e-tarih forum

Tam Versiyon: Cezayir Bağımsızlık Savaşı
Şu anda tam olmayan bir versiyonun içeriğine bakıyorsunuz. Tam versiyona bakınız.
II. Dünya Savaşından önemli hasarla fakat galibiyetle ayrılan Fransa savaştan sonra iç politika istikrarsızlıklarının yanında, dışarıda ilk olarak Hindiçin (Vietnam) meselesiyle karşı karşıya kalmıştır. Fransa Hindiçin meselesini bu topraklardan çekilmek suretiyle 1954 yılında halletti. Fakat esas sorun şimdi Cezayir’de başlayacaktı.
Fransa Osmanlı toprağı sayılan Cezayir eyaletini 1830 yılında fiilen işgal etmiş ve burada tam bir sömürge sistemi kurmuştu. Fas ve Tunus’tan farklı olarak Cezayir’e ayrı bir önem atfeden Fransa bu topraklarla kendini bütünleşmiş sayıyordu. Bu nedenle Fas ve Tunus’a 1956 yılında bağımsızlık vermesine rağmen Cezayir meselesinde böyle davranmamıştır.
Cezayir Bağımsızlık Savaşının ilk meşalesini yakan 1931 yılında kurulan Abdülhamid bin Badis tarafından kurulan Cemiyetu'l-Ulemai'l-Muslimin ile 1936 yılında Messali Hac tarafından kurulan Cezayir Halk Partisi idi. Bunlardan ilki İslami ikincisi milliyetçi eğilimleri temsil ediyordu. Her iki örgüt de Cezayir halkının bağımsızlığını ve Avrupalılarla eşit haklara kavuşturulmasını amaçlıyordu.
II. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında ortaya çıkan hava Cezayir halkındaki bağımsızlık ruhunun daha da canlanmasına sebep oldu. II. Dünya Savaşı'nın bitmesinden sonra 5 Ağustos 1945'te Setif'te gerçekleştirilen kutlama törenine katılanların Cezayir bayrağı açmaları üzerine güvenlik güçleri ateş açınca ilk anda 40 kişi öldü. Güvenlik güçlerinin kargaşa esnasında rastgele ateş etmeye devam etmesi üzerine binlerce insan hayatını yitirdi. Olaylardan sonra bağımsızlık yanlısı liderlerden Messali Hac başta olmak üzere pek çok kişi de tutuklandı. Siyasi teşkilatların da tümü kapatıldı. İşte bu gelişmeler Cezayir halkındaki tepkinin daha da artmasına sebep oldu. Bu tepki ülkede gizli bir bağımsızlık yanlısı örgütlenmenin oluşmasına da yol açtı. Yani henüz fiili direnişe geçmeyen bir milli hareket ortaya çıktı. Bu durumu gören Fransa 1947'de bazı iyileştirmeler yaptıysa da bu çok fazla bir değişiklik getirmedi.
1946 yılında Demokratik Hürriyetlerin Zaferi Hareketi (MTLD) adını alan Cezayir Halk Partisi Cezayir’de yerleşen Avrupalı göçmenlerle Müslüman yerli halk arasındaki gerginlikler neticesinde Fransız yönetimine karşı eylemlere başladı (1950). Bu süreçte silahlı eyleme girişilmedi. Siyasal propaganda ve dayanak sağlama girişimleri yapıldı. 9 yıl önce 28 Müslüman aydınla beraber yayınladığı bir manifesto nedeniyle yargılanan Ferhat Abbas’ın davası yönetimi hedef alan bir propaganda aracına dönüştü (1952). MTLD ve Cemiyet’ül Ulema yöneticileri de Arap devletlerinden destek sağlama çabalarını yoğunlaştırdı.
Bu dönemde MTLD içinde bulunan gruplar arasındaki fikir ayrılıkları açığa çıkmaya başlamıştı. Messali Hac'ın önderliğinden hoşnut olmayan bir grup Ahmed Ben Bella liderliğinde MTLD’ den ayrılarak Milli Kurtuluş Cephesi'ni (FLN; Front de Libération Nationale) kurdu (Ağustos 1954). Hemen ardından Fransız idaresi MTLD’ yi feshetme kararı aldı. FLN direnişe devam etme iradesi göstererek Betna ve Aures'te ayaklandı (31 Ekim 1954). Ertesi gün yayımlanan bir bildiriyle halk silahlı ayaklanmaya davet edildi. Bu çağrıya başta kırsal kesimlerdekiler olmak üzere yerli halkın desteği gecikmedi. FLN milisleri garnizonlar, polis merkezleri, kamu binaları, depolar ve haberleşme tesisatlarına karşı saldırılarda bulunmaya başladı. Ancak başlatılan ayaklanma yoğun bir tutuklama kampanyasına yol açtı. Başbakan Pierre Mendès liderliğindeki Fransız Hükümeti de Cezayir’le Fransa’nın ayrılamaz bir bütün olduğunu, savaşmaktan başka çare kalmadığını açıkladı. Kasım ayında taraflar arasında silahlı mücadele başladı. Messali Hac da mücadeleye devam etmek için Cezayir Ulusal Hareketi (MNA) adlı milliyetçi partiyi kurdu (Aralık 1954). Hareketi bölen Milli Kurtuluş Cephesi önderleriyle çatışmaya giren Mesali Hac, Cezayir ve Fransa'daki yandaşlarını MNA içinde bir araya getirdi. Fransa'ya karşı eylemi FLN ile ortak bir zeminde örgütlemeyi amaçladı, ancak kısa süre sonra Cezayir Ulusal Hareketi ile Milli Kurtuluş Cephesi üyeleri arasında Cezayir'de (Meluza katliamı, Mayıs 1957) olduğu kadar Fransa'da da bir çarpışma başladı. Savaş sırasında Milli Kurtuluş Cephesinin askeri kolu olan ALN (Armée de Libération Nationale) tarafından MNA'ya bağlı daha küçük silahlı gruplar etkisiz hale getirildi.
1955 yılında Ayn Abid'de ve El-Alia madenlerinde patlak veren ayaklanma, Avrupalılara yönelik bir kıyım hareketine dönüştü, iç kesimlerde iskân edilen Avrupalı yerleşimciler başkent Cezayir’e sığınmaya ve yönetimi sert tedbirler alması konusunda zorlamaya başladılar. Bu arada yerleşimci Avrupalılar da aralarında oluşturdukları milis birimleriyle Müslüman halk içindeki FLN ile ilgili olduğundan şüphelendiklerine karşı öldürmeye kadar varabilen kanun dışı hareketlerde bulunmaya başlamıştı. Aynı yılın Ağustos ayında meydana gelen “Phillippeville Olayı” Cezayir Bağımsızlık Savaşında bir dönüm noktası oldu. Bu zamana kadar yalnızca hükümete ve askeri hedeflere yönelik saldırılarda bulunan FLN milisleri Phillippeville yakınlarında göçmen sivillere yönelik bir katliam yaptı. Olaylarda kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere toplam 123 kişi öldürüldü. Bu olay Fransız idaresinde tam bir şok yarattı. Fansız Genel Valisi olağanüstü hal ilan etti (28 Ağustos 1955). Ardından gerillalara karşı askeri harekât başlatıldı. Girişilen harekâtta hükümete göre 1.273, FLN’ ye göre ise 12.000 kişi hayatını kaybetti. Bütün Cezayir genelinde topyekûn savaş başladı.
1956'da Fransa'da iktidara gelen hükümetin valiliğe atadığı Robert Lacoste, direnişi zorla bastırma politikasına yöneldi. Bağımsızlığına yeni kavuşan Fas ve Tunus'un Cezayir sorununa bir çözüm bulmak amacıyla görüşmeye çağırdığı Cezayirli önderler (Muhammed Khider, Mustafa Lacheraf, Hocine Ayt Ahmed, Muhammed Boudiaf ve Ahmed Ben Bela) yakalanarak hapse atıldı. Lacoste’un bu tavrı ayaklanmanın daha da genişlemesine neden oldu. Daha önce silahlı mücadeleye karşı çıkan milliyetçi önderlerin çoğu FLN'ye katılmaya başladılar. Bütün bu gelişmeler neticesinde de Cezayir’in iç kesimlerinde giderek etkinliğini artıran FLN' nin gücünü kırmak amacıyla anavatandan yeni askeri birlikler gönderilmeye başlandı. Bu süreçte Cezayir’de 170.000’i yerli kökenli 400.000 kişilik bir Ordu toplanmıştı. FLN ile olan iç mücadelede yenilgiye uğrayan MNA ise hızla güç kaybetmeye ve direnişin öncülüğünü FLN’ ye bırakmaya başladı. FLN Aurès, Kabiliye, Konstantin, Cezayir’in güneyi ve Oran’da basit ama etkili askeri metotlarla vergi, gıda ve gönüllü milis toplama faaliyetlerine girişti. Bu girişimler milislere adı geçen sahalarda kalıcı üstünlük sağlamamakla birlikte buralarda adeta bir yeraltı ağı oluşturmaları sonucunu doğurdu.
1957 yılında direnişçiler askeri tesislere yönelik vur-kaç eylemlerinde başarı sağlarken Avrupalı göçmenlere ait fabrika ve çiftliklere de saldırmaya başladılar. Bu saldırılardan yerleşimcilerle işbirliği yaptığı düşünülen rejim görevlisi yerli Müslümanlar da nasibini aldı. Fransa Hükümeti bunun üzerine bir dizi önlem almaya başladı. Öncelikle Hindiçin’deki çatışmalarda büyük tecrübe edinen paraşütçü birlikleri Cezayir'e sevk edildi. Bu savaşta önemli bir ün yapan Fransız paraşütçü birlikleri direnişçilerin şiddet eylemlerini işkence metotlarını da kullanarak azaltmaya başladı. İkinci olarak ülkedeki Fransız Ordusunun Komutanı General Raoul Salan yılsonuna doğru “quadrillage” adı verilen bir sistem kurdu. Buna göre ülke her biri kendisine verilen bölgedeki ayaklanmaları bastırmaktan sorumlu yerleşik askeri birliklere sahip çeşitli bölgelere ayrıldı. Büyük miktarda askeri birlikleri sabit olarak savunmada tutan Salan ayrıca Tunus ve Fas’tan gelen sızmalara karşı da yoğun devriyelerle korunan bir bariyer sistemi oluşturdu. Aynı zamanda milislere yardım ettiğinden şüphelenilen köyler kara ve hava araçlarıyla acımasızca bombalanmaya ve "regroupement" adı verilen zorlayıcı iskân sistemi uygulanmaya başlandı. 1960’a kadar üç yıl uygulanan bu sistemde milislere yardım etme olasılığı taşıyan köyler boşaltılarak ahalileri askeri denetim altında tutulan merkezlere toplandı. Cezayir İdaresi bu önlemle köylülerin FLN mezaliminden korunmasının amaçlandığını açıkladıysa da bunların pek çoğu alıştıkları ekonomik ve sosyal konumlarını bu sistemde yeniden kuramadı. Bu durum ülkenin orta vadede karşılaşacağı önemli sosyal sorunlara yol açacaktı. Öte yandan alınan bütün bu önlemler neticesinde ülkedeki çatışmalar önemli ölçüde azalmıştır.
Nisan 1958'de Tanca'da toplanan Mağrip Birliği Kongresi'nde alınan bir kararla FLN tarafından Kahire'de Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti (GPRA) oluşturuldu (Bu hükümet Türkiye de dâhil birçok ülke tarafından tanınmamıştır). Bu sırada Avrupalı Cezayirlilerin Fransa ile birleşme amacıyla yürüttüğü mücadele de kızıştı. Aynı yıl içinde Fransız kamuoyunda savaşa dair umutsuzluk havası yaygınlaştı. Fransız halkı arasında Hindiçin’de olduğu gibi Cezayir’de de hükümetin çekilme kararı alacağı kanısı egemen olmaya başladı. Hükümetin bu dönemde FLN ile anlaşma zemini yoklaması General Salan önderliğindeki Cezayirli subaylar tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Bu güç ve karışık durumda köşesine çekilmiş bulunan II. Dünya Savaşı kahramanı General Charles de Gaulle işbaşına çağrıldı. Cezayirli Müslümanların da sempati duyduğu De Gaulle 1958’ de yeni bir anayasa (V. Cumhuriyet Anayasası) ile "yarı başkanlık" şeklinde tanımlanabilecek bir sistem kurdu ve Fransız parlamentosu tarafından da cumhurbaşkanlığına seçildi.
Aynı yıl Cezayir’deki Fransız Ordu Komutanlığını Salan'dan devralan General Maurice Challe isyanları büyük ölçüde bastırmış bir konuma geçti. 1958- 59 yıllarında Fransız ordusu Cezayir’in denetimini büyük ölçüde ele geçirmişti. Ancak politik gelişmeler ordunun başarısıyla ters yönde gelişme gösterdi. Anavatandaki Fransız kamuoyu Cezayir’de süre giden savaşa karşı çıkmaya başladı. Uluslararası baskılar da Fransa’nın Cezayir’e bağımsızlık vermesi istikametindeydi. 1959 Eylül’ünde De Gaulle tavrını bütünüyle değiştirerek "self-determinasyon"dan söz etti. De Gaulle’ün soruna siyasal çözüm getirme arayışlarının dozunun yükselerek Mayıs 1961’de GPRA ile resmi düzeyde müzakerelere başlanması kolonyel Cezayirlileri aktif olarak harekete geçirdi. Fransız asıllı Cezayirliler, cephede savaşan askerlerin de bir bölümünün desteğini alarak OAS Örgütünü (Organisation Armée Secrète) kurdular (1961). OAS iki yıl boyunca sivil halka yönelik acımasız şiddet eylemlerine girişerek Cezayir’in bağımsızlığını engellemeye çalıştı.
Taraflar arasında 6 aylık aranın ardından yeniden başlayan görüşmelere etkinliği iyice azalmış olan MNA katılmadı. Müzakereler 18 Mart 1962'de anlaşmayla sonuçlandı. Geçici bir hükümetin gözetiminde yapılacak bir referandumda onaylanmak koşuluyla, Cezayir'in bağımsızlığı tanındı. Ayrıca bağımsızlıktan sonra Fransa ile ilişkilerin sürdürülmesi ve Avrupalıların uyruk belirlemede serbest bırakılması öngörüldü. 1 Temmuz 1962'de yapılan referandumda 6 milyon kişi bağımsızlık lehinde, 16 bin kişi aleyhte oy kullandı. 4 gün sonra Cezayir’in bağımsızlığı resmen ilan edildi (5 Temmuz 1962).

Kaynaklar:
http://tr.wikipedia.org
http://www.vahdet.com.tr
http://forum.mevsimsiz.net


[Resim: 5287-004-5C7A0AB1.jpg]
Direniş önderlerinden Ferhat Abbas


[Resim: Six_chefs_FLN_-_1954.jpg]
FLN kurucuları, 1954


[Resim: Khider_-_Lacheraf_-_Aït_Ahmed_-_Boudiaf_-_Ben_Bella.jpg]
Fas’taki toplantıya giderken yakalanan FLN önderleri (en sağdaki Ahmed Ben Bella), 1956


[Resim: 300px-Jeneral_Raoul_Salan.jpg]
General Raoul Salan


[Resim: AlgeriaFLN1957.GIF]
Cezayirli bir grup Fransız askeri, 1957


[Resim: H-34_06.JPG]
Helikopterden indirilen Fransız askerleri


[Resim: manifestation-1960.jpg]
Şehirlerde çıkan toplumsal olaylardan biri, 1960


[Resim: Degaulle.jpg]
De Gaulle Cezayir'de


[Resim: Oas_logo_public.png]
OAS


[Resim: 307px-Coat_of_Arms_of_Algeria_(1962-1971).svg.png]
Bağımsız Cezayir
Bir vakıa anlatılır:
"Cezayirli bir genç tutuklanır,fransız garnizonundaki karakola sevkinin ardından gence sorulur:
"-Nerelisin?"
"Fransız!"
"Olamazsın sen kara tenlisin."
"Evet ama fransız olmasaydım fransızca konuşur muydum?(!)"
Cezayirdeki asimilasyon kampanyası günümüzde sn bulmuş sayılsa da devletler bazında yayılarak devam ediyor.
Türk İstiklal harbi ve inkılabı bir din adamı olmasına ve şeriatı yaşamasına rağmen Cezayir kurtuluş hareketinin öncülerinden olan din ve düşünce adamı Abdülhamid bin Badis'i etkilemiş ve cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal vefatı münasebetiyle aşağıda ki yazıyı kaleme almıştır. Bu yazı Cezayir askeri ataşeliğinden daha sonraları temin edilmiştir.

Alıntı:El-Şihab Kuruluş Tarihi 1357 Hicri

“Sen insanları Allah yoluna hikmetle, güzel ve makul öğütlerle davet et. Gerektiği zaman da onlarla en güzel tarzda mücadele et.” Cüz:14,Sure:16,Ayet:125

“Ey Resulüm de ki:”İşte benim yolum budur. Ben insanları Allah"ın yoluna, düşünmeksizin, taklit yolu ile değil, delile dayanarak, idraklerine hitap ederek davet ediyorum.”

KASANTÎNA RAMAZAN 1357 HİCRİ KASIM 1938

MERHUM MUSTAFA KEMAL

Muhtelif dönemlerde gelip, tarihin akımını değiştiren, yeni bir oluşumu gerçekleştiren, doğunun en bariz zeki şahsiyetlerinden, çağdaş tarihte insanlığın tanıdığı en büyük insan,mübarek Ramazan ayının 17. günü hayata gözlerini yumdu.İşte bu lider,Türkiye"yi yok olmaktan kurtaran, adını, şanını, onurunu koruyan ve bugünkü durumuna kavuşturan,Çanakkale"de Gelibolu, Anadolu"da Sakarya Kahramanı Mustafa Kemal"dir.

Dünyanın en büyük deniz filosuna sahip İngilizleri, büyük muharebede tarih boyunca tatmadıkları ezici yenilgiye uğratmasından dolayı, ona Gelibolu Kahramanı diyoruz.

Devletin Başkentini işgal eden, kıyılarını ve bölgelerini bölüşen, İngiliz ve müttefikleri, Yunan, İtalyan ve Fransızları, Kurtuluş Savaşıyla birlikte Türkiye"den söküp atan bu Yüce Lider"e Sakarya Kahramanı diyoruz.

O, sadece Türkiye"nin kurtarıcısı değil, aynı zamanda tüm doğunun kurtarıcısıydı, zîra doğuyu Türkiye"den soyutlamak olanaksızdır. Türkiye asırlar boyunca İslam Alemini kucaklamış ve içinde yer almıştır. Türkiye büyük muharebeden önce, batı saldırılarına karşı, doğu uyuşmazlık ve savaş cephesiydi. Hıristiyanlık taasupluğu içinde olan batı ülkelerinin çirkin sömürü emellerinin hedefiydi.

Savaşın sona ermesiyle birlikte Türkiye"nin savaştan çözülmüş ve dağılmış olarak çıkmasıyla, batı ülkeleri yaldızlı sömürü isimleri altında, Müslüman doğu milletlerini paylaşmaya başladılar. Hilafetin payı tahtını ve Türkiye"yi işgal ettiler. Padişahı buyruk ve denetimleri altına aldılar. Mareşal Allenby, Kudüs"e girdiğinde şöyle demişti: Haçlı seferleri bugün bitmiştir. Allah"ü Teala"nın Kemal aracılığıyla ihsan ettiği mucizesi olmasaydı, Türkiye"de giderdi, onunla birlikte Şark"ta yok olurdu.İşte bu ortamda Kemal dağılmış olan mukavemet güçlerini topladı.Kahraman Türk evlatları ve kardeşleri onun etrafında birleştiler. Aziz ve Asil Türk Milleti"nin barınağı Anadolu topraklarına direniş ruhunu aşıladı.

Tutsak padişah ve destekçi hükümetine ve içerdeki Deccal Din Adamlarına karşı mücadele etti. Başta İngiltere olmak üzere,batı ülkelerine, dış güçlere derslerini verdi. Saldırgan batıya haddini bildirdi. Kötü emellerine ve saldırganlıklarına gem vurdu. Kükredi, direndi, mücadele etti. Müslüman Şark"a yeniden ümit verdi. Fedakarlık ve mücadelenin en güzel örneğini sergiledi. İşte bundan dolayıdır ki Mustafa, yalnız Türkiye"nin değil, tüm doğunun kurtarıcısıdır. Tarihin seyrini değiştirdi ve doğu için yeni oluşum esaslarını belirledi. Gerçekten O, biraz önce de belirttiğimiz gibi, tarihin derinliklerinden bu yana insanlığın inancında ve yaşantısında etkileri olan doğunun en bariz şahsiyetlerindendi.

(Türk"ün Ata"sı), Atatürk kişiliğine ilişkin araştırmanın, tüm yönlerine burada değinmemiz zaman ve zemin bakımlarından olanaksızdır. Ancak İslamiyet"le ilgili tutumu hakkında burada bir şeyler söylemeyi kendim için uygundan öte elzem görüyorum. Mustafa Atatürk"ün bu husustaki tutumu onun büyüklüğünün göstergelerinden biridir.

Buna rağmen, Mustafa, her müslüman"ın kalbini kıran ve ona üzüntü veren haksız eleştirilere hedef olmuştur. Mustafa"ya bu yakıştırmayı yapan gerçek sorumluların bilinmesi gerekir. Bu sorumlular kimdir?

Bunlar, İslamiyeti temsil edenler, İslamiyet adına konuşanlar, kendilerini başkalarından daha dindar, Müslüman addedenler ve dini nüfuzlarıyla insanların hayatlarına yön verenlerdir.

Bunlar Müslümanların Halifesi, Müslümanların Şeyhul İslam"ı, din adamları ve tarikat şeyhleri, Müslümanlar, Osmanlı Sultanını kendilerinin halifeleri kabul ederlerdi. Müslümanların Halifesine (Padişah) gelince başkentini işgal eden İngilizlerin tahtı tasarrufu altında, sarayında sessizce oturmaktadır. Hayır!.Padişah sessizce oturmamıştır.Anadolu"daki direniş hareketini yok etmek için İngilizlerin elinde alet olmuştur. Müminlerin emirine karşı gelenlere, Mustafa Kemal ve beraberindekilere karşı Cihat ilan etmiştir.

Şeyhul İslam ve din adamlarına gelince; bunlar padişaha kendi adına imzalaması ve izniyle insanlara dağıtılması için bildiri hazırlıyorlardı. Bildirilerde, Mustafa Kemal"in hain olduğuna ve öldürülmesinin helal olduğuna işaret ediliyor ve onu öldürene ödül vaat ediliyordu. Yunan uçakları, bu bildirileri padişahın izniyle taşra halkına atıyorlardı.

Delalete düşmüş tarikat şeyhleri ve müritlerine gelince; bunlar İngilizlere ellerinde bulunan padişaha avenelik yapıyorlardı. Bildiriler dağıtıyorlar ve insanları mücahitlere karşı kışkırtıyorlardı.

Osmanlı Padişahını kendilerinin halifesi olarak kabul eden Müslüman Toplumlara gelince; bunlardan bir kaçı hariç, diğerleri bağlılıklarından vazgeçerek, kendilerine ve padişaha düşman olanların saflarında yer almışlar. Diğer bazdan da kendilerini esir alanlarla birlikte Müslümanlara ve padişaha karşı silahlı mücadeleye katılmışlardır.

İslamiyet nerede? Bu gruplar neredeler? Kendisine savaş açılan Devrimci Mücahit Mustafa ne yapsın? Nereye gitsin?

Mustafa Kemal bütün bunlara dur diyecek devrimini başlattı. İslamiyet"e karşı hiçbir zaman cephe almadı. Onun hedefi sahte Müslümanlar idi. Kendi gitmiş adı kalmış, Hilafeti ilga etti. Alim"leri yönetimden uzaklaştırdı. Mecelleyi uygulamadan kaldırdı. Zakkum ağacı benzeri tarikatları köklerinden temizledi. Müslüman uluslara:” siz kendi haliniz, ben kendi halime, durumunuzu değiştiremediğiniz sürece sizinle temasta fayda görmüyorum. Kendinizi düzeltiniz, sonra geliniz, bağımsız özgür milletlerin anlaşıp yardımlaştıkları gibi, sizlerle anlaşalım işbirliği yapalım.” dedi.

İslamiyet"le ilgili olarak, Türk Milleti"nin islamiyeti kendi diliyle ana kaynağından öğrenmesi için Kur anın Türkçe Mealini hazırlattı. Mescit ve camilerinde dîni vecibelerini ifâ etmelerini sağladı. Nitekim, İslâmi geleneklerin kutlanması her geçen yıl yaygınlık kazanmıştır. Bunun en bariz örneği Rahmetlinin cenaze merasimi ve defni sırasında sergilenen İslami görünümdür.

Mecellenin uygulamadan kaldırılmasını savunacak konumda değiliz. Ancak, insanların şunu bilmelerinde fayda görüyoruz. Hanefi mezhebinin seçkin görüşleri esas alınarak hazırlanmış olan mecellenin asırlar boyu bir milletin hukuk gereksinimine cevap vermesi elbette düşünülemez. Evet, İslamiyet tüm mezhepleriyle birlikte insanlığın ihtiyacına cevap verebilecek bir dindir. Ancak, ortada küçüklüğünde mezhebinden öğrendiğine ve duyduğuna ilave sayılacak herhangi bir yeniliğe kapalı, yeni görüş oluşturacak birikimden mahkûm, donuk, tutucu bilginlerin olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca, insanların El-Ezher ülkesi Mısır"ı hatırlamaları gerekir. Aile hukuku dışında bu ülkede herhangi bir şeriat hükmü uygulanmamaktadır. Günümüze kadar uygulanan Napolyon kanunlarıdır. Yargı, Hanefi mezhebini esas alan aile hukukunu uygulamakta olup, ender sayılabilecek haller dışında diğer mezhepler terk edilmiş durumdadır.

Evet, Atatürk şeriat hükümlerini yürürlükten kaldırmıştır. Bunun tek sorumlusu kendisi değildir. Zîra, Türk"ler ne zaman arzu ederlerse, istedikleri biçimde şeriat hükümlerini geri getirebilirler. Ancak, (iyi bilinmelidir ki) Atatürk, Türk"lere dünya milletleri arasında; özgürlüklerini, bağımsızlıklarını, egemenliklerini ve onurlarını kazandırmıştır. Bu kazanım olmadan, hiç bir şeyin geriye iade edilmesi olanaksızdır. Bu kazanımlar, onun ve vefakâr arkadaşlarının hedefleri ve güç kaynaklarıydı. Şeriat hükümlerini reddeden, onun yerine Napolyon kanunlarını ikame eden diğerleri, milletlerine ne kazandırdılar? Bilginleri ne dediler?

Allah, Mustafa"ya Gani gani rahmet eylesin, iyilikleri terazide ağır gelsin. İyilik edenler zümresine ilhak etsin.

Cezayir, Türk"lerin dönemini iyilikle yâd eder, Cezayir"liler, mescitlere ve dini eğitim yuvalarına baktıklarında oralarda Türk"lerin yansımalarını görürler. Onların arasında bizlerin torunları dayılarımız var. Aramızda din, tarih, kan ve komşuluk bağları bulunan kardeşimiz asil Türk Milletine ve aziz Türkiye"ye tüm Cezayir"in taziyelerini sunar, üzüntülerini paylaşır, evlatlarından Salih halef, şimdi ve gelecekte başarılarının devamını dileriz.

Bu vesileyle, Türkiye"yi, Mustafa Kemal"in yoldaşı İnönü Muharebesi ve Lozan Kahramanı İsmet İnönü"nün yeni cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden dolayı kutlarız. Yeni cumhurbaşkanının oybirliğiyle seçilmiş olması Türkiye"nin, yaşantısında gerçekleştirmiş olduğu olgunluğun göstergesidir. Allah"ın izniyle Türkiye, bu yolda mutluluğunu ve kalkınmasını, şanlı geçmişi, büyük şahsiyetin atılımları ve başarılarıyla dolu tarihine yakışacak biçimde gerçekleştirecektir.

Abdülhamit bin BADİS
Abdülhamid bin Badis'e derlemede yer vermiştim, kendisi Ulema Cemiyeti kurucusuydu (1931).
Bu cemiyet İslamcı kimliğine rağmen hiç de bağnaz bir tavır sergilememiştir.
Badis'in 1941'de vefat etmesi ulusal kurtuluş mücadelesini geçici olarak zayıf düşürmüşse de O bu yolda Cezayirli Müslümanların akıllarında ve kalplerindeki öncülüğünü hiç yitirmemiştir.
Badis; Ata hakkında yazdıklarıyla aslında ülkemizdeki gericilerin ikiyüzlü konumlarını da berraklaştırmış, bizlerin önüne koymuş olmuyor mu?
Ülkemizin açmazı aslında İslam-BAĞNAZLIK arasındaki uççurumu farketmemektir. bu nedenle (türkiyedeki konuyla ilgili cehalet nedeniyle) dünyanın dört bir tarafındaki islami kurtuluş,yükseliş,direniş vs... örgütlerini ham softa kaba yobaz dairesinde kalıplandırma ve tasnif yoluna gidilmektedir.Aslında İslam mahut bölgelerdeki insanların son dayanağıdır. Milliyet fikri bu bölgelerde-filistin örneğinde olduğu üzere- sona ermiş,çıkar;şenaat ve necaset dolu dünyanın tek temiz ipi islam kalmıştır. Ülkemizdeki aşırı laisist akım kendi antitezini beraberinde getirmiş ve radikal islam adiyle anılan,lakin esamesinin dahi var olmadığı bir düzen teşekkül etmiştir.Oysa demokrasinin gerekleri Atatürk ve diğer mütefekkir(efkar sahipleri)nin koyduğu ilkeler veçhile yerine getirilse bu ant,tez doğmazdı. Aslında sönük,cılız ve toparlanması imkansız bu teşekkülün korkulacak yanından ziyade gülünecek yanları vardır. İslamın taasubu men ettiği birçok ayet ve hadiste zikredillmiştir.Buna rağmen islam kisvesi altında bütün mütedeyyinlere giydirilmeye çalışılan bu şenaat kostümü gerçek müminlere dar gelmektedir ve yırtılmaya mahkumdur.
1980’li yıllarda kuzenimin vasıtasıyla Cezayirli bir aydınla tanışmıştım.Tlemsenli olan ve anne tarafının Türk olmasıyla gurur duyan bu yaşlı Cezayirli gazeteci, sık sık ülkemize gelirdi.Büyük bir De Gaulle hayranıydı.Kendisi de Cezayir bağımsızlık savaşında aktif bir rol almış.
Bağımsızlığın Cezayir halkına çok pahalıya patladığından söz eder,
Fransa’nın yerli halka karşı işlediği savaş suçlarından dolayı yargılanmamasının kabul edilemez olduğunu belirtirdi.

Bir sohbet esnasında,Cezayirli direnişçi kadınların 1950’lerde Fransız subayları ile görev icabı arkadaşlık kurup Fransızların toplu halde bulundukları kamu binalarına veyahut restoran ve kafelere buluşmaya bombalı çantalarla geldiklerinden,fırsat bulup dışarı çıkamazlarsa kendilerini de feda edip şehit olduklarından bahsetmişti.Kadınların bu fedakarlıkları Fransızları adeta şok etmiş.Uzunca bir süre yerli halka hep şüphe ile bakılmış ve intikamları çok feci olmuş.

Yaptığınız derlemede iki farklı görüşün (FLN ve MNA) bağımsızlık hareketine öncülük ederken birbiri ile de çarpışmaları, çok hazin verici ve düşündürücüydü...
Charles De Gaulle gerçekten Fransız olsun, olmasın hemen herkesin hayran olduğu, yahut en azından saygı duyduğu bir isim. Okulda sonradan YÖK Başkanlığına atanacak olan Anayasa hocamız Prof. Erdoğan Teziç de De Gaulle'den övgü ve hayranlıkla bahsederdi. Bunu net olarak hatırlıyorum.
Bağımsızlık savaşında Fransa'nın insanlık suçu işlediği artık adı konulmamış bir vakıa gibi. Hatta bunu dönemin bazı idarecileri de ikrar etmişler, fakat aynı savaşta direnişçilerin özellikle daha marjinal grupları da zaman zaman sivil Avrupalılara saldırılar yapmışlardır.
Phillippeville Olayı bunun en bariz örneklerinden biridir. Marjinal gruplar ülkenin iç kesimlerindeki sivil yerleşimcilerin mülklerine saldırarak onları kıyıya doğru sürmüşlerdir. Bu saldırılarda pek çok kadın ve çocuk da ölmüştür. İç kesimlerdeki yerleşimcilerin başkent Cezayir'de toplanması Fransız toplumu arasında OAS gibi yasadışı hareketlerin doğmasına yolaçmıştır.
Bu savaşta bahsettiğiniz intihar saldırıları (tıpkı Filistin ve İsrail'deki gibi) çok sayıda masum insanın da hayatını yitirmesine neden olmuştur. Ben Cezayir Bağımsızlık Savaşında yapılan yanlış hareketlerin birbirini tetiklediğini düşünüyorum. İki tarafın sivillere yönelik ölümcül eylemleri diğerini de aynı yönde davranmaya sevk etmiştir. Elbette bunun iki neticesi olmuştur: Birincisi Cezayir'in lehinedir ve bağımsızlığın elde edilmesini kolaylaştırmıştır. İkincisi bu kazanım silah avantajına sahip Fransa'nın kat kat fazla sivili öldürmesine mal olmuştur. Olaya sanırım biraz bu pencereden de bakabilmek gerekiyor. Böyle düşününce Türk İstiklal Savaşının tertemiz ve onurlu öncülüğünü ve "tek"liğini daha iyi kavrıyorum ve Büyük Öndere hayranlığım bir kat daha artıyor.
FLN ve MNA mücadelesi ise aslında bağımsızlık mücadelesi veren birçok ülke veya toplumda yaşanan klasik bir olay. MNA lideri Messali Hac Cezayir Hareketinin klasik ve ilk bütüncül önderidir. Ahmed Ben Bella önderliğindeki grup Hac'ın tavrını yumuşak buldukları için MNA içinden ayrılarak FLN'yi kurmuşlardır. Yani yarışın başlangıcından itibaren liderliğini götüren örgüt içinden çıkan daha dinamik ve daha marjinal bir örgüt tarafından resmen süpürülmüştür. Elbette bu süreçte bu gruplar birbirleriyle de savaşmışlardır. Bunun Çin, Yugoslavya, Yunanistan gibi örneklerden farkı iç çatışmanın ideolojik ayrışmaya değil daha çok kişisel ego çatışmaları ve yönteme istinaden yaşanmasıdır. Şu haliyle Filistin'de de benzer bir süreç yaşanmakta... Ben Hamas'ın El-Fetih'i de aynı şekilde süpürmekte olduğu kanısındayım. Mücadelenin bayrağını yakında bütünüyle Hamas alacaktır, yeter ki biraz daha akıllıca davransınlar...
Saygılarımla...
Referans URL