
kumanda eden eski bir köle olan Türk kökenli birisidir.
Muhammed Guri 1206 senesinde ardında bir varis bırakmadan vefat edince, Kutbeddin Gurlar'ın Hindistan'da mevcut topraklarını ele geçirmek için siyasi rakipleriyle mücadeleye girişti ve onları püskürtmeyi başardı. İlk başkent olarak Lahor şehrini saptadı ancak bir süre sonra başkent olarak Kutub Kompleks'in inşaatını başlattığı (Kutbeddin'in inşa ettirdiği, bir dizi anıt ve binalardan oluşan bir Delhi yakınlarında eski Delhi'de diyebileceğimiz, Mehrauli'de bulunan tarihi bir yerdir) Delhi şehrinde karar kıldı.
Kutbeddin 1210 tarihinde bir kaza sonucu vefat edince, Aybek'in oğlu Aram Şah tahta geçti. Ancak Aram Şah'ı daha önce tahta oturtan Şilhalgani (Kırklar Meclisi) daha sonra Badaun Valisi olan Türkmenistan'da bulunan İlbarı adlı bir Türkmen kabilesine mensup olan Aybek'in damadı Şemseddin İl-Tutmuş'u tahta davet etti. Aram Şah'ın üzerine yürüyerek 1211 senesinde rakibini mağlup eden İl-Tutmuş üçüncü Kölemen Sultanı olarak tahta oturdu. Kölemen Sultanları birisi
(1266-1286 seneleri arasında hükümdar olan İl-Tutmuş'un damadı, meşhur hükümdar Gıyaseddin Balaban) hariç İl-Tutmuş'un ve Aybek'in kızının soylarından devam etmişlerdir. Bu hükümdarlıkların en ilginci
ise ilk kez bir Türk ve İslam devletinde kadın olan birisinin 1236-1240 seneleri arasında Kölemenler Sultanlığı tahtına oturmasıdır. Babası İl-Tutmuş tarafından meziyetlerinden ötürü ve erkek kardeşlerinden daha becerikli oluşundan ötürü Delhi Türk Sultanlığı veliahtlığına getirilen Raziye Begüm babasının ölümünden sonra Şilhalgani'nin muhalefeti yüzünden tahta oturamadı. Ancak kardeşi Rükneddin Firuz'un devlet işleriyle alakadar olaması yüzünden 1236 senesinde Delhi Sultanlığı tahtına getirildi. 4 sene kadar devletini idare eden Raziye Begüm Sultan muhaliflerinin hareketleri neticesi tahtan çekilmek zorunda kaldı. Ancak aynı yıl içerisinde büyük bir destek toplayarak Delhi üzerine yürüyen Begüm Sultan kardeşi Muizzeddin Behram'ın kuvvetlerine mağlup oldu. Savaş alanından kaçarken Hintli bir çiftçi tarafından ziyneti için öldürüldü. Yapılan araştırma sonucu cesedi bulunan Begüm Sultan çok büyük bir dini merasimle Con nehri kenarında ki türbesine defnedildi.
1241 senesinde Moğol istilasına uğrayan Sultanlığın özellikle Lahor şehri ağır tahribata uğradı. Bu arada devletin asıl gücünü elinde tutan Şilhalgani (Kırklar Meclisi) arasında da ayrılıklar baş gösterdi. Bunun sonucu ülkede anarşi ve kopukluklar had safhaya vardı. Ancak İl-Tutmuş'un oğlu olan Sultan Nasüreddin Mahmud'un ordusuna kumanda etmekte olan, ülkede çıkan isyanlara ve Moğolların diğer harekatlarına karşı başarılar elde eden, aslında ülkenin görünmeyen asıl hükümdarı olan Kıpçak kökenli bir köle ve Şemseddin İl-Tutmuş'un damadı olan Gıyaseddin Balaban giderek güç kazanmaya başladı. 1266 senesinde Sultan Nasüreddin Mahmud vefat edince Gıyaseddin Balaban tahta çıktı. Tahtayken öncelikli olarak iç meselelerden ziyade Moğol (Çağatay Hanlığı) tehlikesine karşı mücadeleye girişen Balaban, 1279 senesinde Moğolları Sütlüce Irmağı yakınlarında büyük bir bozguna uğrattı. Moğollarla uğraşmasını fırsat bilerek kendisine karşı harekete geçen başta Bengal Valisi Tuğrul Han olmak üzere tüm rakiplerini saf dışı bıraktı. Balaban 1286 senesnde vefat edince oğlu Buğra tarafından torunu aynı zamanda selefi Nasüreddin Mahmud'un da kızı tarafından torunu olan Muizzeddin Keykubad tahta geçti. Muizzeddin Keykubad'ın 4 sene idaresinde sıkıntılı günler yaşayan Kölemenler Devleti giderek güçlenen Türk kökenli bir boy olan Karluklara mensup Halaciler tarafından gerilemeye başladı. Nitekim 1290 senesinde Halacilerin önderi Celaleddin Firuzşah kölemenler üzerine yürüyerek Muizzeddin Keykubad'ı ortadan kaldırdı. Muizzeddin Keykubad'ın öldürülmesinden sonra 3 yaşındaki oğlu Kaymars tahta geçirildi ancak güçlerini artıran Halaciler kısa bir süre sonra iktidarı elde ederek Hindistan Kölemen Devletine son verdiler.
Hindistan Kölemen Sultanları
Kutbeddin Aybek 1206-1210 (kurucu)
Aram Şah 1210-1211 (Kutbeddin Aybek'in oğlu)
Şemseddin İl-Tutmuş 1211-1236 (Kutbeddin Aybek'in damadı)
Rükneddin Firuz 1236 (Şemseddin İl-Tutmuş'un oğlu)
Raziye Begüm Sultan 1236-1240 (Şemseddin İl-Tutmuş'un kızı)
Muizzeddin Behram 1240-1242 (Şemseddin İl-Tutmuş'un oğlu)
Alaaddin Mesud 1242-1246 (Rükneddin Firuz'un oğlu)
Nasüreddin Mahmud 1246-1266 (Şemseddin İl-Tutmuş'un oğlu)
Gıyaseddin Balaban 1266-1286 (Şemseddin İl-Tutmuş'un damadı)
Muizzeddin Keykubad 1286-1290 (Gıyaseddin Balaban'ın ve Nasüreddin Mahmud'un torunu)
Kaymars 1290 (Muizzeddin Keykubad'ın oğlu)
Yararlanılan Kaynaklar:
Majumdar, R. C. (ed.), The History and Culture of the Indian People, Cilt VI,
The Delhi Sultanate, (Bombay) 1960; Cilt VII, The Mughal Empire, (Bombay) 1973.
http://www.britannica.com/EBchecked/topic/285248/India
http://www.thenagain.info/webChron/India...Delhi.html
http://www.columbia.edu/itc/mealac/pritc..._1299.html
John McLeod (2002). The History of India. Greenwood Press. sayfa 35
http://www.crescentlife.com/thisthat/fem.../razia.htm
http://www.delhilive.com/razia-sultan-s-tomb
Jamila Brijbhushan, Sultan Raziya, Her Life and Times: A Reappraisal, South Asia Books (1990) ISBN 8185425094
http://www.storyofpakistan.com/person.asp?perid=P048
http://www.storyofpakistan.com/articlete...artid=A132
http://www.britannica.com/EBchecked/topi...ji-dynasty
Kutbeddin Aybek
İlk Delhi Sultanı olan, Türk asıllı devlet adamı ve Gulam Hanedanlığı olarak ta bilinen Kölemen Sultanlığının kurucusudur. 1206 ve 1210 seneleri arasında hüküm sürmüştür.
Kutbeddin Aybek Orta Asya'da bir yerde Türk soyuna mensup olarak dünyaya gelmiştir. Henüz çocukken insan tacirleri tarafından ele geçirilip bir köle (bu kelimenin Afgancası "Gulam" manasına gelmektedir) olarak satıldı. Horasan bölgesinde bulunan Nişabur şehrinin askeri yöneticisi (ismi bilinmemektedir) tarafından satın alınmıştır. Aybeg'i satın alan Horasan Gazi'si (anılan dönemde askeri yönetici manasına da gelmektedir) ona kendi oğullarından birisi gibi davrandı ve kendisine Arapça ve Farsçayı akıcı bir biçimde öğrenebilecek iyi bir tahsil ve at biniciliği, okçuluk gibi askeri eğitimler aldırdı. Efendisi vefat ettiği zaman Aybek'e karşı kıskançlık hisleri olan efendisinin oğlu kendisini bir köle tüccarına sattı. Ancak bu satışla kendisine yeni bir sayfa açılan Aybek'i Batı Afganistan'ın Gur şehri başşehir olmak üzere bir devlet olan Gurlar Devletinin (Gazneliler'e son veren devlettir) hükümdarı olan Sultan Muizzeddin Muhammed tarafından satın alındı.
günümüz Afganistan'ının çoğunu, Pakistan'ı kontrol eden ve 1193'ten beridir Kuzey Hindistan'da bulunan Delhi şehrini sık sık yağmalayan Sultan Muhammed Guri'nin hamiliğinde Aybek, yetenekleri ve askeri başarıları dolayısıyla tıpkı yerli bir Gurlu ve bir prens gibi muamele gördü. Aybek eyaletlerden elde edilen vergileri toplaması sayesinde İslam vergi sistemini vucüd getirdi, adalet işlerini düzene koydu, arazileri adilane şekilde toprak sahiplerine dağıttı, soyluları devlet gelirlerine kattı (onları da mesul kıldı) ve yönetimini yöresel olarak seçilmiş temsilcilerin karışımına dayandırıp (Şilhangari Meclisi- Kırklar Kurulu) bu kurulun merkezini de Mashaura da bir binadan (meclis binası gibi) idare ettirdi ve ayrıca gerekli yetkilileri atadı.
Askeri olduğu kadar idarecilikte ki başarısı ile Sultan Muhammed'in gözüne giren ve en güvendiği adamı olan Aybek'in devlet içinde ki konumu yükselmiştir. Onun büyük askeri başarıları Sultan Muhammed'in güdümü ve önderliği altında gerçekleşiyordu. Aybek, Sultan Muhammed'in Kuzey Hindistan'da ki fetihlerini sağlamlaştırmış ve sorumluluklarını yerine getirmiştir. 1192'den sonra Sultan Muhammed'in Orta Asya'ya yoğunlaşması üzerine giderek artan başarıları neticesinde bağımsızlık için gerekli alt yapı üzerine çalışmaya başladı. Kendisine bir ordu kurabilmek için hakimiyeti altında ki bölgelerden zorla asker toplayarak bir ordu vücuda getirmeye başladı. Ancak hamisi olan Sultan Muhammed'e bağlı olduğu için bunun gerçekleşmesini geleceğe erteledi.
Muhammed Gur, Aybek vasıtasıyla Kuzey Hindistan'da hakiki manada ilk İslam Devletini vücuda getirmiştir. Onun 1206 senesinde Sind nehri kıyısında bir Haşhaşin tarafından öldürülmesi üzerine kıs bir mücadele sonrasında rakiplerini saf dışı bırakarak Kuzey Hindistan, Afganistan ve Pakistan bölgelerine kendisini bir hükümdar olarak kabul ettirmiştir. Bu mücadele kısaca şöyle gelişmiştir: Sultan Muhammedin'in vefatı sonrası Lahor şehrine gelen Aybek Şilhalgani’nin sunduğu Sultanlık teklifini kabul etti. Maktul Sultan'ın kardeşi olan yni Gur Sultanı Gıyaseddin Mahmut’ta Aybek'in hükümdarlığını tanıdı. Ancak maktul hükümdarın kumandanlarından Gazne'de valilik yapan Taceddin Yıldız bu hükümdarlığı kabul etmedi. Taceddin'in üzerine yürüyen Aybek önce onu mağlup etti ancak yeterli lojistik destekten mahrum kaldığı için Gazne bölgesinde çok kısa bir süre kalabildi ve Taceddin tarafından geri püskürtüldü. Afganistan'da tutunamayacağını anlayan Kutbeddin Aybek, Hindistan topraklarına geri dönerek Afganistan toprakları üzerinde ki haklarından vazgeçti. Gurlar Devleti ise daha sonra Cengiz Han'ın önderliği altında ki Moğollar tarafından 1215 senesinde son buldu.
Sultan Muhammed zamanında zaten Kuzey Hindistan topraklarının adı konulmamış hakimi olan Kudbeddin 4 yıl sürecek hükümdarlığı esnasında başşehri Lahor'dan daha sonra Kutub Kompleks'in inşaatını başlattığı (Kutbeddin'in inşa ettirdiği, bir dizi anıt ve binalardan oluşan bir Delhi yakınlarında eski Delhi'de diyebileceğimiz, Mehrauli'de bulunan tarihi bir yerdir) Delhi şehrine taşıdı.
Aybek, Delhi şehrinin en erken İslami yapılarının ve anıtlarının temelini atan kişidir. Özellikle Kuvvet-ü İslam Camii (Kutub Kompleks olarak bilinen yapıdır) ve Kutub Minare bunların en bilinenleridir. Bu yapıların tarihi kayıtları Maulana kadısı Seyyid Abdülhey tarafından derlenmiştir. İlk cami Delhi'de inşa edilmiştir. Bu yapıların çoğu seleflerinden Şemseddin İl-Tutmuş tarafından tamamlatılmıştır. Aybek cömertliği nedeniyle Hintçe "Lakh Baksh" yani "yüz binlerce veren" ismiyle de anılmıştır. O dindar bir Müslüman'dı ve zamanının Müslüman din adamları tarafından övülmüştür. Zamanında yaşayan âlim ve edip şahıslardan birisi Taceddin Hasan Nizami'dir. Nizami Aybek adına ilk olarak "Taz-ul Maasir" adlı bir eser kaleme alınmış ve Aybek'e takdim edilmiştir, daha sonra ise "Taj ul ma'athir" (Şanlı amellerin hükümdarı) adlı bir eser kaleme almış ve ancak yazılması 1217 senesinde biten bu eser seleflerinden Sultan Şemseddin İl-Tutmuş'a ancak takdim edilebilmiştir. Devrinin bilinen diğer bir ünlü ismi olan tarihçi Fakh-i-Mudabbir'de eerini Sultan Aybek adına yazan şahsiyetlerden birisidir.
Mesela Taz-ul Maasir adlı eserde Aybek'ten şöyle bahsedilmektedir.
"Kutbeddin, İslam'ın direği ve imansızların yok edicisidir. O kendi kendisini din düşmanlarını ortadan kaldırmakla görevlendirmişti. Kâfirlerin kanıyla Hindistan topraklarını sele boğmuştu. Putperestleri dünyadan cehennemin dibine göndermişti. Putların ve heykellerin yerine camiler inşa etti." (The History of Inda as told by its own Historians by Eliot and Dowson, Volume 2 page 209)
Kutbeddin Aybek 1210 senesinde bir kaza neticesi vefat etti. Hindistan'da "çokan" adıyla bilinen ve günümüz polo oyununa çok benzeyen bir oyunu oynarken gerçekleşti ölümü. Atının eyerinin kaşından dengesini kaybederek düşen Aybek'in vücudu yerdeki kazığa saplandı. Kutbeddin'in naaşı Lahor şehri yakınlarında ki "ağaçlıklı yol" ismiyle bilinen semtin içinde "Anarkalı Çarşı" (Anarkali Bazaar) adıyla anılan yerin içinde yer alan türbesine defnedildi. Türk kökenli askerlerinden olan il-Tutmuş'u kızıyla evlendirerek damadı yapmıştır. Damadı İl-Tutmuş ölümünden kısa bir süre sonra oğlu Aram Şah'ı tahtan düşürerek tahta oturmuştur (1211). Kutbeddin’in Anarkalı Çarşı içinde yer alan türbesi 1970'li yıllarda dönemin başbakanı olan Zülfikar Ali Butto tarafından restore edilmiştir.
Yararlanılan Kaynaklar:
http://www.newworldencyclopedia.org/entr...cite_ref-0
http://www.britannica.com/EBchecked/topic/285248/India
http://www.thenagain.info/webChron/India...Delhi.html
http://books.google.com/books?id=XrQ9AAA...a&as_brr=1
http://www.columbia.edu/itc/mealac/pritc..._1299.html
Aram Şah
Aybek bir polo (çakan) oyunu esnasında öldüğü zaman (h.607/m.1210), onun gulamlarından (emirlerinden) Badaun valisi İl-Tutmuş, askeri idarecilerden Ali İsmail’in başını çektiği, Delhi şehrinden bir fırka tarafından Delhi Sultanlığı için davet edildi ve onun sultanlığa getirmek için uygun ortamı hazırlamaya başladılar. Bu davete icap eden İl-Tutmuş, bazı kaynaklarda Aybek’in oğlu olarak adlandırılan Aram Şah’ın üzerine yürüyerek etrafını kuşattı. İl-Tutmuş’un bu keskin manevrasına karşı Aram Şah tepki gösterdi. Onun destekçileri ilk olarak Aybek’in bazı emirleri ve eski subayları, ikinci olarak İl-Tutmuş’a karşı muhalif olarak Delhi’de ona katılanlardır. Bunlar Aybek’in hizmetkârıyız diyerekten Aram Şah’ın emri altına girdiler. Önderlerini “sar-i jandar” (berki) olarak çağıran İ-Tutmuş’un himayesinde ki bir grup Türk, Aram Şah’ın hükümranlığını tanımayarak ve ona karşı ayaklanarak Lahor’dan, Delhi şehri üzerine yürüdü. Kuşatma ordusuyla Delhi yakınlarında buluşan bu kuvvet İl-tutmuş komutasında Bagh-i Jud (Jud Ovası-Delhi) denilen yerde Aram Şah’ı ordusuyla savaşa tutuştu ve Aram Şah’ın ordusu bu muharebe sonrasında mağlubiyete uğradı(m.1211). Kimi kaynaklar Aram Şah’ın bu savaş esnasında öldüğünü iddia etmekle beraber, onun savaş esnasında ölüp ölmediği veya esir alındıktan sonra öldürülüp, öldürülmediği hususunda net bir bilgi yoktur. 1
Aram Şah’ın Kutbeddin Aybek ile olan akrabalığı ise tartışmalıdır. Kimi kaynaklarda oğlu olarak belirtilir. 13. asır Hindistan’ının önde gelen hukukçularından ve tarihçilerinden olan Gazi Minhac-üs Sirac Cürcani’ye göre Kutbeddin’in sadece üç kız evladı vardır. 16. asırda yaşayan Babürlü devleti vezirlerinden biri olan Ebu -Fazıl ibn Mübarek’in şaşırtıcı ifadesine göre ise Aram Şah, Aybek’in kardeşidir. Günümüz yazarlarından bir kısmı ise hiçbir akrabalık bağı olmadığı fikrini öne sürerler. Ancak Aram Şah’ın Aybeg döneminde ki icraatlarının Aybek'in gözde isimlerinden birisi olmasını sağladığı hususunda hem fikirdirler. Aslına bakılırsa Türk hükümdarlığına kimin geleceği hususunda net bir bilgi yoktu. Bu birazda adayların yeteneklerine ve talihlerine bakan bir süreçti. Şilhalgani'nin (kırklar meclisi) etkisi ve adayların kritik dönemlerde atıkları adımlarla kesin bir kanıya varılabiliyordu. Şilhalgani İlbarı adlı Türkmen kabilesine mensup seçkin üyelerden oluşan askeri ve idari yetkileri olan bir kurumdu. Başlıca görevleri Sultanlığın karşı karşıya geldiği sorunları çözümlemek maksadıyla Sultan’a danışmanlık görevi üstlenmekti. Ancak Aram Şah’ı başlangıçta destekleyen bu kurum kendisini zamanla sultanlık makamı yönünden ehliyetsiz kanaatine vararak kendisine karşı Badaun Valisi olan Şemseddin İl-Tutmuş’u (İl-Tutmuş’ta İlbarı kabilesinden bir Türkmen aynı zamanda Aybek’in damadıdır.) tahta davet etmiştir.2
Kaynaklar:
1. The Delhi Sultanate: A Political and Military History, Peter Jackson, Cambridge Studies in Islamic Civilization; pages 29
2.
http://en.wikipedia.org/wiki/Aram_Shah
Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarı
Hindistan’a Müslümanlığı X. asırda Gazne Türkleri götürdü. O zamandan itibaren XIX. asırdaki İngiliz işgaline gelinceye kadar bu kıtayı asırlarca Türk asıllı hanedanlar idare etti. Bu Müslüman Türk devletlerinden birisi de Kutubşahlardır. Taht şehri Delhi’deki en eski eserler ve dünyanın en zarif ve yüksek minarelerinden Kutub Minar bunlardan kalmadır. Sultanları köle asıllıdır. Tıpkı Mısır’daki Memlûkler gibi liyakat ve talihleri yardımıyla sultan olurlardı. Bunların en meşhurlarından birisi de İltutmuş‘tur. Yerine geçen kızı Râziye Begüm ise Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Begüm, bey kelimesinin müennesidir. Hindistan’da hükümdar ailesinden hanımlar için kullanılır.
“Oğullarımdan üstündür!”
İltutmuş’un ömrü seferlerde geçti. Ehl-i sünneti Bâtınî cereyanlara karşı korudu. Cengiz Han tehlikesini Hindistan’a sokmadı. 1236 senesinde seferde vefat etti. Oğulları bulunduğu halde, cesaretine şahit olduğu ve âdet hilafına evlendirmediği kızı Râziye‘yi yerine vasiyet etti. Vezirler, bir kadının ordu kumandanı olamayacağı, kadınlarla erkeklerin beraber yaşamasını engelleyen din prensipleri çerçevesinde Râziye’nin halkça hüsnü kabul görmeyeceğini söyleyerek itiraz ettiler. Hazret-i Peygamber’in “Devletin başına bir kadını geçiren millet iflah olmaz” sözünü hatırlattılar. Ancak İltutmuş dinlemedi. “Benim oğullarım zevklerine düşkündür. Hiçbirisinde memleket idare edecek kabiliyet yoktur. Râziye kadındır ama zekâ ve basiret bakımından biraderlerinin hepsinden üstündür” dedi.
1236’da İltutmuş vefat edince vezirler Râziye’yi başa getirmek istemedi. İltutmuş’un oğlu Firuzşah‘ı sultan yaptı. Firuzşah, nâzik, cömert, fakat fevkalâde müsrif idi. Fil üzerinde sokaklardan geçerken sağa sola altın saçardı. Vezirlerin nasihatlerine kulak asmadı. Firuzşah’ın annesi, oğlunun saltanatını garantiye almak için İltutmuş’un Râziye ile aynı anneden doğan oğlu Kutbeddin‘i öldürttü. Râziye’yi de öldürtecekken, galeyana gelen halk ve bazı beyler sarayı kuşatıp sultanın annesini tevkif etti. Bu buhrandan istifade eden Râziye, memleketi sadece kendisinin kurtaracağına dair vezirleri inandırarak tahta geçti. İlk işi, Firuzşah ve annesini öldürtmek oldu.
Tahta çıkar çıkmaz bir Bâtınî isyanı ile karşılandı. Şiîlerin aşırılarından olan isyancılar Delhi’deki meşhur Cuma Mescidi‘ni basıp Müslümanları katle cüret etmişti. Râziye Begüm usta siyasetiyle bizzat harekete geçip isyanı bastırmaya muvaffak oldu. Ancak beylerin bir kısmı kendisini tanımamakta direniyordu. Râziye Begüm ordusuyla bunların üzerine yürüyüp hepsine boyun eğdirdi. Böylece Hindistan’daki mahallî hükümdarlar Râziye Begüm’e itaat etti. Râziye Begüm bu defa Hinduların kuşattığı Bedenpur üzerine yürüdü. Hinduları yenip buradaki Müslümanları kurtardı. Sonra karışıklıklar çıkan Guvalyor üzerine yürüdü. Sükûnu sağladı.
Râziye Begüm tahtını sağlama alabilmek için mühim mevkilere kendisine yakın gördüğü kişileri getirdi. Habeş asıllı imrahor Yakut, melikenin en yakını hâline geldi. Bu ise memnuniyetsizliği arttırdı. Üstelik beyler, kadın elbiseleri giymediği, erkek gibi cüppe giyip yüzü açık bir şekilde file binerek halkın arasında dolaştığı için Râziye Begüm’ü tenkid ediyorlardı.
Çölde son yemek
Bu sebeple kendisine karşı muhalefet giderek yayıldı. Râziye Begüm, muhaliflerinden bazılarına makam ve mevki vererek aralarındaki iş birliğini önleyeceğini zannettiyse de yanıldı. 1240 senesinde Türk beyleri ayaklanarak Yakut’u öldürdü. Râziye Begüm de tevkif edilerek bir kaleye hapsolundu. Yerine kardeşi Behramşah geçirildi. Râziye Begüm bir çare düşündü. Kalede tutuklu iken, güzelliğiyle tesiri altına aldığı beylerin ileri gelenlerinden Melik Altunay ile evlendi. Kocasının birliklerine halktan topladığı gönüllüleri de katarak Delhi‘ye yürüdü. Ancak yenildi. Kocası öldü. Birlikleri kendisini terk etti. Kihtel yakınlarında sahrada tek başına yorgun, aç ve susuz bir hâle düştü. Hindu bir köylüden ekmek istedi. Sonra da yorgunluğun tesiriyle uyuyakaldı. Üzerindeki kıymetli elbiselere tamah eden köylü, Râziye Begüm’ü öldürüp bir tarlaya gömdü. Sonradan vaziyet anlaşıldı. Cesedi teşhis edilip dinî merasimle tekrar aynı yere gömüldü. Saltanatı 4 sene sürdü. 31 yaşındaydı. Oğlu Seyyid, seneler sonra 1299’da annesinin tahtını iddia ettiyse de muvaffak olamadı. 6 asır sonra Râziye’nin tahtına yine bir kadın oturdu: Kraliçe Viktorya.
ŞİRİN-İ DEHLEVİ
Râziye Begüm, Hindistan’ın en mühim hükümdarlarından olduğu gibi, Türk-İslâm tarihinin de en enteresan şahsiyetlerinden birisidir. Küçük yaşta tahta çıkan hükümdarlara nâibelik yapan anneleri sayılmazsa, Türk-İslâm tarihinin yegâne kadın hükümdarıdır. Tarihçiler iyi bir tahsil gördüğünü, güzel Kur’an-ı kerim okuduğunu söyler. Âlimleri hoş tutar, cömert ve adaletli bir hükümdardı. Şirin-i Dehlevî mahlasıyla Farsça yazdığı güzel şiirleri vardır. Bir tarihçi “Fakat yaradılışta erkeklerin hesabından nasibini almamıştı. Bu sebeple müstesna sıfatları ona fayda vermedi” der. Saltanatının son zamanlarında tam bir erkek hüviyetine bürünmüştü. Yay kuşanır, ata biner, erkek kıyafetleri giyip yüzünü örtmezdi. Fil üzerinde halkın arasına çıkar, toplantılara katılırdı. Halbuki hükümdarların asker ve halk içine çıkıp yüzünü fazla göstermesi hoş karşılanmazdı. Râziye Begüm, demir yumrukla tahtını bir müddet daha elde tutabildi. Saltanatını babasından yâdigâr Türk beylerine dayandıracak yerde, Habeş asıllı köleleri tercih etti. Bunları mühim makamlara getirdi. Güç sahibi beyleri küstürdü, hatta düşman etti. Bu, en büyük hatasıdır. Bedelini tahtını, hatta hayatını kaybederek ödedi.
RAZİYE BEGÜM VE KUTUB MİNAR
Hindistan’ın en mühim hükümdarlarından biri olan Raziye Begüm,?Türk-İslâm tarihinin de en enteresan şahsiyetlerindendir.?Dünyanın en zarif ve yüksek minarelerinden biri olan Kutub Minar ise, Kutubşahlar’dan kalan çok önemli bir eserdir.
Prof. Ekrem Buğra Ekinci
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledet...?id=482915